Göbekli Tepe İzlenimleri (II)

Göbekli Tepeyi tavaf etmeden önce, Göbekli Tepe’nin kâşifi ve yıllarını buranın kazısına vermiş olan emektarı Antropolog Klaus Schmidt’in yazdıkları dahil, birçok çalışmayı okudum. Farklı yorum ve yaklaşımlara bakarken, Schmidt’in Göbekli Tepeyi yorumlarken çok dikkatli davranılması ve sorumlulukla hareket edilmesi gerektiği yönündeki uyarılarını aklımda tutmaya çalıştım. Göbekli Tepe mabetlerinin sadece erkek üyeler kabul eden ilk masonik kardeşlik mabedleri olduğu iddiası okuduğum yorum ve iddiaların en ilginçlerinden biriydi yine de.

Göbekli Tepe hakkında kesinliğe yakın olarak ne söyleyebiliriz peki? Buradaki dev dikilitaşlarıyla ilk mabetlerin bundan oniki bin yıl önce, yani son buzul çağının sonlarında avcı toplayıcı atalarımız tarafından inşa edildiğini ve bu kült alanının yaklaşık ikibin yıl fonksiyon icra ettikten sonra, yani onbin yıl önce üstü bilinçli bir şekilde kapatılarak terkedildiğini biliyoruz.

Göbekli Tepe bize, Marksist tarihsel materyalizme yakın durduğunu bildiğimiz antropolog Gordon Childe’in “Tarihte Neler Oldu” çalışmasından bildiğimiz, atalarımızın yaşam şartlarının zorlaması sonucu avcılığı terk edip, yerleşik hayata geçtiği, köyler, giderek kasabalar kurduğu, kentleşmeyle birlikte mabetler ve benzeri kült merkezlerinin oluştuğu şeklindeki tarihsel gelişim sürecinin tam tersinin yaşandığını da gösterdi. Atalarımız yerleşik hayata geçtikten sonra mabetler, kült merkezleri oluşturmadılar. Göbekli Tepeyi inşa ettikten sonra yerleşik hayata geçtiler.

Klaus Schmidt

Bildiklerimiz aşağı yukarı bu kadar. Bunun ötesinde, geçmişe bakıp romantik yakıştırmalar yapmak binlerce yıl içinde edinilmiş medeniyet dediğimiz şaşılığımızın bir tezahürü olabilir ancak. Merhum Klaus Schmidt’in Göbeklitepe 33 numaralı dikilitaş adını verdiği dikilitaşın gövde yüzeyindeki kabartmalara bakıp, betimlemeye “göldeki turnalar” adının verildiğini ancak sözkonusu dikilitaşın ön yüzünün kazılmasından sonra, su dalgaları olarak gördükleri şeyin, dikilitaşın aslında birer yılan gövdesi olduğunu  görünce, “göldeki turnalar” huzur tablosunun, hiç de huzurlu olmayan, bol yılanlı bir gizeme dönüştüğünü gördüğünü anlatır.

Mevlana Rumi Mesnevi’de hikaye eder; Esans şişesini devirip kıran papağana öfkelenen Attar, sobanın üstündeki kaynar suyu kafasından aşağı boca eder ve papağan kel kalır. O günden sonra papağan, dükkana gelen her kel müşteriye “sende mi esans şişesi kırdın” diye sormaya başlar.

Bizim, hakkında hiçbir fikrimiz olmayan, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz olgular ve olaylar karşısındaki tavrımız ve sorgulamalarımız, kel papağanınkinden pek farklı sayılmaz. Kendi dünya görüşümüz, kavrayışımız ve tecrübelerimiz çerçevesinde sorular oluşturur ve sorarız. Bu yüzden, sorularımız çoğunlukla komik, yersiz ve anlamsızdır. Sorularımızın içeriğini deneyimlerimiz belirler, ve olgular sorularımıza kendi çıplak hakikatini göstermez, onun yerine soru soruşumuzdaki niyete göre cevap verir.

Ne diyor Kuantumcular; Gözlemciye bağlı olmayan hiçbir gerçeklik yoktur. Bu da esasında “adem-i hakikat” şartlarında herkesin yalanlar içinde kendine yakışan yalanı seçme hakkı olduğunu gösteriyor. Ama bunun böyle olduğunu hiçbirimiz kabul etmeyiz ya da etmek istemeyiz. Gözlemciye yani sana, bana, ötekine bağlı olan gerçeklik neyi ifade eder peki? Vehim içinde yaşadığımızı, gözlemlediğimiz şeyin vehimlerimizden muaf olmadığını, hayallerimizi hakikat olarak tecrübe etmekten kurtulamadığımızı, hayatı, bizim eylemimizin, taleplerimizin, tutku ve beklentilerimizin, ona atfettiğimiz vasıfların, meşru ve haklı olduğu kanaati çerçevesinde algıladığımızı ifade ettiği açıktır. “Hayâlin vazifesi hissedilen şeylerden başka hiç bir şey üretmemektir.” diyen ve Kuantum fizikçilerinden asırlar önce yaşayıp gitmiş olan İbni Arabi bu durumu şöyle özetler;  İnsanın doğal durumu, kendi nefsinin egemenliği altında olması ve zihni faaliyetinin de kendi fiziksel şartları dolayısıyla kısıtlanmış olması ile belirlenmektedir. Bu şartlar altındaki insan gerçeği olduğu gibi kavramaya çalışsa bile, bu gerçek zihninde son derece değişikliğe uğramış bir şekilde belirir. Bu, insanın eşyanın esas hakikatinden tamamen perdelenmiş olduğunu ortaya koyar.

Modern insana mahsus bu derin açmazın farkında olarak, Antropolog Hans Peter Duerr de, arkaik kültürlerde insanın kendinin ne olduğunu, yani kendi hakikatini gerçekten kavraması için, medenilik ile yabaniliğin yani medeni ile hayvani olanın arasında aklin sınırlarında gezinmesi ve sezgisel deneyimi tatmak için derin bir bilinç dönüşümünü yaşaması gerektiğini ileri sürer.  Bu yüzden de modern batı dünya görüşünün ve yaşam algısının arkaik kültürlere ilişkin bu süreci kavramaktan aciz olduğunu, arkaik toplumların düşünme kalıplarına ulaşmak yerine, batının rasyonalizmi çerçevesinde kadim olanı anlamaya çalışan antropologların ve bilim insanlarının başarısız olduğunu ileri sürer.

Gordon Childe bir vesileyle, insan toplulukları arasındaki çeşitlilik ve farklılıkların sosyal evrimle izah edilemeyeceğini, farklılığın çevresel faktörler ve şartlarca belirlendiğini ileri süren, meslekten fizyolog, nörolog, psikolog ve kendi kendini eğitmiş bir antropolog olan W. Hals Rivers’dan söz eder. Bu zatı muhterem, Eddyston Adası yerlileriyle ilgili olarak, Adanın yeni İngiliz yöneticilerinin kafatası avcılığını yasaklayarak yerli halkın dini bir ritüelini yok ettiklerini, yerlilerin buna tepki olarak yaşama karşı ilgisizleştiklerinin, giderek üremekten vazgeçtiklerinin görüldüğünü söyler. Bu örnek,  Duerr’in sözünü ettiği modern batı rasyonalizmine çok uygun ve ilginç bir örnektir. Bu örnekte  sözkonusu olan bakış açısı sadece batı rasyonalizminin değil, ilaveten batı sömürgeci paradigmasının da göstergesidir. Görülüyor ki, Rivers batı sömürgecilerinin kendilerine yakıştırdıkları, “mutlak iyi” yargısı içinde meseleye bakmaktadır. Ada halkını yaşama ve üremeye karşı ilgisiz hale getiren şey, onların artık kafatası avlayamayacak olması mıydı, yoksa karşısında kendilerini çaresiz ve çıkışsız hissettikleri bu nerden geldiğini bilemedikleri istilacı canavarlar mıydı?

Duerr’in analizine dönersek, tarihe ve yazılı tarih öncesine bakarken, bakışımız sadece modern rasyonalite sakatlanmış değildir. Çok daha vahim bir sakatlığımız var ki bu da dünyaya, tarihe ve yaşama bakışımızın antroposentrik olmasıdır. Antroposentrik bakış doğal olarak her şeyi, tüm tarihi ve tüm doğayı bu merkezden görür. İnsan merkezli bakış açısından kurtulmadıkça doğadaki yerimizi, geçmişimizi, birbirimiz ve çevremiz üzerindeki korkunç tahribatımızı görmek ve anlamak mümkün olmaz.

Antroposentrik modern rasyonalizmin bakış açısından kurtulmanın bir yolu var mı? Öyle görünüyor ki, Duerr’in  tespit ettiği problemin çözümüne ilave olarak antroposentrik bakıştaki sakatlığın çözümü konusunda İbni Arabi’nin bir önerisi var;

Ibni Arabi’ye göre İlyas ve İdris tek ve aynı kişiydi. Nuh öncesi peygamber İdris olarak semada iken, yer yüzüne resul olarak gönderilir ve adı İlyas olur. Ancak, dünyaya İlyas olarak yolculuk eden İdris, dünyeviliğin en uc sınırına, insandaki akıl ve kavrayışa bağlı kalıp onu kullanmak yerine, insandan daha aşağı varlık mertebesine, hayvaniyet düzeyine kadar iner.  İmannuel Kant’ın ifadesiyle doğadaki sıradan bir yaşam formuna dönüşür. Bu varlık halinde İlyas, tüm yargılardan, adına bilgi dediğimiz tüm biriktirilmiş körlüklerden, her türlü insani arzu ve ihtiraslardan arınmış olarak, saf akıl halinde her şeyi dolaysız görüp, her şeyi o şeyin hakikati olarak kavrama meziyetine sahip olur.

Buna göre, insan varlığının dibinde duran hayvanilik tam olarak tecrübe edilmeden, antroposentrik bakış sakatlığından kurtulmak ve bir yaşam formu olarak doğadaki diğer yaşam formları ile ilişkimizi ve geçmişimizi anlamak mümkün değildir.

Buna göre, Göbekli Tepedeki şaman ceddimizi anlamak, Duerr’in belirttiği modern batıcı rasyonalizmden kurtulup, İbni Arabinin işaret ettiği arınma mertebesini tecrübe etmekle, bu seviyeye özgü sezgi ve keşif melekelerini tekrar edinmekle mümkün olacakmış gibi görünüyor.

Aksi halde, yargıları, koşullu fikirleri, birikmiş ve bu yüzden de eskimiş bilgileriyle gözlemciye bağlı olan gerçeklik, yani gözlemcinin niyetinden ve etkisinden münezzeh hakikate karşı zifiri körlük nedeniyle, çevremizde olup bitenlere bakarken gördüğümüz ve anladığımız şey, Göbekli Tepedeki dikilitaşların kabartmalarına bakarken anladığımız şeyden pek de farklı olmayacaktır aslında.

Bu da gösteriyor ki, günümüzden Göbekli Tepeye bakıp söyleyebileceğimiz pek bir şey yok. O halde Göbekli Tepeden günümüze bakmaya çalışsak nasıl olur? Belki görebileceğimiz ve söyleyebileceğimiz şeyler buluruz.

Konuyla ilgili diğer bölümler: 1 – 2 – 3 – 4 – 5 – 6 – 7 – 8 – 9

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları