Antifa, Trump’ın İncileri ve Laiklik

Birleşik Amerika, geçmişi ırkçı cinayetlerle dolu bir ülkedir. 15 Mayıs’ta, Minneapolis’te, Afro-Amerikan George Floyd’un feci şekilde katli de bunlara eklenen bir halka oldu ve olağanüstü tepkilere yol açtı. Üstelik bu kez tepkiler Amerika ile sınırlı kalmıyor, tüm dünyaya yayılıyordu. Başkan Trump’ın kışkırtıcı tweet ve davranışları da bunda etkili olmuş, tüm vicdan sahiplerini geniş bir ANTİFA(şizm) cephesinde birleştirmişti.

***

Trump’ın insan hakları konusundaki fütursuzluğu ve kışkırtıcı tavırları aslında bilinmedik birşey değildir. Oysa yine de, elinde İncil, Beyaz Saray yakınında bir kiliseye giderek onu bir bayrak gibi sallayacağı kimsenin aklına gelmemişti. Sonunda bu da oldu ve kıyamet koptu. Üstelik en ağır eleştiriler de din adamlarından geliyordu. Anlaşılan kutsal inançların bu kadar adîce siyasete alet edilmesi onların da vicdanını sızlatmıştı. Bunlardan biri de Paris’te Amerikan Kilisesi’nde rahiplik yapan Mark D. W. Edington’du..

***

Amerikalı rahip Le Monde gazetesinde (11 Haziran) yayınlanan yazısında Trump’ın şovunu şöyle yorumladı: «Trump kiliseye devamlı giden biridir. Ne var ki yaşam şekli Hıristiyanlığın kişisel davranış ilkelerini ciddiye aldığını gösteren hiçbir şey içermiyor! Bu yüzden de bir kilise önünde, İncil’i, herhangi bir şeyi sallar gibi, acemice sallaması, Hıristiyan olmayanlar da dahil herkes tarafından narsist amaçlarla hem inançları, hem de kutsal bir mekânı kirleten bir gösteri olarak görüldü!».
İşte Edington’un Trump’a tepkisi böyle ve bu sözlerin aslında pek de özgün bir yanı olduğu söylenemez! Milyonlarca insan da aynı duygular içinde ve benzer şeyler düşünüyor. Ne var ki Amerikalı rahibin din-devlet ilişkileri açısından ABD ile Fransa arasında yaptığı karşılaştırma hayli özgün görünüyor ve bizler için de düşündürücü olmalı!

***

Fransa’yı yakından tanıyan Amerikalı Rahip, her iki ülkenin de laik olduğunu, her ikisinde de dinle devletin kesin olarak ayrıldığını, fakat din-devlet ayrışmasındaki amacın bu iki ülkede farklı ve birbirine zıt olduğunu söylüyor. Zıtlık da şuradan doğuyor: Edington’a göre ABD’de din-devlet ayrımında amaç «dini devlet müdahalesinden korumak» iken, Fransa’da, aksine, «devleti dinin müdahalesinden korumak» ve bu da her iki ülkede dinin toplumsal yaşamda çok farklı şekilde yer almasına neden oluyor!

***

Amerika’da laiklik, İngiliz sömürgeciliğine karşı bağımsızlık savaşı verilerek benimsenmişti. O tarihlerde Anglikan Kilisesi, tekelci ve müdahaleci konumuyla İngiltere’nin bir hegemonya aracı halindeydi. Oysa Amerikalı Kurucu Babalar bağımsız ve inanç özgürlüğü içinde yaşayan bir ulus kurma idealiyle harekete geçmişlerdi. Haklar Beyannamesi’nin hazırlanmasında büyük payı olan Thomas Jefferson bu alanda asıl tehlikenin devletten geleceğini açıkça ifade etmişti. Bu yüzden de ABD’de laiklik her türlü inancın ve ibadetin özgür olduğu ve devletin de bunu koruması gerektiği ilkesine dayandırıldı. Edington, yazısında, «Amerikalılar dîni inancı bir patoloji olarak görmüyorlar» diyor ve şunu da ekliyor: «Dini kuruluşlar Amerikan toplumunda geniş ölçüde olumlu bir güç olarak kabul edilir ve herhangi bir dine saygısızlık gösteren bir kamu görevlisi Amerikalıların gözünde vahim bir hata işlemiş sayılır!». Müslüman vekil İlhan Omar’ın Kongre’ye rahatlıkla tesettürlü girebilmesini de, yazar bu özgürlüğün tezahürü olarak görüyor! Oysa Trump, çirkin davranışıyla bir suç işledi ve ezilenlerin, paryaların sığındığı kutsal mekânı, gaz bombaları kullanarak, manu militari, işgal etti! Rahibe göre «bunun elbette bir bedeli olacaktır!»

***

Gelelim Fransa’ya!
Bu ülkede laiklik, 1901 ve 1905 kanunlarıyla kabul edildi ve ülkeyi laikliğe getiren koşullar Amerika’dakinden çok farklıydı.
Amerika’nın aksine, Fransa yüzyıllar boyunca Din-Devlet işbirliği içinde yaşamış ve her türlü özgürlüğe karşı tehditler de bu ortaklıktan doğmuştu. Öyle ki, bu gelişmede Fransa Devrimi gibi radikal bir dönüşüm bile bir parantez olarak kalmış, toplumsal yaşantıda derin izler bıraksa da, Restorasyon’la birlikte Kilise tahakkümü yeniden başlamıştı. Böylece Fransa’da baskıdan korunması gereken de, «din» değil, «devlet» oldu ve bu nedenle ülkede kamusal alanda her türlü dini tezahüre kuşkuyla bakılmaya başlandı. Devletin görevi sadece her inanca eşit davranmak ve herkesin inancını özgürce yaşamasına elverişli koşulları hazırlamaktı. «Fransa’da din-devlet ayrımı o kadar katıdır ki, diyor Edington, her dinin eşit muamele görmesi, bir Amerikalının gözünde, hepsinin şüpheli görüldüğü izlenimini uyandırır».

***

Elbette Amerikalı rahibin laikliği tek yönlü sunduğu ve dinin kendi ülkesinde devlet tarafından nasıl yönlendirildiğini görmezden geldiği söylenebilir. Oysa bir din adamından da daha ileri bir yorum beklenemezdi ve Amerikan emperyalizminin sadece kendi topraklarında değil, başka ülkelerde de dini siyasete alet etme çabaları çok iyi bilinen bir şeydir. Yine de rahibin ABD ile Fransa arasında yaptığı karşılaştırmada düşündürücü bir taraf var ve bizlerde de şu soruları sorma arzusu uyandırıyor: Peki bizdeki durum ne? Türkiye’de nasıl bir tablo ile karşılaşıyoruz? Laiklik, ülkemizdeki doğuş ve uygulanış biçimiyle kimi kime karşı korudu? Dini devlete karşı mı? Yoksa devleti dine karşı mı? Yani bizdeki uygulama Fransız modeline mi daha yakın oldu, yoksa Amerikan modeline mi?
Bu soruya sanırım daha çok «Fransız modeline» diye yanıt verilecektir ve bu da şeklen yanlış olmaz. Gerçekten de bizde geniş kitlelerde, laiklik, hep Fransız usulü katı bir uygulama («laikçilik») olarak algılanmış ve ağır eleştirilerin hedefi olmuştur. İşin ilginç yönü, çok partili dönemde, laiklik, sadece devrim düşmanlarının değil, İslam ve İslamcılıkla hiç ilgisi olmayan bir kısım aydının da hedefi haline gelmişti. Bu gurup Türkiye’de inanç ve ibadet özgürlüğünün kısıtlandığını ileri sürüyor ve kendilerinin de «demokrasi» adına hareket ettiklerini söylüyordu. Onlara göre halk ile devlet arasındaki kopukluğun nedeni de buydu. O kadar ki Kemalizm’e «rakip bir ideoloji» arayan bir toplum bilimcimize göre, bu koşullarda «Said Nursi’nin teorisi» bile «(Kemalist) pozitivizmin en şaşaalı günlerinde olabileceğinden daha bilimsel görünmekteydi». Büyücü çırakları ve İslamcılar daha da katı bir tutum içindeydiler ve bu çevrelerde «Kemalizm» bir çeşit «faşizm» sayılırken, en bağnaz tarikatlar da «sivil toplum kuruluşları» olarak görülüyordu.

***

Aslında laik bir toplumda, devletin «dine rakip bir ideoloji» yaratma gibi bir işlevi yoktur. Laiklik, düşünce ve inanç özgürlüğüne dayanır ve devlet de buna en elverişli koşulları sağlamakla yükümlüdür! Bu nedenle bir ülkede laiklik uygulamasının değerlendirilmesi de ancak düşünce ve inanç özgürlüğünü engelleyen unsurların analiziyle başlar. Bu bağlamda yüz yıllık sınavımızda ilk sorulması gereken sorular da şunlar olmalıdır: Türkiye’de, 1920’lerde, laiklik ilkesi hangi koşullar altında benimsendi? O tarihlerde, ülke, din ve devlet ilişkileri açısından nasıl bir tarihi mirasla karşı karşıya bulunuyordu? Düşünce ve inanç özgürlüğüne tehdit nereden geliyordu?

***

Aslında, 1920’lerde, Türkiye’de laik bir devletin temelleri Fransa’dan da, Amerika’dan da farklı koşullarda atıldı. Çünkü Osmanlı toplumunda, din, burjuva devrimleri yaşamış ve sanayileşmiş batılı ülkelerde olduğundan çok farklı bir yer işgal ediyordu. Bu bir ölçüde de İslam’la Hıristiyanlık arasında dogmatik plandaki farktan doğuyordu.
Hıristiyanlıkta laiklik savaşı İsa’nın, «Benim krallığım bu dünyada değildir; Sezar’ın hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya!» sözlerine dayanmış, fakat yine de devletle kilise arasında devamlı bir hegemonya savaşı yaşanmıştı. Mutlakiyetçi dönemde krallar, doğuş halindeki burjuvaziyle işbirliği yaparak bu savaşı kazandı ve dini, dünyevi otoritelerini meşru kılacak bir araç haline getirdiler. Oysa savaş manevi planda yine de devam ediyordu; hatta daha yakın tarihlerde faşist yönetimler bile kiliseleri ile uzlaşmak zorunda kaldılar!
İslamda ise başından itibaren din-devlet ayrımı yoktu ve yeni bir devlet kurulurken, Peygamber, hem ruhani hem de dünyevi lider konumundaydı. Bu olgu tüm İslam devletlerine örnek teşkil etmiş ve 11. yüzyılda Maverdi de «Hilafet Kuramı»nı bu olgu üzerine oturtmuştur.
Aslında Klasik Hilafet kuramı, «halifenin islami ilimlere hakim olması»nı da şart kılmıştı ve bu da onun her türlü düşünce akımıyla ilgilenmesine kapıları aralıyordu. Ne var ki bunun gerçekleşmesi ancak sosyo-ekonomik gelişmelere ve mutlu raslantılara bağlıydı ve altı yüzyıllık Osmanlı tarihinde «İslam alimi» denilebilecek tek bir sultan dahi çıkmadı. Bazıları «şair»diler ve mahlas kullanarak şiirler yazıyorlardı; fakat hiçbiri, arkasında İslamî hikmet ve ilahiyatla ilgili bir eser bırakmadı.
Oysa başta şeyhülislam, bütün din adamlarını (doğrudan ya da dolaylı şekilde) seçen ve azleden de onlardı. Kısaca «Saltanat-Hilafet» ikileminde ağır basan hep «saltanat» oldu ve ulema heyeti de ancak sultan ve yakınlarına hoş görünerek, «fetvacılık» yaparak iktidara ortak olabiliyordu. Bu durum düşünce özgürlüğünü ve yaratıcılığı yok ediyor ve Osmanlı Devleti’ni evrensel fikir akımlarının dışında bırakıyordu.
17. yüzyılda, Descartes ve Galile çağında, Kâtip Çelebi, Mîzanü’l Hakk’ isimli eserinde Osmanlılarda en muteber İslam düşünürlerinin listesini verir. Bunların hepsi de 11. Ile 15. yüzyıllar arasında yaşamış, eserlerini Arapça kaleme almış, Arap ve İranlı alimlerdir. 19. yüzyılda Cemaleddin Afgani’yi Saray’ına davet eden Abdülhamid de, onu istediği şekilde kullanamayacağını görünce, Saraya hapsetmiş ve dünyayla ilişkisini kesmişti.

***

Osmanlılar çağdaş düşünce hayatına ancak 1820’lerde kurulan Tercüme Odası’nda batılı dilleri öğrenen aydınlar sayesinde girebildi. İlk kez düşünce özgürlüğünü savunanlar ve Türk Devrimi’ne temel teşkil edecek fikirleri üretenler bu aydınlar arasından çıktı. Bunların özgürlük savaşı kadar önemli başka bir savaşları da «Osmanlıca» barajını aşarak halkın anlayabileceği bir dil yaratma çabaları oldu. Ne var ki yüzyılların karanlığı beş on yıl içinde aydınlığa kavuşabilecek gibi değildi. 1919’da, ülkeyi işgalden kurtarmak için Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’da, o günlerde halkın psikolojisini şöyle anlatmıştır : «Millet ve ordu, padişah ve halifenin hıyanetinden haberdar olmadığı gibi, o makama ve o makam¬da bulunanlara karşı asırların kökleştirdiği dini ve ananevi rabıtlarla muti ve sadık. (…) kendinden evvel makamı muallayı, hilafet ve saltanatın halâs ve ma-suniyetini düşünüyor”.
***
İşte yüzyıl önce Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Osmanlıdan miras alınan din-devlet ilişkilerinin hali buydu. Arkada ne Fransız devrimcilerin “Evrensel Haklar Beyannamesi”, ne de Amerikalı Kurucu Babaların İngiliz sömürgecilere karşı silaha çevirdikleri reformist bir din anlayışı vardı. Yine de o koşullarda Mustafa Kemal bunu sağlamaya çalıştı ve “Hilafet orduları”na karşı dindarların en bilinçli ve yurtsever kesimlerini seferber etti! Ne var ki sadece bağımsızlık değil, çağdaşlık savaşının da verildiği o günlerde, mevcut koşullar dinin mi devlete, yoksa devletin mi dine karşı korunması gerektiğini de açıkça ortaya koymuştu! Oysa bırakınız yüz yıl öncesini, bugünlerde bile Abdülhamid’in hayaletinin etrafımızda dolaştığını görmüyor muyuz?
Gerçekten de, varılan noktada, gayrimüslimlerin binde bire indiği bu ülkede, Diyanet Başkanımız çeşitli konularda fetvalar veriyor ve aydınlarımız da hararetle Ayasofya’nın ibadete açılıp açılmamasını tartışıyor! Ve bu arada Başkan Erdoğan da, bir TRT ortak yayınında (8 Haziran), Trump’a, “ANTİFA denilen terör örgütü” ile “PKK/PYD-YPG’li teröristler arasındaki iş birliğinden duyduğu endişeyi” anlattığını açıklıyor! İşte yüz yıllık kavgadan sonra bugün laiklik konusunda karşımıza çıkan tablo da bu!

Kaynak: BirGün Pazar, 21.06.2020

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları