Şiddet Üzerine Düşünceler

.

Şiddet tarihten günümüze hayatın her alanında, gerek ceza, gerek iktidar, gerek şehvet, gerek inanç bağlamlarında kullanılmış bir araçtır. Ehlileştirilmiş şiddet, devlet şiddeti, psikolojik şiddet, fiziksel şiddet, cinsel şiddet ve pasif şiddet gibi başlıklarla incelenebilir. Bu makalemde tarihten örneklerle bazı şiddet eğilimlerini ve sebeplerini irdeleyeceğim.

Bireysel şiddet eğilimleri haricinde devlet eli ile yapılan şiddet, hem çekinilen hem istenen bir durum olarak ortaya çıkar. Devletin asli görevlerinden birisi şiddeti tekelinde bulundurarak toplumun üzerinde iktidarını sağlamaktır. Bu durum razı olunan, kabul edilen bir durumdur. Devlet şiddetine örnek olarak, suçluların cezalandırılması amacıyla gerçekleştirilen bedene ceza yöntemlerini verebiliriz. Ele almış olduğum erken modern dönemde şiddet aynı zamanda bir cezalandırma aracıdır. Suç işleyen bireyin cezası bedene ödettirilir. Cezanın asıl amacı caydırıcılık, huzuru sağlamak ve adaleti  yerine getirmektir. Erken modern dönemde verilen ve uygulanan cezaların halkın gözü önünde infaz edilme sebebi, seyire geleni caydırmak, suç işleme ihtimalini en aza indirmektir. Aynı zamanda da devletin gücünü gösterme ve adaletin yerine getirilmesinin gözle görülür olmasını sağlamaktır.  Sembolik olarak, devletin adaleti denetlemesi ve kamu önünde ceza uygulaması, hem bireylerden hem de yerel kurumlardan üstün olduğunu iddia eden bir gücün varlığını gösterir.[1] 

Bedene yapılan işkencenin incelikleri ve nasıl yapılacağı dönem yasalarıyla bellidir. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda idam edilecek olan mahkum saygın biri ise kanı akıtılmaz boğma suretiyle idam edilirdi. Eşkiya ve korsanlar genel olarak çengele asılarak idam edilirlerdi. Bedene verilen cezanın korkunç boyutlarını Fransız seyyah Jean Thevenot şöyle anlatıyor: ‘’Çengele asmaya gelince bu birçok yerinden tıpkı kasaplarınki gibi ucu sivri demirden çengellerin bulunduğu bir ceza aletidir. Üst kısmına suçlu palanga ile konduktan sonra,düşmeğe bırakılır ve düşerken asılır. Eğer bu asma işi vücudun orta yerinde ise kötü birşey yoktur! Çünkü bir seferde ölür. Fakat eğer çengel başka bir tarafından tutuyor ise bazen orada üç gün eziyet çekmeğe devam eder. Ve nihayet acıkmış ve susamış halde acıdan kıvranarak ölür.’’[2] Thevenot’un vermiş olduğu bu detaylara bakarak idamın halkın gözü önünde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Mahkumun bedenine verilen acı devletin aldığı öcü simgeleyerek adaletin sağlandığını kamuya gösteriyor.

Devlet eli ile dini inançların baskı altına alınması, belli bir dini inancın dayatılması ya da dini faaliyetlerin yasaklanması erken modern dönemde oldukça sık rastlanan bir durumdur. Devlet kendi otoritesini kullandığı gibi, bazen de bireylerin din adına uyguladıkları şiddeti görmezden gelerek dolaylı olarak onaylar. Özellikle dini amaçlar güden şiddet, insanın kendinde hak gördüğü ve uygulamaktan pişmanlık duymadığı şiddet eğilimlerinden birisidir. Buna en güzel örnek 1993 yılında yaşanmış olan Madımak katliamıdır. Failleri belli olup devletin dolaylı onayı ile askıda kalmış tarihin derin yaralarının başında gelir. Demokrasiden bahsedilemeyen toplumlarda ne yazık ki halen halkın din adına linç girişimleri olmaktadır. Yavuz Sultan Selim ‘’katli vaciptir’’ fetvası ile Kızılbaşları katletmiştir. ‘’Sıklaşan Kızılbaş-Safevi münasebetlerini yok etmek ve Anadolu Kızılbaşlarına şiddetli bir darbe indirmek niyetinde idi. Bu maksatla, Şi’iliğin ehl- i Sünnet mezheblerince reddedilmiş olduğunu halka telkin etmek vazifesini devrin ülemasına verdi.’’[3] Katliamın asıl sebebi dini duyguları kullanarak iktidarını sağlama almaktır.

Verilen fetvalarla halkın devletin maşası olması sağlanmış farklı zamanlarda sünni olmayan müslümanlara karşı katliamlar, linçler gerçekleşmiştir. Devlet tarafından davranışı onaylanan katliamcı, bunu devlet ve din için yaptığına inanarak hiçbir suçluluk duymamıştır. Kanunlar, Osmanlı içinde sünni inancı dışındaki müslüman mezhepleri asimile etmek için uygulanmıştır. Kanuni döneminde Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvaları birçok insanın idamına yol açmıştır. Ramazanda oruç tutmayan, namaz kılmayan katledilmelidir diyerek, sünnilik dışında hiçbir inanca yaşam hakkı tanımadığını açıkça belirtiyor.[4]  Osmanlı, ramazan ayında şarap içenleri ağızlarına kızgın kurşun dökerek cezalandırırdı.[5] Görüldüğü gibi yasaklar ve uygulamalar devlet eli ile dini inançları kurallara bağlamış ve devletin resmi dini dışındaki inanç sahiplerini baskı altına almış.

Şiddet çeşitlerinin belki de en yaygın olanları kadına yönelik fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddettir. Erkek dominant dünyanın erkekleri, güç sağlamak, iktidar olmak adına devletin ve dinin verdiği yetkiye dayanarak kadınlara ve çocuklara şiddetin her türlüsünü uygulamıştır. Ortaçağ ve Yeniçağ boyunca evdeki erkek, devlettir. Ailenin kadın ve çocukları erkeğin sorumluluğundadır ve yaptıkları yanlışları ödettirmek evdeki devletin hakkıdır. Evin devleti, yani koca ya da baba evdeki herkesin sahibidir ve istediği gibi kullanma hakkına sahiptir. İngiltere ve Kıta Avrupası kocalara karılarının davranışlarından dolayı yasal yükümlülükler getirince, erkeklerin eşlerini fiziksel ceza yöntemiyle terbiye etme hakkı meşrulaştırılmış oldu.[6] Fiziksel şiddet uygulamanın yanısıra cinsel şiddet te uyguluyorlardı. Aynen şimdi de olduğu gibi o dönemde kadınlar ve küçük kızlar tecavüz sonucu oluşan travma ve utanç duygusu yüzünden şikayet etmiyorlar içlerinde yaşıyorlardı. Şikayet etmek isteyen de maddi imkansızlıklar nedeniyle dava açamıyordu. Tecavüz olağan yaşam koşullarının ne yazık ki sıradan bir olayı idi. Özellikle savaş dönemlerinde kadınlar cinsel istismara daha çok maruz kalmışlardır.

Osmanlılarda ise daha hayret verici olan Kızılbaş kadınlarının tecavüzünün devlet tarafından onaylanmasıdır. Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin bir fetvası islam askerlerinin din adına Kızılbaş kadınlarına tecavüzüne olur vermektedir.[7] İncil, Eski Ahit ve Kuran erkeğe hitaben yazılmış mukaddes kitaplar olarak, erkeğin kadın üzerindeki sınırsız hakkını onaylamış ve erkeği Tanrı’dan sonra, kadın üzerinde tasarruf sahibi en yetkili kişi makamına oturtmuşlardır. Kuran’da Nisa suresi 34. ayet açık bir şekilde erkeğin kadının yöneticisi olduğunu belirterek, hırçınlık etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarda onlara sokulmayın, onları dövün demektedir. Her ne kadar bazı ilahiyatçılar bu ayeti farklı yorumlamış ve çevirmiş olsa da, ne yazık ki yukarıda verdiğim yorum genel kanı haline gelmiştir. İslami hukuk çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda kadının kocasına dava açma hakkı mevcut olup, mahkeme kocaya uzaklaştırma veya farklı bir ceza verebiliyordu. Ancak pratikte şiddet mağdurunun durumdan kurtulması o kadar kolay değildi. Hem Avrupa’da hem Osmanlı İmparatorluğu’nda kişilerin aile içi şiddete bakışı ‘’kol kırılır yen içinde kalır’’ inancına hakimdi. Genel olarak kadın ve çocuklar mağduriyetlerini etrafa belli etmezlerdi.

Bireysel şiddetin sebepleri  olarak intikam, onur, kan davaları, düello sayılabilir.[8] Bunlar erken modern toplum tarafından kabul edilebilir şiddet çeşitleri olup zaman içerisinde adalet mekanızmasının işlerliğinin artması ve hukukun üstünlüğünün kabul edilmesi sayesinde artık ilkel eylemler olarak görülmüştür. Dönem yasaları tarafından ceza unsuru olarak kabul edilmeyen kan davası ya da düello sonucu ölüm, zaman içerisinde cinayet olarak kabul edilmiştir. Avrupa’da ihaneti ispatlanan kadını kocasının öldürme hakkı kanunen de tanınmış olup Fransa’da ancak 1900’lü yıllarda yasadan çıkarılmıştır. Töre sebebiyle uygulanan şiddet, Türkiye’nin hala eritemediği şiddet türlerinden biridir. Namus cinayetlerinde maktule, cezada indirim sağlanması bundan birkaç yıl öncesine kadar mahkemelerin hayata geçirdiği ve bu yüzden caydırıcılıktan uzak olan bir uygulamaydı.

Medyada şiddet, günümüzden çok önce ortaya çıkmıştır. İnsanların şiddete eğilimi ve şiddetin izleyicileri olması sebebi ile erken modern dönemde dini, sosyal ve siyasal mesajlar şiddet tasvirleri içeren hikayeler ve daha sonraları afişler ve kitapçıklar olarak verilirdi. Şiirler yazılır ve dilden dile aktarılarak dehşetin ulaşması sağlanırdı. İşkencelerin resmedildiği bir afiş, medyanın şiddet içerisindeki aktaran rolünü nasıl başarıyla oynadığını gösteriyor.[9] Medyanın görevi, devlete isyan eden, suç işleyen, Tanrı’nın yasasına karşı gelenlere başlarına gelecekleri en ince ayrıntısına kadar göstermekti. Bu görev daha sonraları ticarete döküldü. Şiddetin yaptığı prim, kişilerin şiddetten beslenmesine yol açtı.

Şiddet gündelik yaşamın doğal bir parçası olarak var olmaya devam ediyor. Diyebilirim ki günümüzde şiddet, yaratıcı uygulamalar geliştirerek devam ediyor. Şiddet içinde yaşadığının farkında olmayan, yaşamın içindeki doğal şiddete uyum sağlayan ve kabullenen toplumlar şiddetin azalmamasının garantörü gibidirler. Her bir bireyin diğerinin hafiyesi olarak psikolojik baskı yarattığı toplumlar bu şiddeti sürdürmektedirler.


[1] Julius R. Ruff, ‘’Erken modern Avrupa’da şiddet’’,  2011, s. 93
[2] Jean Thevenot, ‘’1655-1656’da Türkiye’’, 1978,  s. 165
[3] Şahabettin Tekindağ, ‘’Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi’’, 1967 53
[4] Ali Yıldırım, ‘’Osmanlı Engizisyonu’’, 1996, s. 162
[5] Jean Thevenot, ‘’1655-1656’da Türkiye’’, 1978, s. 116
[6] Julius R. Ruff, ‘’Erken Modern Avrupa’da Şiddet’’, 2011, s. 158
[7] Ali Yıldırım, ‘’Osmanlı Engizisyonu’’, 1996, s. 160
[8] Daha detaylı bilgi için bakınız; Julius R. Ruff, ‘’Erken Modern Avrupa’da Şiddet’’ Adalet s.92
[9] Julius R. Ruff, ‘’Erken Modern Avrupa’da Şiddet’’, 2011, s. 123

 

Bibliyografya

  1. Kitap

Ruff, R., Julius, Erken Modern Avrupa’da Şiddet (1500-1800), (çev.) Didem Türkoğlu, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2011

Thevenot, Jean, 1655-1656’da Türkiye, (çev.) Nuray Yıldız, Tercüman Gazetesi, İstanbul 1978

Yıldırım, Ali, Osmanlı Engizisyonu, Öteki Yayınevi, Ankara 1996

  1. Makale

Tekindağ, Şehabeddin, “Yeni Kaynak ve Vesîkaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, Cilt XVII, Sayı 22, 1967,  s. 17, İstanbul 1968

Arzu Kuru Yoon- Bahçeşehir Üniversitesi Erken Dönem Osmanlı Tarihi- arzu.kuruyoon@stu.bahcesehir.edu.tr
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları