Faşizmin Siyasal ve Sınıfsal Mimarisi: ‘Führer Hukuku’ ve ‘Führer Demokrasisi’

Tarihsel perspektiften irdelendiğinde, faşist ideoloji, milliyetçiliği, ırkçılığı, öjenik bazlı siyasi programı, Lebensraum düşüncesini, irredantizmi içeren farklı katmanlara sahip olması nedeniyle kompakt niteliktedir. Bu nedenle faşist karakteristik Almanya özelinde “arı ırk” ve “öjenizm” gibi biyolojik determinizm olarak cisimleşirken, Mussolini rejiminde militan bir anti-semitizm programı uygulansa da, biyolojik determinizmin bu denli baskın bir rengi soluktur. Biyolojik determinizmden kaynaklı bu farklılık literatürde faşizmlerin adlandırmasını da etkileyerek “Nazizm” ve “faşizm” gibi iki ayrı çağırma biçimine yol açmıştır.[1]Ne var ki, ister “Nazizm” ister faşizm” olarak adlandırılsın her iki tarihsel ideoloji-pratiği ortaklaştıran nokta, kitle etkinliğinin niteliği ve niceliği, bunu sürdürmeye dönük siyasal mimarinin biçimidir.

Faşizm, reaksiyoner duygusal deneyimi merkeze alır. Faşizm koşullarının en belirgin ve patolojik özelliklerinden birisi Robert Paxton’ın belirttiği üzere “halkın çöküşü, aşağılanışı ya da mağduriyetine dair takıntılı bir fikir” oluşudur. Bu düşüncenin temelinde soyut bir elit karşıtlığı veya gerçek bir sermaye düşmanlığı bulunmaz. Kitleleri faşist propaganda aracılığıyla belirli bir merkezde seferber kılmak amacıyla bu düşünce motivasyon nesnesi olarak kullanılır. Faşizmin siyasal yönü, bu bağlamda, kitle desteğini mümkün olan en büyük ölçekte sağlayama yönelik bir içeriğe sahiptir. Nicos Poulantzas’ın betimlediği faşizmin kitle etkinliği (impact) olgusu, faşist ideolojinin maddileşme süreçlerinin bir göstergesi olmasının dışında, halk sınıflarının belli bir ideolojik motivasyon etrafında seferber edilmesi için devlet aygıtlarının konumlandırılmasını kaçınılmazlaştırır.

Bu tespitten hareket edersek, kitle desteğini sağlamayı ve sürdürmeyi amaçlayan faşist ideoloji ile bunu kökleştiren ve sınıfsal varoluşuna sadakat gösteren faşist devlet düşüncesinin simbiyotik olduğunu söyleyebiliriz. Faşizmin toplumsal ve sınıfsal karşılığındaki çeşitli örüntülerin katılaştığı ve yeniden üretildiği yerlem (topos), devlettir. Faşist devlet ise siyasal ve siyasallaşmış bir hukuk olmak üzere iki formatta belirginleşerek siyasi sınıf ilişkilerini düzenler.

Faşizm, hakim liberal söylemde ifade edildiği haliyle, mutlak bir “hukuksuzluk” hali veya kapitalist devletin tarihsel ilerleyişindeki bir “sapma” değildir. Belirli tarihsel ve toplumsal çelişkilerin birikmesi, bunlar çözebilecek geçici veya kalıcı çözümlerin işe yaramayışı, hakim ideolojiden başlayarak iktidar bloğu içerisinde belirginleşen bir dizi kriz koşulunun oluşturduğu bir momentle ilişkilidir. Bu anlamda “yeni”dir. Faşizm, ortaya çıktığı toplumsal yapının otantikliğine göre şekillenir ve eklektik yapısı itibariyle o toplumun tarihsel seyrinden değişik öğeleri içerebilir.

Faşist ideolojinin siyasal görünümünü somutlaştıran, egemen sınıf fraksiyonları arasındaki çelişkiler ile hegemonya krizinden kaynaklı hegemonya değişimleridir. Faşist ideolojinin oluşumunda ve kökleşmesinde kapitalist devlete ilişkin temel özellikler tüm bu aşamalara rengini verir. Kapitalist devlet kendinden menkul bir varlık olmadığı için uluslararası-ulusal ölçekteki üretim ilişkileri ve emperyalist zincire eklemleniş derecesiyle belirlenir. Bu durum, siyasi karar alma süreçleri ve bürokrasinin farklı kademelerindeki siyasi temsillerin ağırlığı ve dağılımıyla anlam kazanır.[2]

Kapitalist sınıfların siyasal temsillerinin ittifaklar ve ihtilaflarla yoğunlaştığı mecra ise iktidar bloğudur. İktidar bloğunda her sınıf fraksiyonun farklı bir ajandası vardır. Hegemonik sınıfın asli görevi, çıkarları uzlaştırmak, diğer sınıf fraksiyonlarının önderliğini üstlenmek, kısacası “hegemon” niteliğinin hakkını vermektir. Fraksiyonlar arası çelişkiler derinleştiğinde ve buna karşı önder sınıf işlev kaybına uğradığında ise siyasi ve ideolojik ortamda kriz derinleşir. İdeolojik yeniden üretim alanında başlayan kriz, parti yoluyla temsil krizine dönüşür.

Faşist devlet biçiminin olgunlaştığı kriz koşullarında hiçbir egemen sınıf ve fraksiyonu, ne kendi siyasal mekanizmalarıyla, ne de demokratik parlamenter  rejimin olanaklarıyla iktidar blokunda diğer fraksiyonlar üzerinde “önder”liğini kabul ettirebilir. İktidar bloku yapısı, hegemonik bir sınıfın diğer sınıfları yönetme kapasitesine göre, ideolojik üstünlüğü çerçevesinde şekillenir. Faşizmin belirleyici faktörü, hegemonik yapının sağlanamayışı, iktidar bloku içindeki çelişkilerin “olağan” düzeneklerle aşılamayışıdır.

Hegemonya krizi ve hegemonik sınıfın ortaya çıkmayışı bu boşluğu doldurmaya talip adaylar için kendini gösterme fırsatı sunar. Ne var ki,  zaman sorunu vardır: Egemen sınıfların ihtiyaçlarına hızlı yanıt veren bir partinin veya yönetsel yapının göreve başlaması gereklidir. Egemen sınıfların siyasal egemenliğini koruyacak, katastrofi koşullarına son verip sınıflar arasında dengeyi kuracak, çıkarları kaynaştırabilecek bir parti ve liderlik makamı, istikrar sağladığı oranda kabul görecektir.

Faşist ideoloji ve faşist devlet fikri simbiyotiktir. Faşist devlet, tekelci burjuvazinin siyasi organı olarak sermayenin çıkarlarını koruyan “gece bekçi”sidir. Bu anlamda, devletin ideolojik ve baskı aygıtlarının bütünleşmesiyle birlikte hukuki ve siyasi iki form öne çıkar:

a)Hukuki form, “Führer hukuku”dur. Faşizm, pek çok düşünüre göre hukukun üstünlüğünün ayaklar altına alındığı bir yönetim biçimidir. Ne var ki, yerleşik hukukun çiğnendiği durumlarda dahi mevcut hukuk düzeni üzerinden ilerlenmekte, en önemlisi hukukun içeriği ve üstünlüğü iktidar bloğunun yeni sınıf kompozisyonuna göre yeniden tanımlanmaktadır. Hitler’in faşist rejimin temellerini legal ve formel siyasal ortamda attığını ve iktidarını büyük ölçüde Weimar Anayasası ekseninde yürüttüğünü hatırlayabiliriz.[3]

“Hukuka karşı olma” hali, küçük-burjuvazinin devletle olan ilişkisinde kendi işini güçleştirdiğini  varsaydığı bir hukuki sisteme karşı isyan özelliğini de taşır. Tekelci sermaye de benzer eğilimdedir. Büyük sermaye fraksiyonları birikim ve sömürü süreçlerinin önündeki engellerin asgariye indirilmesi için liberal hukukla kurdukları gerilimli ilişkiyi aşma gayretindedirler.[4]Birikim sürecinde hukuksal işlemlerden kaynaklı sürtünme katsayısını azaltmak amacıyla tekil düzenlemelerin ve şahsileştirilmiş uygulamaların arttığı hukuki sisteme ciddi itirazlar getirmezler.

Nazizm teorisyenlerinden Carl Schmitt’in konuyla ilgili “Führer Hukuku Korur” makalesi hatırlanabilir. Schmitt açık bir ifadeyle Führer’in en yüksek yargıç olarak liderliğinin gücüyle tehlike koşullarında doğrudan hukuk yarattığında hukuku en kötü suiistimallerden koruduğunu yazar. Roma İmparatorluğu dönemindeki diktatörü çağırma prosedürünü andırsa da temel bir fark vardır: Führer, sermayenin kişileşmiş bir temsilidir.

Tekelci sermaye açısından liberal demokrasi normlarını üreten hukuk sistemi sanılanın aksine “ideal tip” değildir. Rakip sermayeleri etkisiz kılarken veya farklı coğrafyalardaki pazarlara nüfuz ederken ayak bağı olduğu düşünülen burjuva hukuk sisteminin yerini “Führer hukuku”na bırakmasına olumlu yaklaşılabilir. Çünkü faşizmin iktidara gelişi, bir burjuva hükümetin yerini bir diğerine bırakmasından ibaret değildir; devlet biçimi dönüşmektedir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, “Führer hukuku”, olağanüstü devletin temel düzenleme biçimidir.

b)Siyasi form, “Führer Demorkasisi”dir. Faşizmin asli özelliklerinden birisi sınırlandırılmaz oluşudur. Bu durumun etkilerini en fazla gösterdiği alanlardan birisi kamu mimarisidir. Devletin tüm işleyişi Führer ilkesi (Führerprinzip)[5]üzerine kuruludur. Führerprinzip’tedevletin tüm aygıtlarında ve gündelik yaşamda memurların iş yapma biçimlerinde kendisini gösteren “yarar” ilkesi değişmektedir. Kamu yönetiminde bilinen tipik “kamu yararı” ilkesi basit bir ifadeyle “Führer yararı” ilkesine dönüşür.

Führer ilkesi, kapsayıcı ve tanımlayıcı bir otorite figürünü devlet idaresine entegre eder. Tüm memurların işlem ve eylemlerinde oto-kontrol sistemi olarak Führer’in düşünceleri ağırlığını koyar. Faşizm ideologları, Führer’in “halkla türdeş” kabulünden hareketle halkın “siyasal parçalanmışlığını” Führer’in “birleştireceğine” yönelik kuvvetli inanca sahiptir. Führer’i toplumsal ve siyasal hiyerarşinin zirvesine yerleştirdikleri algoritmada Führer’in eylem ve söylemine uyum gösteren bir kamu inşa edilir. Bu nedenle Führer, temsili demokrasinin klasik hukuki meşruiyet biçimlerine ihtiyaç duymaz. Küçük-burjuvazinin iktidar fetişizmine uygun düşen bu görünüm, tekelci kapitalizm aşamasında, büyük sermayenin, devletin müdahaleci rolüne bağlı çıkarlarını da kapsar. İktidar fetişizminin tipik ifadesi olan ünlü “şef tapınması” ve “hiyerarşik otorite” devlete tapınmada ifadesini bulur.[6]

Faşist siyaset ve hukuk biçiminin yerleşiklik kazanması için savaş durumu gereklidir. Faşist rejimler açısından, “sonsuz savaş” formatındaki bir savaş, ulusların kendisini ifade edişinin en yüksek şekli kabul edilebilir.[7]Gerçekte ise savaş hali, epik ve moral ihtiyaçtan ziyade, faşist rejimin siyasi ve ekonomik çelişkilerini başka mekanlara ihraç etmesine yarayan bir tür imkandır. Halk sınıflarının tepkilerini iktidar dışındaki bir imgeye ve merkeze yöneltmesini sağlar. Yoksulluktan, ekonomik krizden, gerilimli toplumsal iklimden, vs. açığa çıkan psiko-politik öfkenin ve diğer hislerin “düşman” bir ülkeye veya ideolojiye doğru seferberliği, faşist iktidar bloğuna pek çok hamlesi için avantaj kazandırır.

Savaş olgusu, yol açacağı karmaşa ve öngörülemez koşullar nedeniyle korku içerisindeki kitlelerin siyasal iradelerini üst bir otoriteye sorgusuz sualsiz devretmesini kolaylaştırır. Böylelikle, “Führer demokrasi” içselleştirildiği gibi, büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda farklı bir coğrafyayı hedef alanyayılmacı eğilim de meşrulaştırılır. Savaşın beraberinde getirdiği tüm kötü hisler (çaresizlik, intikam, yalnızlığı aşma…) iktidarın savaş programıyla birlikte motivasyona dönüştürülür ve faşizmin karanlık yüzü estetikhale getirilir.

Toplumsal ve siyasal kimliğin inşasında, yeni rejimin insan profilinin oluşturulmasında savaşın özel bir önemi vardır. “Führer demokrasi”sine uygun bireyin inşasında, Walter Benjamin’in siyasetin estetiğe dönüşümü dediği aşama belirleyicidir.[8]Egemen sınıf fraksiyonları açısından emperyalist yayılmacılığın savaş dışında başka bir yolla gerçekleştirilemeyeceği düşünüldüğünde, Benjamin’in alıntıladığı bir hicivde olduğu üzere, “savaş güzeldir” ama egemenler için:“Emperyalist savaş, toplumun doğal malzemesinden yoksun kıldığı istemleri “insan malzemesi”nin yardımıyla karşılayan tekniğin bir başkaldırısıdır”.[9]

Faşizmi, siyasal ve hukuksal biçimleriyle, Bonapartizm ve cuntalardan farklılaştıran özelliklerden birisi, yönetici konumdaki sınıfın hem zaman hem mekan hem toplumsal ilişkiler yönünden “sınırlanamaz” oluşudur. Yukarıda belirttiğimiz “total savaş” olgusunda olduğu üzere, faşist iktidarın tüm maddi örüntülerinde ortaya çıkan “sınırlandırılamazlık” hali irrasyonelliğe yol açar ve faşist devleti ayakta tutan sınıf ilişkilerinin bozulmasıyla sonuçlanır. Faşist parti, büyük burjuvazi ve küçük burjuvaziden müteşekkil faşist blok, devlet iktidarını ele geçirdiği andan itibaren tüm sınıfların hükümranı olarak kendisini gördüğünden, kutsallığı sorgulanamaz olan özel mülkiyet üzerinde hak iddia eder. Bu da faşist rejimlere destek sunan sermaye fraksiyonları köşeye sıkıştıran çelişkili bir durumdur. Poulantzas’ın söylediği üzere faşizmin izlediği siyasetin büyük sermayeye ters düşerek sona erer.

Faşizmin  yükselişine ve yıkılışına yol açan faşist siyaset ve hukuk pratikleri, hegemonya krizine verilen siyasi ve hukuki yanıtlardır. Faşizmin siyasi düzlemdeki “sınırlandırılamazlığı” ve hukuki düzlemdeki şahsileştirilmiş işlemlerle yoluna devam edişi, faşist rejimlere kısa vadede ivme kazandırdığı gibi, diğer taraftan sistemi içten içe yiyip bitirmektedir. Bu nedenle faşist iktidar ve destekçilerinin sömürüye ve savaşa endeksledikleri çıkarları kazandıklarından daha fazlasını kaybetmeleri ile sonuçlanmıştır. Bu nedenle hiçbir tarihsel faşist deneyim uzun soluklu olamamıştır, kanla yazdıkları tarihleri ise kanlı bir şekilde sona ermiştir. 


[1]Utku Özmakas ve Kansu Yıldırım, “Faşist İdeolojinin Materyalist Örüntüleri: Sınıf, Sermaye ve Savaş”, Praksisno. 40.

[2]Bu makale, BirGün Pazar ekinde çıkan “Führer hukuku ve Führer demokrasisi” baz alınarak genişletilmiştir. Kansu Yıldırım, “Führer hukuku ve Führer demokrasisi”, BirGün, 04.02.2018

[3]Paul Hirst bir çalışmasında bu durumun üzerinde durur.

[4]Nicos Poulantzas, (2004) Faşizm ve Diktatörlük, çev. A. İnsel, İstanbul: İletişim, 297.

[5]B. F. Pauley, (1979) “Fascism and the Führerprinzip: The Austrian Example”, Central European History, 12(3): 272–296.

[6]Poulantzas, N. (2004) Faşizm ve Diktatörlük, çev. A. İnsel, İstanbul: İletişim.

[7]Walter Benjamin, (1982) Estetize Edilmiş Yaşam, çev. Ü. Oskay, Ankara: Dost, 112.

[8]Walter Benjamin, (2002) Pasajlar, çev. A. Cemal, İstanbul: Yapı Kredi, 78.

[9]Walter Benjamin, (2002) Pasajlar,79.


Bu makalenin ilk kez yayınlandığı adres:
https://devletvesiniflar.blogspot.com/2018/07/fuhrer-hukuku-ve-fuhrer-demokrasisi.html

Kansu YILDIRIM

Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmasını sürdürüyor, Türk Tabipleri Birliği/Ankara Tabip Odasında uzman olarak çalışıyor. Makaleleri çeşitli akademik dergilerde ve gazetelerde yayımlanan Kansu Yıldırım aynı zamanda kampfplatz dergisi yayın kurulu üyesi.
Kansu YILDIRIM
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları