Yıl 1978, Suadiye Vapuru Kaçırıldı (II)

Biz vapur kaçırmadık, vapur bizi kaçırdı

Yolun ilerisine park ettikleri otobüslerden, yine koridor usulü joplanarak, aşağı indirildik ve Sansaryan hanın girişindeki geniş alanda, yüzüstü yere yatırıldık.
Birkaç polisin, bizi iyice çiğnemesinden sonra da kimlik saptaması yapıldı ve topluca, ahır denilen yere doldurulduk.
Ahıra girişin sağ tarafında, tahmini 15-20 kişinin sığabileceği nezarete de, kadın arkadaşları koydular.
Hiç unutmuyorum. Kadınlardan birisi, slogan atar gibi, bağırmaya başlamıştı.
“Telefon etmek istiyoruuz” diye.
Bizden hemen karşılık geldi, bu slogana
“Bacılarımııızı, destekliyoruuz”
Şimdiki aklım olsa, kadın yoldaşları destekliyoruuum, diye atardım o sloganı herhalde. Bacı ne lan. Hıyarağası.
İçimizdeki bazılarının, körkütük aşık olduğu, kadınlar varken orada, bacı deme sahtekârlığı da ne.
Ahır da, ilginç şeylerde oldu, sağmacılardan arkadaşların tanıdığı, üç dört faşist teşhis edilince. Polis içeri giripte, onları kurtarana dek, adamlara feci bir dayak attık.
Sonra, 2.şubenin müdavimi olan ve kullanılmayan, bir tuvaleti kumarhaneye çevirip, orada zar atan serseriler, ortalığın toplanıp temizlenmesine, kem küm edince, sağlam bir dayakta, onlara atıldı.
Ahırda, yaklaşık10-15 metre uzunluğunda iki tane tahta ranza vardı ve bu ranzaların üstü adeta bir çöplüğe dönmüştü. Bunların temizlenmesi gerekiyordu. Neyse, kısa sürede disiplini sağladık.
Anlıyacağınız, herkesin gücünü sopaya dayandırdığı, bir zamandan geçiyorduk ve biz çok kalabalıktık, orada..

Akşam olmuştu ama, 2.şubede mesai devam ediyordu. Polis nereden bulmuşsa bulmuş, salonlarda konuşma yapanları saptamak için, vapurdan bazı insanları, şubeye getirmişti.
İstanbul Teknik’te öğrenci olan,YDGD Başkanı Ahmet’le, aynı boylarda olduğumuz için, büyük bir hızla ceket ve montlarımızla, gömleklerimizi değiştirdik ve gözlüklerimizi de ceplerimize koyarak, çıktık sahneye.
Hepimizin boynuna, büyük birer numara asarak. Teşhis için yeniden, giriş salonuna aldılar bizi.
Ben zaten, teşhis edilmeyecek gibi birisi olmadığımdan(Bi defa koca bir burnum var benim)göğsüme astıkları, o meşum numara anında dile geldi. Hiç unutmuyorum,
2-3 kişinin beni işaret etmesinden sonra. Polisler, 66 numara, sen şöyle ayrıl dediler.
Göğsümdeki numaraydı 66.
In ın ınnn.
Filmin en heyecanlı kısmı, tiyatronun en coşkulu sahnesi, 32 kısım tekmili birden, benim için yeni başlamıştı.
2.şube siyasi kısım, yani Sansaryan hanın, o meşhur hücreleri.
O kaotik zamanda değil ama, şimdilerde gerçekten övünürüm, bu durumla.

1951 tevkifatında, Ahmet Arif’lerin, Şoför İdris’lerin, Ruhi Su’ların, Mihri Belli, Nuri İyem, Aziz Nesin, Deniz Gezmiş, Cihan Alptekin ve daha nice devrimcinin, yattığı hücrelerde, ben de yattım.
Göğsümdeki onur madalyam, budur.

Sakın bakma, sırtımdaki mora, sen
Hayatın açtığı, en güzel güldür.

Kul sıkışmayınca, Hızır yetişmez derler. Ahmet’le, bu teşhis olayındaki kamuflajımız, işe yaramayınca, kendi giysilerimizi giydik yeniden. Nasıl olduysa elimi, iç cebime attım ve kurtarıcım, bana gülümsedi.
Evet kurtarıcım, cebimden çıkarak, bir makbuz suretinde, yüzüme gülümsedi.
Babam demiryolcu olduğu için, Sivas’tan trenle, bir takım eşyalar göndermişti ve zaman zaman Haydarpaşa’ya gidip, o makbuzla beraber, eşyaların gelip gelmediğini, soruyordum. Eşyalar henüz gelmemişti, Sivas’tan İstanbul’a. Ara ara gidip sorardım, Haydarpaşa’da.

Teşhis meselesi, biraz sıkıntılıydı ama elimde bir değil, iki adet delilim vardı şimdi.
1. Üzerimde taşıdığım, sigorta kartı
2. Haydarpaşa’ya gelecek, eşya gönderi kağıdı
Anında, kurdum hikayemi.
Vapuru kaçırmakla suçlananların, tamamı öğrenciydi.
Ben ise yaz tatillerinde sürekli çalıştığım için, aynı zamanda işçiydim.
İşte sigorta kartım, işte babam tarafından gönderilen ve Haydarpaşa’ya gelecek olan, eşya gönderi kağıdı.
Sorulduğunda şöyle diyecektim, Haydarpaşa’ya, eşyalarımızı sormak için gidiyordum ki bazı insanlar, telaşla vapura doluştular. Ne olduğunu bilemedik, memur bey. Biz normal yolcuyuz.
Evet..Dayanağım, çok sağlam olmuştu. Birden rahatladım, e sopa olacak tabii.
Şubeye gelipte, sopa yememek olur mu hiç.

Ertesi gün, vapurda konuşmacı olduğu saptananları, alt kattaki ahır denilen kısımdan Sansaryan hanın, meşhur siyasi kısmına aldılar.
Siyasi kısımdaki hücreler, binanın en üst katında bulunuyordu.
Girişte oldukça geniş olan ilk oda, Sorgu odası. Diğer yerler ise, karşılıklı hücrelerden oluşuyordu.
İşhanı olarak yapılan bu binaya, sonradan eklenen bu hücreler, öyle inşaa edilmişti ki işkence yapılan insanın sesini, yanınızda gibi duyuyordunuz.
Bu durum gerçekten, çok moral bozucuydu. Çünkü sürekli çığlık sesleri işitmek, insanı yıpratıyordu.
Beni, ilk sorguya aldıklarında, hiçbir şey sormadan, tıpkı ötekiler gibi, bayılana dek dövdüler.
Sorular, ayıldıktan sonra geldi.
Soru değil de, daha doğrusu emirler.
“Anlat lan. Konuş lan. Kaç kişiydiniz lan.
Bu ibne konuşmayacak, lan”
Bu, lan takısı, ikinci şubede, adeta ikinci isminiz yahut soy isminiz oluyordu.
İbne demişken, aklıma geldi. Sorguya alınanların hemen hepsinin, göbek adı gibiydi, ibne ve lan kelimesi.

Ben, adamlara verdiğim yanıtta,
bu olaylarla, hiç bir ilgim olmadığını, babamın bir yük treniyle, gönderdiği eşyaların, gelip gelmediğini sormak için, Haydarpaşa’ya gitmek üzere, vapura bindiğimi ve işçi olduğumu söyledim bir çırpıda.
Sorgu bu minvalde devam ederken, o zamanların meşhur polis şefi ve Sivas’lı olduğunu bildiğimiz, Şükrü Balcı’da geldi sorgu odasına ve bana nereli olduğumu sordu. Sivaslı olduğumu öğrenince, hemşerime iyi davranın ha diyerek, dışarı çıktı.
O, odadan çıkar çıkmaz. Bana öyle bir dayak attılar ki, anlatamam.
Meğer adamın, bunu çok dövün şifresiymiş, iyi davranın demesi.
Tam sekiz gün boyunca, onlar dövdü.
Ben, eşya makbuzundan söz ettim polislere.
Sekiz gün sonra, beni hücreden çıkartıp, bir alt kattaki, parmak izi alma yerine götürdüler. Parmak izlerim alınana kadar, gelen giden polislerin, tekme tokat giriştiği tuhaf bir durum yaşadım.
Belli ki beni, birine benzetiyorlardı.
Yoksa niye bu kadar iştahla, sopa atsınlar.
Bu işlemler bittikten sonra, bir polis şefi beni kolumdan tutarak, Sansaryan hanın giriş kapısına kadar götürdü ve polisin pek meşhur olan o tekme sahnesi, yeniden tekrarlandı.
“Siktir git, lan. Arkana bakma, sülaleni sikerim”
Beni vuracaklar da, oyun mu yapıyorlar diye korka korka, arkama baka baka,
Yeni caminin oradan, köprüye indim ve Karaköy üzerinden, Beşiktaşa doğru yürümeye başladım.
O arada bir de, şarkı tutturdum.
Beşiktaş’taki, eve geldiğimde, ilk kez hissettim sırtımdaki acıyı, üzerimdeki giysiyi çıkardığımda, kardeşim bir çığlık attı.
Sırtım simsiyah olmuş, yediğim dayaklardan.
Hemen eczaneye koşup, melhem aldılar.
O anda evde bulunan yoldaşımız Ömer Özsökmenler, bu işlerden anlayan birisiydi.
Önce su ısıtarak, ıslak bir bezle sırtımı bir güzel temizleyip kuruttu, sonra merhemi çaldı, kanayan yaralarıma. Öyle rahatladım ki anlatamam.
Kuş gibi hafifledim.

Yıllar sonra, sırtıma pansuman yapan
yiğit devrimci, TDKP merkez operasyonunda, çözülmeyen 3 kişiden birisi olan ve Denizlere, Filistin yolunu açan Ömer Özsökmenler’in, Irak’ta bir çatışmada öldürüldüğünü öğrendiğim gün, içime koca bir dağ çöktü.
Kocaman, karlı bir dağ.
Ömer ağabey, sırtıma pansuman yaparken, bak Zeynel demişti, sen çok boylusun.
Kentlerde katıldığın her eylemde, anında göze batar ve sopanın en büyüğünü sen yersin.
Senin, kır gerillası olman lazım.
Sonradan, Ömer ağabeyle, çok vakitler geçirdim.
Ah! Ömer abi. 12 Eylül’den sonra,
Topkapı-Taksim otobüsünde, bana gülümseyen yüzün, şimdi gün gibi aklımda. Tanıyamayacağım kadar, kamufle etmiştin kendini. Bıyıklar Ayhan Işık, parmağında kaşlı bir altın yüzük ve kafanda peruğunla, bana adımla seslenmesen, asla tanıyamazdım seni. Çok sevinmiştim, gördüğüme.
Sana dönerek fıslıltıyla, abi grip salgını var. Aman Yurdusev ablama söyle, hastalığa yakalanmasın demiştim.
Silahın tam ucunda, ölümüne kaçaktınız, o zaman.
Yanaklarımdan öperek, veda ettin Aksaray durağında.
Seni son görüşüm, o günmüş demek.
Ne çok sevgi mezarı, var bizim içimizde.
Ne çok sevdiğimiz öldü. Mesela Ekrem Ekşi. Mesela Hasan Asker, mesela..

Yanma ey, gözümdeki su, in dîdelerden.
O zaman, benim yaşım, daha 17…

12 Eylül’den sonra, bu vapur davası, askeri faşist cunta tarafından, yeniden açıldı ve savcılığa çıkarılarak, serbest bırakılan arkadaşlarım, yeniden açılan vapur kaçırma davasından,12 yıl 8’er ay, ceza aldılar, ya da 12’şer yılla yargılandılar.
Aklımda, öyle kalmış.
Babamın eşya makbuzu ve savcılığa çıkarılmadan, şubeden salıverilmek, beni 12 yıllık bir cezadan kurtarmış oldu.
Düşünüyorum da, İnat bazan çok iyidir diyorum.
Hayat, tesadüflerle dolu işte.
Bizim YDGD başkanı Ahmet’le, ceketlerimizi değiştirmeseydik eğer, o makbuzun varlığı, aklıma bile gelmeyecek, salt vapur kaçırmaktan, uzun bir hapislik dönemi yaşayacaktım belki de.
Beni, bir makbuz kurtardı.
Sadece, bir makbuz.

I. Bölüm 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları