Duygular Don Kişot

Duygularımın katili o dedi. Kahkaha atarak, “şarkı sözü gibi oldu bu” dedim. (Sonradan bu şakayı yaptığıma utandım) Şarkı sözü benzetmesine takılmadan sözüne devam etti; bireysel olarak ona karşı yaşattığım duyguların katili olması, benim “duygusal anlamda hukuk savaşım” olabilir. Ama onun yüzünden benim karşı cinse, belki tüm insanlara hissedebileceklerimin katili olması, işte bu korkunç!  Hayretle ona “karşı cinse hissedebileceklerinin katili olması tamam da, tüm insanlara hissedebileceklerinin katili olması biraz ağır olmadı mı?” dedim.

Sustum.

Sustuk.

* *

Bakışlarımı karşı kıyıya kilitleyerek, gülümsedim. Ayakları sallanan tahta masamıza çay getiren garson uzaklaştığında başımı ona çevirdim. Göz göze geldik. Eğildim, boşalmış sigara paketimi katlayarak sallanan masa ayağının altına koydum.  Bak dedi, beni kadın ya da erkek olarak dinleme. Ne yazık ki birimiz diğerine bunu yapıyoruz.  Yapmıyoruz diyebilir misin? Diyemezsin. Belki de yüzyılın hastalığıdır, ne bileyim?  Kimimiz anlık ve sık sık sevgiler yaşıyoruz ki sevgi midir tartışılır, kimimiz de sevgi kelimesinin hakkını vermeye çalışıyoruz. E yanlış olan da bu. Karşımızdaki her şeyi çabucak yaşayıp tüketirken, diğerimiz sevginin-değer vermenin- hissetmenin zorlu yolculuğunda  yürüyüp gidiyoruz. “Niye, sence derdimiz ne?” derken bir yandan da ayağa kalkıp üzerindeki hırkayı çıkarıp, tekrar oturdu.  Hırkayı özenle düzelterek bacaklarının üzerine koydu. Aslında zaman kazanıyordu. Çay bardağının dibinde kalanı içip, boş bardağı masaya bırakırken bir çırpıda, “her ilişkide taraflar birbirinin Don Kişot’u olurlar” dedi.. Boş boş ona bakıyorum. “Nasıl yani?” sorusunu gözlerimle soruyorum, anlıyor. Sesini kısarak, ve biraz da bana doğru eğilerek, birbirimizin duygularını, birbirimize kötülük yapan devlermiş gibi görüyoruz. Bir insana sevgiden de bahsetmiyorum, insan sevgisi diyorum. Savaşıp duruyoruz, neden ve neyle savaştığımızı bilmeden. İnsana değerin, sevginin ve saygının yok olduğu bu zamanda; sevgi duymak ve sevgi beklemek saçmalık değil mi sence de?

Dönüp etrafıma bakıyorum. Öylesine. Bir kedi bacaklarıma sürtünüyor, hırlayarak. Kedinin sırtına dokunuyorum. Aksayarak gelen garson, az önce masamıza çay getiren garson değil. Boş bardakları alırken “çay ister misiniz?” diyor. İstiyoruz.

Sorun şu, biz hala bu duygu yoksunluğunda iflah olmaz iyimserler gibi, ısrarla hak etmeyen insana değer veriyor, saygı ve sevgi duyuyorsak kafadan “yalnızız” demektir. Sesinin tonunun tam burada neden sertleştiğine aldırmadan devam ediyor. Sevgi sözcüğünü kullanmayı bilmeyen, kullanırsa esir düşeceğini sanan, kendine kullanıldığında da şüphe duyan insanlarla bir aradayız. Ya da o insanların duvarlarını aşmaya çalışıyoruz. Ne acıklı bir çaba.

Bugün, yarın herkes bir şekilde “yalnızım” diye diye dört kolluyla öbür tarafa geçecek. Çaresiz. Gözlerini kocaman açarak “dört kolluyla öyle mi?” diyorum gülümseyerek.  Başıyla onaylayarak; elbette tercih kişilerin, ben kararsızım bu aralar diyor. Gülüyoruz.

Üzülmüş-kalbi kırılmış insanlar sevgiyi-saygıyı karşısındakine verirken hep ne düşünecektir sence?  “Evet, bu insan sevgiyi hak ederle – Hayır! bu insan sevgiyi mok hak eder” arasında kararları gidip gelecektir. Öyle değil mi? Öyle galiba diyorum, canım sıkılarak.

Ben hak eder mi, etmez mi? diye düşünürken devam ediyor “sanırım sorun hak edip etmemekte değil, bizim mayamızda insana sevgi varsa “hak etsin, etmesin” hep “hak eder “ diyeceğiz. Yitirilen her sevgiden sonra yere çarpıp tekrar kendimize geldiğimizde yüzümüzdeki kaldırım taşlarının izini silip, yeni bir sevgiye başlayacağız. Bir insanı tekrar seveceğiz belki de. Üstelik  ödümüz koparak. Ne yazık ki konuşulup halledilmemiş, onarılmamış, en kötü ihtimalle yamalanmış duygularla yeni bir ağır-aksak sevginin/sevgilerin içine düşeceğiz.

Ben masada soğumakta olan çaya içimden üzülürken, karşımdaki konuşmama izin vermemek için zembereği boşalmış saat gibi kaptırmış devam ediyor. Öyle nefes almadan konuşuyor ki çay bardağına uzanırsam sözünü kesme terbiyesizliği yapacakmışım gibi geliyor.

Duyguları onarmak için, hatta ayrılmak için dahi konuşmak gerekir. Konuşmadığımız her birliktelikte, bir taraf duygusal şiddete maruz kalır bence. Kişi kendi kendine konuşmaya başlar, kendi sorar kendi yanıtlar, tüm metabolizması, duyguları ile boğuşur durur. Hırslanır, kinlenir, aşağılanmış hisseder. Hoş konuşulursa da bir şey değişmez ama daha kolay halledilir veya daha kısa sürede atlatılır diyelim, neyse. Duygusal şiddete maruz kalan hiç bir yere sığamaz. İşte o zaman başına bir tas geçirir Don Kişot gibi olmayan devlerle, değirmenlerle savaşa gideriz. Yani duygularla. Olmadı mı sana? Sen de yaşadın.

Başımı sallıyorum sessizce.

* *

Salacak’taki balıkçı barınağını önünde, çöktüğümüz tahta sandalyeler üstünde ikimizde huzursuzca hareketlendik. Sandalyelerin yerlerinden oynamış çivilerinin gıcırtısı sessizliği bozarken, omuzlarımızı geriye atıp sözleşmiş gibi ılınmış çayımızı aynı anda içip, uzaktan geçen balıkçı teknesi motorunun tek düze sesini dinledik bir süre. Dinlediğimiz pancar motorlu Balıkçı teknesinin sesi miydi, beynimizdeki düzeni bozulmuş düşüncelerin gürültüsü müydü? Tartışılır.

Yalnız aramızdaki sessizliği değil sanki o anda çalışmayan her gürültülü makinenin ve nefes almayan her canlının da sessizliğini bozarak; eminim kafasında evirip çevirip, sorup – sormamakta kararsız kaldığı soruyu (aslında) ikimize de yöneltti;

“Bir insanın kaç kişi duygularının katili olabilir ki?” dedi. Duraksamadan kendi yanıtladı. Hepimizin duygularının katili az ya da çok olabilir. Kimimizi bir kişi üzer,  ama binlerce insana hislerimiz olumsuz olabilir. Kimimizi sayısız kişi üzer ama her defasında kendimizi onarır, kimseden nefret etmeden sevmeye devam ederiz. Ben gerçekten “hangisi kendimize haksızlık bilmiyorum? Her şeye rağmen insanı sevmeye devam etmek mi, etmemek mi?”dedi.

Yanıtımı beklemeden ayağa kalktı, hesabın alınması için işaret ederken, uzun zamandır birbirimizin yüzüne bakmadığımızı fark ettim. Son cümlesini söylerken hırkasını giyinmeye çalıştığını biliyordum. 

“Haklısın! Ama… “ diye başlayacak bir tek cümleye bile tahammül edemeyeceğimi bildiğimden, söylemek istediklerimi söylemedim ve ben de masadan kalkıp etrafıma baktım. Kimse yoktu. O benden çok önce gitmişti.

Kim bilebilir, belki de/aslında ben kendimle konuşuyordum, kendimle savaşıyordum.

Canan GÜLDAL
Latest posts by Canan GÜLDAL (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları