Corona Manyak Manyak Etti Bizi

Günlerdir Corona sayesinde evde (sürekli) yaşamayı öğreniyorum. Sokağa çıkma durumunda maskeyle nefes alamıyorum. Bulaşık yıkarken bile takmadığım o iğrenç plastik eldivenleri takıyorum herkes gibi. Gün geçtikçe sabahları yataktan ben değil de bir başkası uyanıyor sanki. Yürümüyor da sürükleniyorum.

Hayatımda bu kadar çok elimi sabunlamış mıydım? diye düşünerek ellerimi yıkıyorum. Aynadaki ben değilim, tanıdık ama değilim. Aklıma düştükçe kolonyayla duş alıyorum. Adeta duş alıyorum daha doğru olur. Üstümde hep aynı şeyler, yıka yıka giy yapıyorum. Kitap okuyamıyorum, okumak için inatlaşıyorum. Arada bir de coşup resim çalışıyorum. Buzdolabını kim bilir kaç kere açıp kapıyorum. Yiyecekler bana bakıyor ben onlara. Çoğunlukla onlara iğrenerek bakıyorum. Yemiyorum. Kaç bin kişi bunu yapıyordur?  bana ne takmıyorum.

Corona haberleri okuyamıyorum midem ağrıyor. Film izliyorum neşelisinden. Hiç komik değiller. En çok da uzandığım yerden mutfak perdesinin çiçeklerini sayıyorum. Her defasında farklı çıkıyor. Bu durum beni deli ediyor. Daha önce saydığım sayıya denk düşürmek için kaç kere saydım bilmiyorum. “Çiçeklerin yaprakları farklı sayıda mı?” diye yakından çiçeklerin yapraklarını sayarak kendime teyit ediyorum. Eveeet bir çiçekte 5 yaprak varsaaa… Kaç kere bilmiyorum. Bir süre sonra sıkılıp, uzandığım yerden kalkıp evde adımlarımı sayıyorum. Kafayı yedim gerçekten. Her defasında o da farklı çıkıyor. Sinirlenip “aldım verdim ben seni yendim” tekerlemesiyle dolanıyorum. Olmuyor. Daha 10 dakika geçmiş. Mutfağa tekrar geliyorum. Yerdeki karoları sayıyorum. Enine kaç adet, boyuna kaç adet kafamdan çarpıyorum. Yeterli olmuyor bir karonun 4 kenarı varsa acaba hepsinin kaç eder sorusunun yanıtını buluyorum. Eee buldum da ne oldu?  Offff’layıp pencereye burnumu dayıyorum. Bodrum’un beyaz evlerine, yeşilliğine, denizine, pastacı dükkanına burnunu dayayıp ağzının suyunu akıtan çocuklar gibi bakıyorum.

Herkes evde yaşadığı bir manyaklığı anlatıyor. Arkadaşım Sevinç görev edinmiş buzdolabı magnetlerini tek tek silmiş, kurulamış, yerine koymuş. Gözlerim kocaman “hehe.. şey tabi yapmak lazım. E naapacan? Can sıkıntısı” diyorum. Tam bunu hazmetmişken oturdukları sitenin yazlıkçılarının bahçelerini ottan temizleyip, yıkadım demez mi?  Hep beraber terelelli durumları. İbrahin bey’ de tüm sitenin duvarlarını boyayıp, yan siteye geçmiş diye duydum. Bilemiyorum.

Tekrar cama dayıyorum başımı. Güneş çok güzel. Hiç görmediğim kadar kelebek ve arı uçuşuyor ağaçtan ağaca. Hoşuma gidiyor.

Kulağımda bir ses, uzaklarda atlar koşuyor, delice. Kimi çizgiyi buluyor, kimi bulamıyor  ve kim bilir kaç umut yeşerirken kaçı kararıyor. Tekrar atlar koşana kadar. Çayımı alıp masaya çöküyorum. Atlar da nereden çıktı. Gaipten sesler duymaya başladıysam vay halime. Masa üstünde bir hareket, bir böcek bilmem kaç bacağıyla dolanıyor. Hemen bacaklarını saymaya odaklanıyorum. Hızlı hareket etmesin diye kitabımla çok bacaklı böceğin yolunu kesiyorum. Bir, iki, üç… yedi. Yok sayamıyorum kıl bacaklarını. Sinirleniyorum. Böcek benimle, ben böcekle oynuyorum. Duruyor  hamlemi bekliyor. Ben o öyle yapınca hiç kıpırdamıyorum. Birden geriye dönüyor. Kaçacak sanıyorum. Hayır geri dönüyor. Lan bu benimle dalga geçiyor. Kitabımı ona doğru ittiriyorum. Tekrar geri gidiyor. Uzun süre uğraşıyorum. Yok aslında o benimle uğraşıyor. Bildiğin dalga geçiyor. Bir bezle alıp bahçeye atıyorum bilmem kaç bacaklı böceği. O sağ ben selamet.

Yarını düşlemeyi bırakalı çok olmuştu. Hiç de rahatsız değildim. Ama şimdi öyle değil. Yarını merak ediyorum. Görünmez, görüntüsü şirin, kendi canavar virüse fena halde gıcığım. Kiminle konuşsam yaşadıklarımızı anlamlandırmaya çalıyoruz. Artık “bugün ne yapıyorsun, ya da ne yapalım?” sorununun bir anlamı yok. Tedavülden kaldırdık.

Bir şey düşünürken, aniden başka bir şey düşünmeye başlıyorum. Bir yerde okumuştum “sosyal ilişkiler herkesin sağlığını koruması için önemlidir” diye. Acaba bir düşünceden diğerine atlamak, odaklanamamak aklın firar ettiğini mi gösterir? Tam da sosyal tecride maruz kalmışken.

Zihnimi toparlamaya çalışıyorum. Düşüncelerime kafamda bir tur attırıyorum, belki üç tur, galiba günler oldu eve kapanalı. Nasıl başladı bu olaylar? Evlere kapanmadan önce,  günlerce manidar isimli Corona virüslü gerilim haberleri dinledik, izledik, konuştuk. Önce “Çin’de olmuş canım, bize gelene kadar,  geçin bunları bize Sars bile dokunmadı…” nidalarıyla bayrak açmışken ve konu komşu fikrimizi paylaşırken, Corona virüsü gelip kapıya iki kere tıkladı bile. E nasıl korunacağız? Her haberi izlemeye, okumaya, videolara bakmaya başladık.

Kolonya dediler kolonyalara saldırdık, 80 derecelik kolonya şişelerine döndük, sabun dediler sabunları cebimizde taşır olduk. El sıkmayı, sarılmayı, öpüşmeyi unuttuk evvelallah. Marketleri de boşalttık. Zaten bunu bize anca CoVid19 yaptırabilirdi. Yaptık da. Aramızdan koca yürekli cengaverler çıktı “bize bir şey olmaz diyen, virüsü ayıplamak için Çin bayrağını yakan (virüs de acayip üzüldü ya bu duruma), karantinadan kaçanlar, türbede kurban kesenler, camilerde dua okuyanlar…”  Daha neler neler.

Peki ne olacak? Yarın nasıl olacak? Yarın var mı? Her sabaha sağlıklı uyandık diye, her şey yolunda mı demek bu? Bu saçma sapan illüzyonun içinde ben/biz kimiz? Yeni bir çağ açılacaksa nasıl olacak? Bu çağı ben istiyor muyum? Bir sürü soru beynimin ağılında meleşip dururken, sevdiklerimize bir şey olursa korkusuyla yaşamak mümkün mü? Dokunmadan, sarılmadan, bir çocuğun başını okşamadan yaşamak!

Tarifi namümkün.

Canan GÜLDAL
Latest posts by Canan GÜLDAL (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları