Avrupa’da Mutlakiyet

Mutlakiyet tanım olarak, iktidarın sadece bir kişi veya belli bir kişiye bağlı zümreye ait olduğu, yetki ve gücün  devlet sınırı içerisindeki bireyler üzerinde yine sadece bir kişi ya da bir zümre tarafından kullanıldığı ve uygulandığı yönetim biçimi, şeklinde verilebilir. Birçok devlet mutlakiyeti bir yönetim biçimi olarak benimsemiş ancak kültür, din, ekonomi ve toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda aslında her biri mutlakiyet altında diğerleri ile kıyaslandığında farklılar içeren, yakın coğrafyalarda bile homojen olmayan kendilerine özgü yönetim biçimleri geliştirmişlerdir. Mutlakiyetin Avrupa’da nasıl oluştuğu ve benimsendiği hakkında farklı yorumlar bulunmaktadır. Ancak homojen olmayan, her devlette farklı olarak uygulanan bu yönetim biçiminin farklı toplumlarda aynı şekilde geliştiğini, aynı sebeplerle kabul edildiğini öne süremeyiz.

Hagen Schulze ‘’Avrupa’da Ulus ve Devlet’’ kitabında modern devletin oluşumunu ülkeler özelinde incelemiş ve aynı dönemde benzer yönetimlere sahip bu mutlakiyetçi devletlerin siyasi kurumlar ve uygulamalar bağlamında  farklılıklarını ortaya koymuştur. İngiltere’de Kral John, 1214 yılındaki yenilginin faturasını kendisine karşı çıkan soylulara ödetmek istemiş ancak kendisine karşı birleşen soylular, kilise ve Londra muhalefeti neticesinde Magna Charta şartlarını kabul etmiştir. Magna Charta’nın şartlarından biri olan baronlardan oluşan komite daha sonraları parlamentoya dönüşmüş ve kalıcı olmuştur. Kral ve parlamento ikili bir yönetim icra etmiştir. İngitere’de kralın mutlak hakimiyeti başka bir siyasi organ tarafından sınırlandırılmış diyebiliriz. Fransa’da ise kral, Zümreler Genel Meclisi yerine belli bölgesel meclislerin danışmanlığı ve onayı ile kendinden yana daha özgür kararlar aldırabiliyordu. Zümreler Genel Meclisi’nin kral üzerinde bir yaptırımı olmadığı ve toplanması kralın iznine bağlı olduğu için, kralın mutlak gücünün daha etkin olduğunu söyleyebiliriz. Fransa’nın alan olarak küçük olması kralın bu gücünü etkin kullanabilmesini sağlamıştır. Roma İmparatorluğu’nda imparatorun durumu Fransa ve İngiltere’den oldukça farklıydı. Coğrafi olarak geniş bir alana yayılmış olan imparatorluğu tek elden yönetmek zordu. Farklı bölgelerde kendi idaresini kurmuş derebeyleri ve özgür kentler yönetimde daha çok söz sahibi idi. İmparator sembolik bir güce sahipti. Siyasi olarak yapacağı her hareket imparator zümrelerinin onayına bağlı idi. İmparator seçimleri yapılıyor ve Reich onaylanmış oluyordu ve böylece  monarşiden vazgeçilmiyor ancak imparatorun yetkileri sınırlandırılarak mutlak hakimiyet kurması engelleniyordu. Her bölgede ikili otorite ilkesi benimsenmişti. Merkezi otoritenin kurulamamasının bazı sebepleri, imparatorlukta güçlü prensliklerin varlığı, geniş bir coğrafyaya yayılmış olması ve kilise otoritesi diyebiliriz. Benim düşünceme göre, İngitere, Fransa ve Roma İmparatorluğu mutlakiyet sözkonusu olunca,  kendi iç dinamiklerinden ötürü, farklılaşmış yönetimlere sahiplerdi. Fransa’da kral, neredeyse bağımsız mutlak hakimiyete sahipken, İngiltere kralının hareket alanı bir çeşit parlamento ile sınırlandırılmış, Roma İmparatorluğu’nda ise imparator tamamen sembolik bir hal almıştı. Bu devletler mutlakiyeti benimsemiş ancak her biri diğerinden farklı yönetim biçimini oluşturmuşlardır.

Avrupa’da yavaş yavaş gelişen mutlakiyet zaman geçtikçe modern devletin temellerini atıyor ve kapitalist düzene doğru ilerliyordu. Enteresan olan merkezi otoriteye karşı durmuş zümrelerin önce merkezi otoriteyi kabullenmesi ve daha sonra kapitalizme geçmeleridir. Schulze kitabında aristokratların gücü azaldıkça merkezi otoritenin güçlendiğini savunmuş ve bunu tamamen ekonomik sebeplere bağlamıştır. Tüm krallıklar aynı anda ticareti geliştirmiş, para basmış, zenginleşmiş ve aynı sonucu almış olabilir mi? Ben bunun altında daha farklı sebepler olduğunu düşünüyorum. Bunlardan en önemlisi güvenlik ihtiyacı diyebilirim. Otuz yıl savaşları ve öncesi toplumda bıkkınlık ve korku yarattı. Güvenlik en önemli sorun idi. Kralın sunduğu huzur ve korunma ancak otoriteyi tanımakla olabilirdi. Kralın bu güvenliği sağlaması elbette ekonomik gücü ile ilgilidir ama kişilerin bu güvene sarılması ve otoriteyi kabul etmesinin ekonomik bir açıklaması yoktur. İkinci sebep hukuk alanında gelişmelerdir. Merkezi otoriteye bağlı mahkemeler, kralın en yüksek hukuksal otorite olmasını sağlamıştır. Memurlar atanarak, kral ile aristokratlar arasında bir basamak yaratılması ve kontrolörlüğünün sağlanması, merkezi otoritenin elini güçlendirmiştir. Yine burada da kralın ekonomik gücü öne çıkmaktadır ancak kişilerin ekonomik durum ile bir ilgisi yoktur. Fransa burada iyi bir örnek olarak ele alınabilir. Devlet adli bölgelere ayrılmış, temyiz mahkemeleri ve yüksek mahkemeler oluşturularak adli bir ağ yaratılmıştır. Üçüncü bir sebep ise özgürlüklerin artmasıdır. Serfliğin ortadan kalkması ile köylüler serbest hareket alanı bulabilmişlerdir. Senyöre bağımlılıktaki azalış köylüyü merkeze yakınlaştırmıştır. Dördüncü bir sebep ise artık barut ve topun savaş alanlarında kullanılabilmesidir. Güvenliği yüksek, aşılmaz şatoların artık rahatlıkla yıkılabileceği, istenilen her yerin rahatlıkla fethedilebileceği ortaya çıkmıştır. Kralların düzenli ve yerleşik ordu edinmeleri, kralın ekonomiye hakim olması ile açıklanabilir ancak bu kendi başına, aristoratların merkezi otoriteyi kabul etmeleri için neden değildir. Ayrıca bu sebepler yine devlet özelinde incelenmelidir. Her toplumun nedenleri farklı olabilir. Feodaliten merkezi idareye geçiş sürecini tamamiyle ekonomik gelişmelere bağlamak işin kolayına kaçmak olur. Ekonomik gelişmenin kralların elini güçlendirdiği, insanlar üzerinde aristokratların baskısını azalttığı, serbestlik sağladığı göz ardı edilemez, sebepler birbirlerinin sonucu ya da başlangıcı olabilir. Mesela barutun bulunması ekonomik gelişmeden kaynaklanan bir sonuç değildir, ancak teknolojik gelişme ile açıklanabilir. Köylüler açısından güvenliğin sağlanması ekonomik bir neden değildir fakat güvenlik sorununun ortadan kalkması sonucu ticaretin gelişmesi ile şehirlere göç ekonomik bir sonuçtur.

Schulze, kralın merkezi yönetimi güçlendirmek için  aristokratları bilinçli olarak zayıflattığını ve bunu yapmak için köylülerle işbirliği yaptığını iddia ediyor. Anderson bunun tersini savunuyor ve aristokrasinin köylülere karşı kralın kendi yanlarında olmasını istediklerini, bunu da merkezi otoritenin mutlak hakimiyetini kabul ederek gerçekleştirebileceklerini söylüyor. Bence, kralın kendi hakimiyetini kurabilmek için aristokratların zayıflığından yararlandığı gerçektir ama kralın tek başına aristokratları zayıflatabileceği teorisi desteksiz kalıyor. Ortam koşullarının göz ardı edilmemesi gerekir. Savaş koşulları, veba salgını gibi sebeplerle nüfusun azalması, ekilecek alanların ormanlaşmasının da aralarında sayılabileceği birçok neden, aristokratların zaten ekonomik güçlerini yitirmelerine yol açtı. Aristokratlar, refah seviyelerini arttırabilmek ya da eski düzeyine getirebilmek için gönüllü olarak merkezi otorite çevresinde toplandı. Kralın sadece kendi gücünü korumak için değil, kendisine haklarının yönetimini devreden halkın çıkarlarını korumak ve devletin sürdürülebilirliğini garanti etmek için değişime gitmesi kaçınılmazdı. Bu değişimlerden birinin yeni bir sınıf yaratmak olduğu savı ileri sürülmüştür. Kralın yeni bir sınıf yaratıp aristokratların gücünü kırmak gibi bir isteği olsa idi, bu sınıfı belli kurallar çerçevesinde oluştururdu. Sınıf diye adlandırılan Burjuva sadece tüccarlardan oluşmuyordu. Aristokratlar içerisinde de ticaret yapan, şehire yerleşen kişiler vardı. Toprağın işlenememesi ya da diğer sebeplerden ekonomik gücünü kaybetmiş olan soylular burjuva grubuna dahil olabiliyor ve ekonomik olarak tekrar güçlenebiliyordu. İçerisinde hem soylunun, hem kasabalının, hem köylünün olabileceği, ucu açık bir topluluktan bahsederken bu oluşuma ‘’Sınıf’’ diyemeyiz. Çünkü farklı sınıflardan gelen bireyleri barındırmaktadır. Soyluların bu yeni burjuva takımına dahil olmasını engellemeyen kraldan bahsediyorsak, kralın aristokrasinin belini kırmak için yeni bir sınıf oluşturduğu fikrine kapılamayız. Aslında karşılıklı bir vazgeçiş, kabulleniş ve yararlanma olduğu görülmektedir. Kasabalının, şehirlinin ticari hacmi ve sadakati ile kendine güç ve gelir sağlamış olan merkezi otorite, tüm tarafların garantörü  olmuş ve birini diğerine karşı aynı oranda güçlü kılmıştır.

Sonuç olarak, ticaretin gelişmesi, hukunun garanti altına alınabilmesi, güvenliğin sağlanması, bireysel serbestlik ve paranın dolaşımının artıp toprağa bağımlılığın azalması gibi sebeplerle, merkezi otoriteye yaklaşan bireyler, memurlaşan devlet yönetimi eliyle idare edilmiş ve bazı devletlerde (örnek olarak Fransa, Prusya) ortaya çıkan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrılığı ilkesi ve hayata geçirilen parlamenter sistem (İngiltere, Fransa, Roma İmparatorluğu bu ülkelerden bazılarıdır) sayesinde modern devletin temelleri atılmıştır.

 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları