Ağaçlar ve insanlar!

Bir ağacı incelerken onun duygularını, ruhunu, tenini, kanını hissettiniz mi? Sizle beraber bir ağaç ağladı mı? Ya da siz bir ağaca sarılarak ağladınız mı? Sevdalına sarılır gibi, anana, babana, kardeşine ya da en yakın dostuna sarılır gibi sarıldın mı? Sana söylediği o güzelim ninnileri, ağıtları, yarenliğin fısıltılı ama sihirli sözlerini duydunuz mu? Diyeceksiniz ki insanlar bile bu dediklerini yapamazken ağaçlar yapar mı? Beraber öğrenelim, siz bana anlatın ben de size anlatayım bilmediklerimi, belki bir yol bulunur… Evet yol bulmak bilenlerin kârı değil, yolu anca bilmeyenler bulabilir. Çünkü bilmek yanılgının en güzel çehresidir.

Des-i-mu’da rastladım ilk kez ona. Bir kayanın yamacındaydı, devasa kayalığa sarılıp, uçurumdan düşüp düşmeme arasında bocalayan bir bebek gibiydi. Belki de bir yaban keçisiydi de bana öyle gelmişti. Onu tanıdıkça ne bir bebek, ne bir yaban keçisi olmadığını anladım. Yaşlı bir kadınla beraberdim, hayran hayran onu dinlemiştim. Yaşı belki de beş yüzün de üzerindeydi. Saçları artık yavaş yavaş dökülmüş, valasının altında beyazlıklar siyahlığı boğmuş. Kırışıklıkları harf harf acı ile yazılmış. Çil çil parlıyordu alnındaki pulcuklar. Yüzündeki ışığın, binlerce parçaya ayrılmış aynadaki yansıması gibiydi. Ama ayakları sağlam basıyordu, ne yapacağını doğru düşünen, söyleyen, uygulayan ve davranışlarının arkasında da onurlu duruşunu koruyan bir canlıydı. O bir ardıç ağacıydı ve muhteşem bir canlıydı, hep gıpta ettim ona. Hele onurlu ve yalnız duruşu, ormanın hastalığından kendini koruyan yapısına hayran olmamak olası değildi. Neden yalnız yaşardı, neden diğer ağaçlardan kaçardı? Bana dedi ki; “hastalıklı ormanın kaybolan bireyi olmaktansa, sağlıklı ve yalnız yaşamak daha doğru bir yaşam şekli”

Neden, diye sorduğumda ise; “Zaman içinde ormana uyum sağlarsın ve bu uyum ölümüne teslimiyettir. Hastalığı kaparsın ve kaptığının hiçbir zaman farkında olmazsın. Düşüncelerin bile hastalıklıdır ama sen inadına sağlıklı olduğunu ileri sürersin. Oysa uyum: kendini koruyarak, tanıyarak, her şeyin bilincinde olarak ortamda olabilmektir. Benim gibi.” Ardıç olmak kolay değildir, ardıç olmanın bedelini ödemek zordur. Des-i-mu’nun o yaşlı kadını (kadınları) ardıç gibiydi, görmesini bilen gözler için… Xel dağının yamaçlarında gördüğüm o yaşlı Kadim Anadolu Kadını yüreğime kök salmıştı. Bir tarafında Kadim mezarları diğer tarafında pag’lardan (ev kalıntısı, taş duvarlar) kalan son taşlar ve çanı hala çalan bir kilisenin kalıntıları. Kadim Anadolu kadının ağzında son bir ağıt, gözlerinde son savaşçı bakışı, son endemik ardıç olarak sizin de ruhunuzda kök salacak şu andan itibaren. Sessiz ağladı, çıplak vücudundan aşağıya akan damlaları ve hıçkırıklarını benden saklasa bile yanındaki pırpırik otları şahitti buna. O ağaç hala orada, hala yüreğimde. Picleşmiş söğütler ben ardıcım diye bağırsa da ben gerçek ardıcın yerini biliyorum ve onu tanıyorum. Nasırlaşmış avucunda bir parça umut, Xel dağını karış karış gezmekte.

Hemen Xarçik deresinin kenarında rastladığım yaramaz çocuğu anlatmadan geçemeyeceğim. Adı “Cim”. Cim söğütgillerden bir ağaç, yaramaz mı yaramaz bir çocuk. Bu ağacı sadece Des-i-mu bölgesinde gördüm, sanırım endemik bir yapısı var tıpkı sakol gibi. Cim’i kesip sepet, şapka, ot bağı yaparlar. Ne tarafa çevirirsen çevir, nasıl bükersen bük, hatta birkaç düğümü üst üste at bir şey olmaz, kızmaz, kırılmaz, küsmez. Hangi şekle sokarsan o şekli alır, bunlardan en çok mecliste vardır. Her şekle girerler, her türlü eğriliği, yamukluğu, ayak oyunu olan düğüm atmayı becerirler. Sadece mecliste mi, çevremizde de bu tür yaramazlar var, cime bakınca onları anımsarım. Yalnız küçük bir ayrıntı var. Cim kuruyunca özgün yapısına artık geri dönemez, dönmek isterse işte o zaman kırılır ve kızar. Dönme olmuştur artık, aslından nefret eden.

Nerede kalmıştık, ağaçlar ve insanlar. İnsanlar kütle olarak tek gram ağırlığı olmayan; sevgileri, duyguları, sadakati, ruhu taşıyamazken; ağaçlar binlerce vücudu taşır ve besler. Hatta bundan öteye bir şey daha yapar, kendini yiyerek kendini besler. Asalak olmayan belki de tek canlıdır.

Birde ceviz ağaçları, hayranlık duyduğum!!!!! bir canlı. Gölgesi ağırdır, gören gözleri, hisseden yüreği vardır. Tanıdığım en zeki ağaçlardan biridir. Diyeceksiniz ki ağaç zeki olur mu? Bilmiyorum… Bilmek farklı bir şey, hissetmek farklı ben sadece hissederim. Fotoğraf çekme özelliği vardır cevizin. İnanmazsanız ceviz kaplama mobilyalarınızı inceleyin ve o cevizin nerede yaşadığını hemen öğreneceksiniz, görmek için uğraşın. Ceviz güvenilir değildir, dışından ne kadar canlı gözükse de içi boş olabilir. Basmayacaksın dalına, bassan bile temkinli olacaksın. Ben bunu son zamanların liderlerine benzetiyorum. O şaşalı görüntülerinin ve ezberletilen muhteşem nutuklarının güvensizliğine. Yine de sabahın beşinde hele de çiğ tanesi düşmüşse üstüne, yaprağını avuçlarıma alıp koklamaya doyamıyorum. Des-i-mu’nun dışında da böyle kokar mı bilmiyorum ama bin yıla yakın yaşayanların olduğunu biliyorum. Bin yıl, yalancı düşüncelerin aktarıldığı süreç. Sahi, açlığı bilmeyen bir insan, burjuva kültürüyle yaşayan bir insan açlığı, yoksulluğu nasıl yorumlayabilir? Yoksulluğun tanımını nasıl yapabilir? Beş altı kadınla birlikte olup, kadın haklarını nasıl savunabilir. Nefsine hakim olamayan biri, düşüncelerine nasıl hakim olabilir, yoluna nasıl baş koyabilir? Kendi ruhunu taşımaktan aciz bir yaratık, nasıl olurda bir halkın kaderini sırtına alır? Başkalarının kanıyla beslenen bir lider, nasıl olur da halk adına savaşır? Minnacık bir şey daha. Cevizin en iyisini ayı tanır. Ceviz ağacının üzerine çıkar ve kopardığı cevizi ay ışığına tutarak çürük mü sağlam mı olduğunu hemen bilir. Çürükse, emek harcamadan onu fırlatıverir. Ayılardan öğreneceğimiz ne çok şey varmış. Ve hiçbir ayı, bildiği için bunu bize öğretmez… Bilmenin salaklığı ile oyalanmayacak kadar akıllıdır çünkü. Ve cevizi farklı kılan şey, diğer ağaçların tersine çalışmasıdır. Oksijen alır, yani temiz havayı alır ve bu havayı kirleterek size sunar…

“Des-i-mu’da çam ormanı ne gezer” derler. Çok bildikleri için böyle bir hataya düşerler, oysa bilmemek ne güzeldir. Buradaki çamlar kesilince kan akarmış. Hatta günlerce bu kanın durmadığını söyleyenler olur. Ve bu ağaçlar işte bu nedenle kesilmez ve kutsaldır. Çam demişken, ilgimi çeken ağaçlardan biri de çamdır. Çam kendini budayan nadir ağaçlardan biridir. Zamana yenik düşen, bilimin karşısında tutarsızlaşan duygularını silkeler gibi alt dallarını budar. Sonra yeni dallarla beslenir, büyür de büyür. Yaprak sayısı nedeniyle en fazla oksijen üreten ağaçlardan biridir. Ve yaz kış bazı canlılara ev sahipliği yapar ve onları besler. Karşılıksız vermeye en iyi örnektir, of demeden, uyumadan, kaçmadan kucak açabilen bir canlı.

Moje, Des-i-mu Palutu bir başka güzelliktedir. Arsızdır, inatçıdır, sağlamdır, kökleri çok derindedir ve neredeyse ölümsüzdür. Günlerce, haftalarca yakılmasına rağmen bir yıl sonra yeniden gülümser yanmış kaderinin içinden, işte buradayım diye haykırır. Anka kuşu derler ya işte o aslında moje ağacıdır. Yanmış külleri ile kendini besler ve küllerinden yaratır kendini. Yeni nesil Des-i-mu kuşağının geçmiş katliamlar içinden fışkırarak, gerçek bilinçlerine ulaşması gibidir.38’de Des-i-mu’lu bebeklere süt olmuştur, mağaraların ağzında kapı, ormanlarda sığınak olmuştur moje. Des-i-mu insanını anlatabilecek en güzel örnek.

Ovacık ve Hozat tarafında dinlediğim efsaneler, efsanelerin köy hayatındaki yansımaları, bilmeden neler öğretmişti bana. İlk duyduğumda ne de şaşırmıştım.” Orman ve ağaçlar kutsaldır, çünkü her ağaç ölen bir savaşçının ruhunu taşır” Des-i-mu ve ağaçlar, ağaçlar ve insanlar hatta ağaçlar ve Tarık, Tarık ile iyi kötü ilişkisi (düalizm) iyi-kötünün doğa ile perçinlenmesi ve doğanın insan üzerindeki yansıması başka bölgelerde de elbet vardır. Ama yine de ben Des-i-mu’da Doğa Felsefesi ve kültürüyle sevdim ağaçları. İnsanlar kuruyan ağaçları bile kutsal nişangâha şahit (jiyare), hatta savaşların ve dostlukların şahidi yapmış. İnsanlar ağaca eğilirken, ağaçta (hewtomâl e pil’de) toprağa eğilmiş. Ağaç kadındır, ağaç anadır, sevdalıdır, yufka yüreklidir çünkü doğurgandır. Üretmenin kutsallığını, doğurmanın ayrıcalığını savaşan ve tüketen erkekten çok daha iyi anlar. Onları okşarken bebelerimin teniyle sevdim. Sohbet ederken sevdalıma hasret olduğum muhabbetle yaklaştım. O anlattı ben dinledim, o öğretti ben öğrendim. Ağaç canlıdır, ruhu vardır, duyguları, sevdası, hasreti, özlemi ve hayalleri. Ağaçların ağıdı vardır, türküleri, halayları ve doğumları. Ağaçların kanı vardır, kesilince acıyan teni, hor görülünce kırılan ruhu. Ağaç tanrının çocuğudur ve insanın kardeşidir doğada ki her canlı gibi. Kardeşini gırtlaklayan insan ağacı gırtlaklamaktan, kardeşini yakan insan ağaçları yakmaktan, köküne ihanet eden insanın toprağı yağmalamaktan korkacağını sanmayın. İnsanlar ve ağaçlar ne muhteşem yaratıklardır, birbirlerini anladıkları sürece. Ama küçük bir ayrıntı var, insanlar ve ağaçların genlerindeki benzerliklere rağmen biri özünü korumayı becermiş, diğeri ise çürüdükçe çürümüş. Çürüyen hangisi mi?

Göçebe Ruhlar-romandan alıntıdır…

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları