Masadaki Kelimeler

Ağzından dökülen kelimeler diğerinin yüzüne çarpıyor ve buz parçalarının suyun içine bırakıldığında çıkardığı ses gibi, çıtırdayarak masaya dökülüyordu. Masaya düşen kelimelerin acı çektiğini görmemek, kör olmak demekti. Biri sancıyla bir şeyleri anlatmaya çalışırken, diğeri gözlerini ona kilitlemiş gülümseyerek dinliyordu. Belki de kayıta alıyordu. Gülümsemesi diğerinin üzerinde nasıl bir etki bırakıyordu çözemiyordum. Bu fırtına öncesi sakinlik miydi? Yoksa seni anlamaya çalışıyorum muydu?

Masalar birbirine çok yakın olduğu için konuşulanlara zaman zaman misafir olmak doğaldı. Dinlemek istemeseniz de… Oysa ben dinlemek istiyordum. Sandalyemi düzeltir gibi yapıp tamamen yüzümü onlara döndüm. Ve masada üçüncü kişi oldum. Bir varmış, bir yokmuşçasına.

Oradan buradan konuşulmuş  da konuya çoktan girilmiş gibiydi. Bu gibi durumlarda biri mutlaka duygusal şiddete maruz kalır. Diğeriyse belki. Gülümseyerek dinleyen onu anladığını belirtmek için zaman zaman başını sallıyordu. İçinden “neden onu anlamak zorundayım?” düşüncesi geçtiğine adım gibi emindim. Açıklama yapana gülümsediğine göre, başka bir şey söylemesi gerekmiyordu belki de.

Karşısındaki acı çekiyordu, durumunu nasıl anlatacağını bilmiyordu. Verdiği karardan son derece memnun, ama açıklama yapıyor olmaktan memnun değildi. Karmaşıktı. O karmaşıklığın onda yük oluşturduğunu söylemek de zordu. İsimlendirilmesi hem güç, hem de kolay bir duyguyla itişip kakışıyordu. Bu durumdan keyif alır gibiydi. Kurtulmaksa,  değil. “Neden?” sorularını kendine sorarak açıklamalar yapıyordu. Durumu hem kendinin bir parçası haline getirmişti, hem de silkelenip atmayı istermiş gibi davranıyordu.

*

Arkadaş mıydılar hala? Bunu ikisi de bilmiyordu. Konuşmasını tamamlayan rahatlamıştı biraz daha. Gülümseyerek dinleyen, ellerini iki yana açıp “yapacak bir şey yok, ne diyebilirim ki?” diyebilmişti. Sustular.

Doğru kelimeleri doğurmaya çalışan, gözlerini ağzından dökülen kelimelere dikmiş, biraz daha rahatlamıştı sanki. Eliyle, masanın üzerinde bazı kelimeleri beğenmemiş de masadan aşağı yuvarlar gibi hareketler yapıyordu. Herhangi biri ne yaptığını bilemezdi. Sustular, sustuk. Onlarla birlikte masaya eğdim başımı. Kelimelere baktık üçümüzde, öylece. Düşünmeye bile korkuyorduk ses olur da o büyülü anı bozarız diye. “Düşüncenin gürültüsü mü olur?” demeyin. O anda, o sessizlikte üçümüzde düşünürsek binlerce kelimeye kanat çırptırabilirdik, binlerce uçak gürültüsü kadar gürültü yaptırabilirdik. Binlerce ah! çektirir, çığlıklar attırabilirdik. Kim bilebilir? Bildiğim, kelimeler tek tek ve anlamsızdılar artık. Tek ve anlamsız.

Bir zaman sonra kalktılar. Zamansız zamanın içindeydiler. Yorgundular. Korkunç bir mücadeleden çıkmış, ne yenilen ne de yenendiler. Belki de bu nedenle, sanki yere paralel yürüdüler. Taşlara teğet geçtiler. Ne insandılar, ne değildiler. Olması gerektiği yerde, yani meydanda bedenlerini düzeltip, birbirlerine sarılarak “hoşça kal” dediler.

Onları daha iyi görebilmek için kendimi tamamen sola doğru eğdim. Seslerini  duyamıyordum artık. Beden dilleri “görüşürüz” dedi sanki, ama öylesineydi. Bir şeyler döküldü yerlere. O bir şeylerin üzerine basarak ayrı yönlere gittiler, ağır ağır,  belki de koşarak ve peşlerinde kendi seçtikleri kelimelerle. Fazlasını almadılar yanlarına. Onlar gözden kaybolduklarında bile çıtırtı sesleri meydanda uzun süre asılı kaldı.

Havada asılı ses onların gözden kaybolmasını bekledi. Sonra sis basar gibi  yere doğru indi, meydanda oturanların başı üzerinde durdu. Ses her birimizin başında çıtırdıyordu. O sesleri orada bulunan bazıları duydu. Başlarını göğe kaldırıp sesi tanımaya çalıştılar ve tanıdılar. Bir zamanlar yaşadıkları veya yaşattıkları anın bir tekrarı olduğunu istemese de anımsadılar.

Canan GÜLDAL
Latest posts by Canan GÜLDAL (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları