Dedem’in Ekmek Savaşı

1930’lu yılların sonlarına doğru yaklaştığımızda dedem Lütfi usta, Haliç-Fener de, hem işini yapabileceği bir dükkân, hem de ailesinin barınabileceği mesken; Abdül ezel paşa caddesinin 319 nolu adresinde, iki katlı bir binada hayatlarını sürdürebilme çabasındaydı. Türkiye de ekonomik kriz had safhada. İkinci dünya harbi başlamak üzere, ülkede de yokluklar beraberinde gelmiş, hükümet kanadından bir takım önlemler ardı ardına uygulanmaya başlamıştı. İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı ve anayasaya göre sorumsuzluk yerinde olmasına rağmen dünya savaşı karşısındaki Türkiye’nin politikasını bizzat yürütmüş ve ülkeyi savaşın içine çekmemek için elinden gelen çabayı sarf etmişti. O günlerin koşullarında, Avrupa da esen Hitler fırtınasını iyi izleyen Türkiye, olacakları bir yıl öncesinden sezmiş ve hemen askeri savunma önlemlerini arttırmıştı. Bazı diplomatik önlemlere de başvurmuş tu. Doğu Akdeniz ve Balkanlara yönelebilecek Alman saldırısına karşı 1939 yılı Mayıs ayında Türkiye, Sovyetler Birliği ile yeni bir ittifak arayışına girerek, görüşmelere başladı. Ardından Türkiye 12 Mayıs 1939 da Mecliste de kabul edilen Türk-İngiliz ortak beyannamesi siyasi antlaşması yapıldı. İkinci dünya harbinde Türkiye bağımsızlığını ne pahasına olursa olsun koruyacağını belirtmişti, bu sebeple de savaş başladıktan sonra da Türkiye, İngiltere, Fransa antlaşması 19 Ekim 1939 da imzalandı. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında da zaten eski bir dostluk antlaşması vardı. Takvimler 1 Kasım 1939’u gösterirken, Meclisi açış nutkunda dünya barışının bozulmuş olduğunu anlatırken İnönü şöyle dedi:

“Sizin samimi duygularınıza da tercüman olduğuma emin bulunarak bu halden derin elem ve hüzün duyduğumuzu saklayamam. Cumhuriyet hükümeti bu devrelerde barışa hizmet etmek ve kendi masuniyetini sağlamak gayretini esas görev saydı. 12 Mayısta İngiltere ve 23 Mayısta Fransa hükümetiyle kararlaştırılmış olan ortak beyannameler bu gayretin mahsulüdür. 29 Ekim’de imza edilen ve bir hafta içinde yüksek tasdikinize arz edilecek olan antlaşma da hiçbir devletin aleyhinde olmayarak, hiç olmazsa tesirimizin yetiştiği sahada milletler arası barış ve güvene hizmet etmek suretiyle kendi güvenliğimizi masun tutmak gayesine yönelmiştir. Barışı korumak ülküsü her memlekete kendi özel bünyesi, coğrafi durumu ve imkânlarına göre ayrı ayrı tedbirleri ilham edebilir. Türkiye için hareket hattını önceden açıkça ve samimiyetle belli etmek barış yolundaki vazife tedbirlerinin en tesirli olanıdır, denebilir. Biz bu antlaşma ile harp faciaları içinde ıstırap çeken Avrupa’da bir güvenlik bölgesi kurmak suretiyle bu facianın ilerideki genişlemesine ve gelişmesine engel olmak amacını gütmekteyiz”. 

Bütün bu barış arzularına rağmen Türkiye bir saldırıya uğrarsa tutulacak yolun ne olduğunu da İnönü aynı konuşmasının sonunda açıkça bildirdi: 

“Büyük Meclis, Büyük Türk Milleti emin olabilir ki, Cumhuriyet Orduları emir aldıkları zaman vazifelerini hakkiyle yerine getirecek kıymettedirler. Yaptığımız ve yapacağımız fedakârlıklara Cumhuriyet Orduları layık olduklarına ispat etmeye her an hazırdırlar”. 

Alman orduları Balkanlara kadar gelerek Türkiye’yi yakından tehdit eder bir durumda olunca İnönü öteki müttefiklerin de bilgisi altında Almanya ile de bir saldırmazlık antlaşması imzalamayı milli çıkarlarına uygun buldu ve imzaladı.  

Ülkede bunlar yaşanırken dedem Lütfi usta torna atölyesinde çalışıyor hem de Cumhuriyet Halk Fırkasın da aktif siyaset yapıyor du. Elbette Türkiye’nin savaşa dâhil olmaması iyiydi ama ülke savaşa girmiş kadar da etkilenmişti. Türkiye’de bunlar yaşanırken 1 Eylül 1939’da ikinci dünya harbi başlamıştı ve tüm şiddetiyle tüm Avrupa’yı etkisi altına almıştı. 

17 EYLÜL 1939
“Alman veya Rus, ne fark eder.
 Söyler misin, sanki bu ölüleri geri getirebilecek;
 Ama bizler yaşamak zorundayız.”

Bir taraftan Alman Ordusu, diğer taraftan da Rus Ordusu Polonya’ya girdi. Polonyalılar sanki ortada sıkışıp kalmıştı. Almanlardan kaçan Polonyalılar farkında olmadan işgalci Rus Askerlerinin geldiği yöne, Rus askerlerden kaçan Polonyalılar ise işgalci Alman askerlerinin geldiği tarafa doğru hızla kaçmaktalar, onlar da diğer taraftan gelen yurttaşları gibi hiçbir şeyin farkında değillerdi. Kentin ortasında bir araya gelen her iki grup ne tarafa kaçacaklarının bilinmezliğinde ve panik içerisinde sağa-sola dağılıyorlardı. Kırsal da bir yerler de küçük bir köy de eski bir radyonun başında toplanan halktan küçük bir grup, olanlardan ve olacaklardan haberdar olma telaşındaydılar. Radyodan gelecek haberlerin endişesi her birinin yüzüne yansımış, taşıdıkları kaygıyla pür dikkat radyoyu dinliyorlar, duyduklarını yüksek sesle daha ilerideki yurttaşlarına aktarıyorlardı. Ortalık mahşer yeri gibi: Halk meydanlarda, kiliselerde toplanmış, diğer tarafta hastane olarak kullanılabilecek büyük sahra çadırları kurulmuş; yaralı Polonya askerlerinin ve subaylarının yaraları sarılıyor, kimisi açık alanlarda ameliyat ediliyor, kimisi tedavi sonrası dinleniyor, kimi ölüme terk edilmiş, kimisi de ölmüş; gömülmeyi bekliyor. Rahipler her biri için ayrı ayrı dua ediyorlar. Ortalıkta serseme dönmüş sivil halktan bazıları, asker yakınlarını arıyor veya en azından haber alabilme peşindeler: Ölü mü, sağ mı, sağsa neredeler. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına yapılan dualarla ölü askerler gömülmeyi bekliyor: Ortalık per-perişan. Bir kadın göze çarpıyor bir an da: Anna, Polonyalı bir kadın; Süvari Yüzbaşısı kocasını kızıyla birlikte aramakta; sürekli kocasının adını birilerine tekrarlamakta, kocasının nerede olduğunu sormaktadır. O sırada radyodan bir anons duyulur, “Şimdi, başkanımızın halk a seslenişini veriyoruz.” Herkes bir anda susar, başkanın ağzından çıkacak sözlere dikkat kesilir. Başkan özetle şunları söyler; 

“Değerli Polonya Halkı, Alman Hava Kuvvetlerinin baskıcı gücüne zorlukla dayanan ülkemiz, doğu komşumuz Rusya tarafından bu sabaha karşı işgal edilmiştir. Üstelik bu istila, tüm anlaşma kurallarını ve ahlaki prensipleri çiğneyecek şekilde yapılmıştır. Söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Başkent olarak bildiğiniz Varşova artık yok. Bu güne kadar kan dökülmesin diye uğraş veren milletimiz ne yazık ki işgal edilmiştir.” 

Başkan radyodan seslendiği halkına özetle bunları söylerken, Rus Ordusu tarafından Polonya Ordusunun neredeyse tüm subayları esir alınmış ve toplama kamplarına gönderilerek kontrol altında tutulmuşlardır. Bunu öğrenen Anna, subay kocası Andrea’yı toplama kampında bulmuş onu kaçıp evine dönmesine ikna etmeye çalışır. Gururlu Andrea bunu reddeder; çünkü o bir Polonya Ordusu subayıdır ve ülkesi için yemin etmiştir: Kaderine ülkesi uğruna razı gelmektedir. 

Artık kendi kaderini çizen Yüzbaşı Andrea, sürekli günlük tutarak kampta gözlemler yapmaktadır. O gün geldiğinde Rusların, suçluları nakil esnasında kullandığı hapishane treni ile Rusların öngördüğü bir meçhule doğru diğer subay arkadaşları ile yola çıkarılmıştır: Kimse nereye gittiklerini bilmemektedir. Polonya ordusu Ruslar tarafından pasivize edilirken, Polonya üniversitelerine Almanlar el koymuş, rektörler, profesörler, öğretim görevlileri ve diğer akademisyenler tutuklanarak çalışma kamplarına gönderilmişlerdir. Andrea’nın babası da bu artık bu kamplardan birindedir, profesör olması tutuklanması için geçerli bir neden taşımaktadır. Halkı çok daha zor günler beklemektedir. 1939 Aralık ayı ortalarına gelindiğinde kış iyice bastırmış, açlık beraberinde sefaleti de getirmişti. Anna bir türlü kocasından haber alamamakta, onun akıbeti hakkında da çok derin endişe duymaktaydı: Bir o kadar da kocasının durumunu kabul etmemekteydi; küçük kızları Sara bile artık babasının gelmeyeceğini, gelemeyeceğini kabullenmişti ama Anna asla bir türlü kabullenemiyor du.

1.Dünya Harbi, etkisini iyice Avrupa da göstermeye başlamıştır. 

Aradan günler haftalar geçer; her gelen gün, bir önceki günü aratır olur. Anna ne yapar eder, bir yolunu bulur, Andrea’nın annesinin yanına ulaşır; orada kızıyla yaşamaya başlar. Kayınpederi profesör olan Anna, onun çalışma kampına gittiğini orada öğrenir. İki kadın, bir çocuk kaderlerini paylaşmış, İngiliz ve Fransız askerlerin kendilerini kurtarmalarını beklemektedir. 4 Mart 1940 tarihi, öğlen postacı kapıyı çalar. Elinde bir tahta kutu –taşıyabileceği bir büyüklükte- bir de mektup vardır. Koliyi Anna teslim alır, postacıya bahşiş vermek isteyen Andrea’nın annesi, postacı tarafından reddedilir; bu alışılagelmiş bir durum değildir. Tecrübeli postacı, kolinin içinde ne olduğunu ve mektubun içeriğini az çok bilmektedir. Gelen ölüm haberinden “bahşiş alınmaz” der, içinden. Anna mektubu açar, gözleri dolar, kayınvalidesi merakla gelininin yüzüne şaşkın şaşkın bakar ve Anna okumaya başlar; “Zahzenhausen çalışma kampının komutanı olarak üzülerek belirtmeliyim ki, bir süredir kampımızda esir olarak bulunan Profesör Young 4 Mart 1940 tarihinde geçirdiği ciddi bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiştir. Toprağı bol olsun.” İki kadın da artık umutlarının tümünü yitirmek üzeredir. Kocasını kaybeden kadın, oğlunun dönmesini beklemektedir. Umutsuz bekleyişlerin yanı sıra, Andrea’nın bir gün döneceği umudunu taşıyan Anna, her gün kocasının izini sürmekte, yaşam için gerekli ihtiyaçlarının temini peşinde koşar. Tam anlamıyla hayatta kalma mücadelesi verirler. Evde bunlar, şehirdeki insanlar buna benzer şeyler yaşarken, zaman hızla akıp gider. 1941 yılının son ayın a gelinmiş, kış tüm şiddetini Polonya üzerinde yeniden göstermeye başlamış, Katyn’de toplama kampında Andrea’nın da adının okunduğu subaylar toplu halde kamptan çıkarılarak, bir bilinmeyene doğru yola koyulurlar. Ve ondan sonra da Andrea’nın adı hiçbir yerde geçmez, baba evinin haricinde hiçbir yerde anılmaz.

Sovyetlere ait, Hapishane Treni diye adlandırılan tren yolculuğu uzun sürer. Sona varıldığında, Katyn ormanlarının bir yerine getirilen subaylar, başlarının arkasından tek kurşunla vurularak çok büyük çukurlara atılmaktadırlar. Daha sonra bu çukurlar bulunmuş, Stalin’in emriyle, Sovyetlerin yaptığı bu katliam kanıtlanmıştır. 

Avrupa da yaşanan küçük bir öykü bu, Katyn katliamı adlı filmden alınmış olup, dönemin nasıl olduğunu bize aktarır. Burada Nazi suçlarından bahsetmiyorum, Yahudi katliamına hiç değinmedim, onlar hep gündemdeydi ve herkes tarafından bilinmekteydi. Bu en masum insanların bile katledildiği bir dönemin iki kişilik hikâyesi. Bunlar Avrupa da yaşanırken, ülkemde neler yaşanıyordu? Bu da bilinen gerçekler; yakın tarih kitapları bunlardan bahseder. Ama benim ailemin de yaşadığı gerçekler var. Bakan ailesinin gerçekleri; ben bu gerçeklerden yola çıkarak, dedemin anılarından bana bahsedildiği kadarını, kendi anı-bellek çekmecelerimin süzgecinden geçirerek sizlere aktarmak isterim. Bundan sonraki bölümde olaylar, kişiler ve isimler gerçektir: onlar benim ailemin birer fertleri. Ben bu ailenin yaşayan bir ferdi olarak onur duyuyorum.     

2.Dünya Harbi başlayalı üç yıl olmuş, Türkiye, savaşın içinde doğrudan yer almadığına rağmen, geçen üç yıl içinde Türkiye’yi derinden etkilemiştir. Özellikle de 1942 yılı halk için çok daha zor günler getirmişti. Savaş boyunca yarı seferberlik önlemleri zorunlu olarak uygulanmıştı. Erkek nüfusun tamamına yakını uzun dönem askere alınması nedeniyle, tarımsal ve diğer üretimler de beraberinde düşmüştü. Tarımsal üretimin yarı yarıya düştüğü koşullarda ekmek 2. Refik Saydam hükümeti tarafından karneye bağlanmıştı. Ekmek karnesi uygulaması, o günlerin şartlarında gerekli olarak görünmüş ve uygulamaya başlanmıştı. Ekmek karnesi uygulaması 13 Ocak 1942 tarihinde başlamıştı. Tarımsal üretimin iyice düşüş göstermesi sebep olarak görünse de, diğer taraftan ekmek karaborsasını engellemek ve bazı kişilerin ihtiyaçtan fazla ekmek alarak ekmek israfını önlemek hükümet politikası olarak gündemdeydi. O günlerde somun denilen yuvarlak ekmek üretilmekteydi. 375 gram olarak üretilen ekmek, karne sahibi ailelerin kişi sayısına göre verilirdi. Yetişkinler birer somun, eğer ailede ağır işçi varsa o kişiye iki somun, yedi yaşından küçük çocuklara da fırıncının bıçakla keserek ortadan ikiye böldüğü 187,5 gram ekmek verilirdi. Halam solmaz, o yıl yedi yaşında olduğu için ona da tam somun alınıyordu.

19 MART 1942

Lütfi Usta; nam-ı diğer “frenk lütfi”,kamuzarasını;griye çalan mavi iş önlüğünü giymiş,siyah kolluklarını takmış,kamuzara’nınaçık yakasından hiç bir gün takmamazlık yapmadığı, dönemin moda kravatı, beyaz gömleğinin yakasına kalıp gibi oturmuş;ayrı bir asillik katıyor: Tornasının başında demire şekil veriyor.En küçük çocuğu Solmaz, ev ile dükkan arasında iniş ve çıkışı sağlayan demir merdivenlerde,annesinin bezden yaptığı bebekle oynuyor.Haylaz Sıtkı’yla Yılmaz daha okuldan gelmemişler.Dedem,saatin farkına varsa babaanneme seslenerek “Nerede bu haytalar” diye sorardı.Babaannemin gözü pencereden dışarıda,aklı mutfakta pompalı gaz ocağının üzerindeki o akşamın yemeğinde.O tencere pişecekte, ardından ısladığı pirinç pilavı yapılacak.Pirinci o yıllarda zor bela buluyorlar. Bulgur her zaman var,çuvalla köyümüzden geliyor.Bulgur pilavı çoğu zaman yavan yapılıyor,soğanı yağı ve salçası çok az,zaman zaman salça bile yok;yağ da yok denecek kadar az kullanılıyor. Pilav,gaz ocağında bakır kalaylı tencerede pişen etli kuru fasulyeye yarenlik yapacak.Geçtikleri yaz köye ziyarete gittiklerinde,kışlıklar hazırlanarak, İstanbul’a getirilmiş,kıtlık günleri zor bela atlatılmaya çalışılıyordu. Babaannem, kıvrak evkadınlığı zekâsıyla,her akşam en az bir tencere yemeği sofraya koyuyordu.O akşam miğdeler bayram edecek.Karne ile alabildikleri ekmekle birlikte karınları tok uyuyacaklar.Sıtkı ve Yılmaz artık ortaokul talebeleri.Ellerindeki tahta okul çantalarını babalarına (dedeme)çaktırmadan eve girdiklerinde fırlattıkları gibi yağmur-çamur demeden,fener vapur iskelesinin yanındaki Yorgo’nın kahvesinin arkasında bulunan çocuk parkında alıyorlar soluğu.O kadar hızlı kaçıyorlardı ki, arkalarından dedeme sadece gözlüklerinin üzerinden bakmak kalıyor. Babaannem “Hınzır evlatlar gelin çabuk, Nurettin’de gelsin sofraya oturacağız” diye camdan avazı çıktığı kadar bağırıyor ama tam karşıdaki tersanenin gürültüsüne karışıyor sesi.Nurettin Vefa Lisesi son sınıfta okuyor.Hergün okuldan çıktığı gibi hızlı adımlarla yürüyerek önce Unkapanı sonra Cibali ardından Ayakapı ve en nihayet Fener’e ulaşıyor.Lacivert okul üniforması ve şapkası ile önce torna atölyesine girip şöyle bir bakınıyor,sonra merdivenlerde oynayan Solmaz’a takılıyor.Yukarı eve çıkıp üstünü değiştirerek atölyeye dedeme yardım etmeye iniyor.Benim “amca”,  Solmaz’ın,Yılmaz’ın,Sıtkı’nın,Nurettin amcama “Abi” dediklerine bakmayın.Aslında o dedemin kardeşi. Çocukların ona amca demesi gerekir ama aralarında yaş farkı pek yok,birlikte büyümüşler.Nurettin amcam ölene kadar (1994) ben ve kuzenlerim ona “amca” babam,halam ve amcam da “abi” dediler.O’na hiç kimse saygıda kusur etmedi.O dedem gibi büyük bir adam, iyi bir torna ustasıydı,çünkü onu da dedem yetiştirmişti.Dedemin ertesi güne yetiştireceği,bozuk makina parçasını kardeşi ile birlikte o akşam tamir edip yetiştirmişler,ardından keyifle sohbet etmişler, okuldan,işlerden konuşmuşlardı.Öyle bir dalmışlar ki, Sıtkı ile Yılmaz eli-yüzü çamurlu,üstü-başı kir içinde dükkândan içeri girip,yukarıdaki eve kaçtıklarının farkında bile değillerdi.Evin en küçüğü Solmaz,merdivenlerde abilerini o vaziyette görünce,”görürsünüz siz,bak babama diyeceğim işte” diye,çocukluğunun verdiği cesaretle abilerini tehdit ediyor.Sıtkı sus diye işaret edip, Solmaz’a ters ters bakıyor.Yılmaz da,elini kaldırıp avuç içini kız kardeşine gösteriyor,yersin sopayı dercesine, Solmaz’ı tehdit ediyor.Eve girdiklerinde kızılca kıyamet kopuyor.Babalarından,abilerinden kaçan haytalar yukarıda annelerinden kurtulamıyorlar.Oklava ve terliklikle dayağı yiyorlar. O zamanlar terlikler kösele ve ağır.Terliği kafalarına, oklavayıkıçlarına birkaç kez yiyen Yılmaz ile Sıtkı;süt dökmüş kediye dönüyorlar.Mutfağın taşlığında,neredeyse soğuk suyla yıkanıp,sus-pus büyük odaya dönüyorlar.Aşağıda,dedemle kardeşi Nurettin sohbeti bitirmiş bozuk makina parçasını yerine takıp çalıştırmışlardı.Evet,emek artık yarından tezi yok paraya dönüşecek.Bu kıtlıkta para olsa ne yazar.Bedelini ödemek istesen bile alabileceğin bişey yok,neredeyse herşey karaborsa.Ekmek ve birçok şey karne ile alınıyor: Sınırlı gramaj ve sayıda.Dedem kardeşine” Haydi Nurettin önce sen çık,oğlanlara biraz çekiş, kendilerine çeki düzen versinler.Demin kir-pas içinde eve kaçtılar.Ben şimdi onlarla yüz-göz olmayayım” diyor.Amcam abisinin sözü üzerine yukarıya çıkıyor; Sıtkı’ya Yılmaz’a verip-veriştiriyor.Aralarında kavga başlıyor:yumruk yumruğa.Tabi Nurettin amcam bir iki yumruk alsada,Sıtkı’yla Yılmaz’ı bir güzel dövüyor.Solmaz,abilerinin karşısına geçmiş,iki elini göğüsünden aşağıya bir kaç kez indirip kaldırıp oh-oh çekiyor.Bu sefer Sıtkı’yla Yılmaz Solmaz’ın üstüne,Nurettin amcam hepsinin üstüne, derken dedem kapıdan içeri girip “susun,herkes otursun “ diyebağırınca hepsi oldukları yere mıhlanıyorlar.Dedem mutfağa doğru “Sen bunları görmüyor musun,duymuyor musun?”diye bağırınca, babaannem mutfağın kapısından şöyle bir içeriye doğru bakıp “Ne yapacağım adam,bu veletlere söz mü geçiyor !” deyip,elindeki tahta kaşıklaolduğu yerde kalakalıyor.Çocuklarının ve Nurettin’in, babaları ve abisinden çekindiği gibi, o da çekinir adamından.Dedem köstekli saatine bakıp” Saat yediye geliyor,açın radyoyu ajans başlayacak”diyor ve philips radyonun soldaki düğmesi  çevrilir,radyo lambalarının ısınması beklenir.Bir süre sonra radyonun sesi gelmektedir. Spiker saatin yedi olduğunu belirterek” ve şimdi haberler“der.O andan itibaren ajans bitene kadar kimse bırak ses çıkartmayı yerinden bile kıpırdayamaz.Sadece babaannembüyük oda ile mutfak arasında gider gelir: Yer sofrasını sessizce hazırlar.Çünkü ajans o günlerde çok önemlidir. Avrupa II.Dünya Harbi’nin en hızlı günlerini yaşamakta Başbakan İsmet İnönü’de Türkiye’nin buhrandan bir an önce çıkması için yanlış-doğru bir takım kararlar almaktadır.Ajans biter herkes sofradaki yerini alır.Nurettin amcam delikanlılığının verdiği davranış biçiminden dolayı çok sinirli,agresif ve hala yeğenlerine karşı sert, tabiricaizse burnundan soluyor.Dedem kardeşine şöyle bir bakıyor; bu bakışartık yeter anlamını taşıyor.Babaannem kaş-göz işaretiyle kayınbiraderine yeter artık diyor.Yılmaz ‘la Sıtkı başları önünde, kabahatleriyle oturuyor.Solmaz elindeki kaşıkla oynayıp dedeme şakalar yapıyor.Dedem gülerek kızına takılırken, kalaylı bakır tenceredeki etli kuru fasulye sofranın ortasındaki yerini alıyor.Dedem yarı şaka yarı ciddi fasulyenin neden etli olduğunu soruyor.Masustan karısına çekişiyor.”Karı ne gerek vardı et almana etsizde pek güzel olurdu.”diyor.Babaannem gülerek”Olsun adam,bu sefer de etli olsun dedim”Dedem de “Olsun be karı ” Nurettin amcam “Abla ekmek nerede?” deyip,sofradan kalkmaya yeltenirken,  babaannem “Otur oğlum ben getiririm“diyerek mutfağa yöneliyor.Karne ile alınan ve herkesin hakkına düşen ekmeği babaannem hergün Fener’deki fırının önünde uzun kuyrukta saatlere bekleyip alıyor. O alınan ekmeği bir sonraki güne kadar idare ettirmek zorunda. Kolay değil,evde çok iştahlı altı boğaz var.Her birinin hakkını mümkün olduğu kadar eşit paylara bölüştürüp öğünleri ayarlıyor.Sofrada herkesin önüne eşit bölünmüş ekmekleri koyuyor.Payına düşen ekmeği eline alıp,uzun uzun bakan Nurettin amcam birden bire bağırarak kendi ekmeğinini az olduğunu, hiç doymadığını,sofradan hep aç kalktığını,bu durumdan bıktığını ve ağzına geleni sayıp döküyor.Amcam çok sinirli.Dedem yine sakin gözlüklerinin üzerinden kardeşine bakıyor. Babaanneme dönüp “Karı içeride ne kadar ekmek varsa böl, getir, dağıt herkese”diyor.Babaannem”Sabah ne yiyeceğiz adam pilav da yapmıştım”diyor.Dedem bu sefer daha sert bir şekilde“Sana getir dedim karı“deyince, babaannem daha bir şey söylemeye cesaret edemeden ekmek kutusunun tamamını sofraya getiriyor.Dedem”Şimdi herkes yemeğini yesin bu sofradan kimse aç kalkmasın yarın ola hayırola, Allah büyüktür“diyor.Tam tabiriyle dört çocuk bir ellerinde ekmek,çalakaşık kurufasulye tenceresine dalıyor.Ardından pilav geliyor ona da çalakaşık dalan çocuklar tencerenin yarısına geldiklerinde doyuyorlar.Ellerindeki kaşıklar tahta yer sofrasının üzerine adeta düşüyor.Babaannem ve dedem ağızlarına daha lokma koymamışlar.Çocukların kıtlıktan çıkarcasına kuru pilav yemesini izliyorlar. Dedem “Doydunuz mu?” diyor, dördü birden “Doyduk” diyor.En mutluları da Nurettin amcam,sofradan kalmaya yelteniyor. Dedem “Otur Nurettin, ablanla ben daha yemedik“diyor.Amcam sofranın başında çakılıp kalıyor.”Dersim var“dese de dedem “Otur en büyük ders bu akşam bu sofrada “ diyor.Kimse birşey anlamıyor.Babaanneme “Hadi karı buyur”diyor.İkisi de haklarına düşen ekmekle yemeklerini yiyip karınlarını doyuruyor.Dedem biraz daha bekleyip çocukları süzüyor ve sonra “Veletler ekmeklerinizi bitiremediniz” diyor.”Ne oldu Nurettin bağırıp çağırıyordun önünde bir sürü ekmek kalmış” diyor.Amcam kalan ekmeklere şöyle bir bakıp şaşırıyor. Dedem babaannem dönüp “Karı yarına ne kadar ekmek kalmış”diyor.Babaannem göz kararıyla ekmeklere bakıp hesap kitap yapıyor.”Yarına kalması gerekenden daha çok kalmış adam” diyor.Sonra dedem çocuklarına ve kardeşine “Hepiniz yüzüme bakın”diyor.Çocuklar korkuyla karışık saygıyla babalarının, Nurettin de abisinin yüzüne bakıyor. Dedem müşfik bir ses tonuyla “Bu güne kadar ben sizin karnınızı doyurduğuma eminim.Ama ne yazık ki ben sizin gözünüzü doyuramamışım.Bundan böyle önce aç gözünüzü doyurun,sonra da karnınızı.Elbet bu ülke bu zor günleri de aşacaktır.”diyor.O akşam radyonun sesinden başka evde hiç bir ses duyulmuyor.En küçük Bakan ailesi ferdi, Solmaz’dan bile.

 

Ömer BAKAN
Latest posts by Ömer BAKAN (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları