Bağlama üzerine bir deneme…

-Bağlama nedir Pirim? Neden Rae Haq yolunun, olmaz ise olmazıdır! Belki de ana damarlardan bir tanesi, öyle değil mi? On bin yaşında olan, Üç telli, üç perdeli, kalp üzerinde pençelenen bir ağaç parçası mı, neşe, eğlence aracı mı?

-Siz bağlama deyin, biz Thom-bır diyelim buna! İsimler sadece semboldür, asıl-olan karanlığın içinde gizli olandır! İnsan ismi sadece semboldür, ama insanı anlatmaya ne gücü yeter ne de harfleri.

-Leyla ile Mecnun gibi yani! Tarihte yaşamamalarına rağmen, farazi olarak bir aşkı anlatır!

-Aşk! Her varlığın oluşma nedenidir! O zaman Thombır’ın hikâyesini de böyle başlatalım. Çünkü o, aşkın vücut bulmuş halidir!

Bir zamanlar maden denilen bir delikanlı varmış. Yerin derinlerinde, karanlığın ve yalnızlığın içinde yaşarmış. Yıllar geçtikçe, yalnızlığının içinde gezinen bu delikanlı, kendi öz yapısını keşfetmiş. Evet, erkek olmasına erkekmiş ama içinde bir de kadın yaşarmış! İşte o zaman bir sırrı keşfetmiş! Neden sürekli döndüğünü, dönmeden önceki halini, katılığa nasıl geçtiğini hatırlamaya başlamış. Bu düşünceler içine tohum olarak düşmüş ve zaman içinde köklenmiş ve aydınlığın (Güneş’in) olduğu yerde neler olduğunu merak etmiş. Kabına sığamamış, sürekli gelişmiş, uzamış ve başını topraktan yukarıya kaldırmış. Tüm galaksileri, toprağın üzerindeki yapıyı keşfetmiş fakat bunları gevher olan madene nasıl anlatacağını bilememiş, çünkü artık aynı dili konuşamıyorlarmış. Gevher, kendinden kopan dişi parçasını çok özlemiş, ağaç ise gevher tarafını özlemiş ve anlamış ki onlar tek olduğunda mutlularmış! Ayrılığın acısı ıstırap verici olmuş. Ağaç bir çözüm bulabilmek için farklı yerlere gitmeyi istemiş, lakin kökleri gevhere bağlıymış, yerinden kıpırdayamıyormuş. O zaman ağaç kendi içine dönmüş, kendiyle hemhal olmuş ve fark etmiş ki, içinde bir güç var ve uzak yerlere gidebilecek yapıda. Bunun adına biz hayvan diyelim! Hayvan, ağaçtan çıkıp etrafta gezinmeye, Dünya’yı keşfetmeye başlamış. Ağacın derdini ve buna çareyi unutmuş bile. Öyle bir an gelmiş, kendini oluşturan ağacı yemeye bile başlamış. Uzun uzun yıllar böyle devam etmiş ve hayvan kendi içine dönmüş, kendisiyle hemhal olmuş ve içinde yaşayan başka bir canlının farkına varmış, insan! Cevher, nebat ve hayvan katmanlarını yeniden dolaşmış, düşünce-akıl varlığı olarak, aşkı anımsamış. Gevheri yerinden sökmüş, onu aşkın alevi ile tutuşturmuş, nefesi ile üflemiş ve ilk haline çevirerek sıvı haline getirmiş. Tüm katmanlarından sıyrılan gevher, baltaya dönüşmüş, akıl varlığı haline gelmiş. Gevherin aşkıyla yanıp kavrulan ağaç, köklerinden kurtulup yere devrilmiş ve ebe olan insan marangoz, elinde balta ile ağacın katmanlarını yok etmiş, onu yontmuş, şekil vermiş. Sonra balta, ağacın vücudunda gezinirken aşk ateşi harlanmış, erimiş ve tel haline gelmiş. Marangoz, tel ile ağacı aynı varlık haline getirmiş. Birbirleri ile hemhal edip halleşsinler diye onlara ortak bir dil vermiş. Bu dile aşkın dili demiş. Tek varlığa dönüşen, metal ve ağaç sürekli hareket halinde olmanın, yaşam demek olduğunu insanlara anlatmak istemiş ve Ozan denilen insana aşık olmuş. Ozan parmakları ile sazı okşarken, saz küllerinden kurtulup aşkın korunu sevdalısının nefesi ile canlandırmış.

-Güzel ve ilginç bir masal, lakin bu kadar olmasa gerek! Anlattıkların sadece sembol, ya altındaki gerçek nedir?

-Altında yatan gerçek, gerçeğin kendisidir! Gerçek, çağın ruhuyla evli kalırsa, gelecek çağlarda dul, yani üretimsiz kalır!

-Gerçek dediğin nedir? Hangi gerçeklik?

-Xû… Evrenin oluşumunu sağlayan nefesin ta kendisidir. Kainatı varlığa taşıyan enerjinin nefesi, sırrın kendisidir. Evrenin dönüş oranıdır, galaksilerin, dna’nızın, bitkilerin, peteğin ama en önemlisi insanın varoluş oranıdır? Kalp atışları ile aynı orandır! İnsanlar çamurdan yaratıldı ile insan muhteşem düşünce ve estetik ile yaratıldı arasındaki çatışmanın sesidir? Uyumdur, estetiktir, varoluşun birbiri ile zorunlu gözüken ama aşk ile bağlantılı halidir. İşte bu halin Kaal ve Hâl bilgisini en doğru veren varlık sazdır. O canlıdır, nefes alır, konuşur, sürekli hareket halindedir, gerçeği haykıran varlıktır! Thom-ber (bır) dört canlının birleşimidir. Gövde olarak ağaç, tel olarak hayvan-bağırsak, oyma-gevher (maden), ozanın; nefes ve pençesi ile yani 4 kapıyı tamamlayıp, kırk makamı ortaya koyan kitaptır! Telli Kur’an olan kutsal kitaptır, zamanın birine bağlı kalmadan; çağdan çağa sürekli hareket eden, yenilenmiş beden ile seslenen, gerçek nefestir! Çünkü Hakk dediğimiz varlık, sürekli hareket halinde, değişen, gelişen bir varlıktır, bunu da insan deneyimleri ve bilgisiyle yapar!

-Nasıl?

-Sazdaki yedi nota Kaal halinin mekânıdır? İnsanların duyacağı şekilde kulağa ulaşır. “Ses, Saf Gevher’in bağlama içine yerleştirdiği sırdır dedik! Ve bu sırra ermek, bağlamanın maddesel yapısından sıyrılabilenlerin keşfedebileceği bir özgürlüktür,”. “Müziği gürültü olarak dinleyenler sesin kölesidir, onlar bu sırrı asla anlayamazlar. Çünkü bu insanlar sesin sabit anlamında hapsolurlar, zincirli kalırlar. Demek ki neymiş; Ses amaçsız değildir. Zamanın geriye dönülmezliğine bir başkaldırıdır, insanı; ulularımızın başlangıç zamanına taşımak, geçmişi güne ulaştırmak, geleceği ise bugünden kurma gayretinin kendisidir. Bu amaç, bizi geçmişimize yaklaştırır, geçmiş bize koşarken, biz de geleceğe koşarız.”

-O nedenle “gerçek” çağın ruhuyla evlenmeyip, aşk ile gelecek çağları şekillendirmeye koşuyor, yolda ve sürekli üretim-hareket-paylaşım ve aşk içinde! Böylelikle, bağnazlık, gericilik, yobazlık ile aramızdaki bağın kesilmesini, biat etme kültürünü engellediği gibi, sorgulayan çağdaş insanın oluşumunu da sağlıyor.

-Haklısın! Bu nedenle, Thom-bır elinde, çıplak ayak, bir libas ile köy köy dolaşıp halkı bilgilendiren “Işık İnsanları” şeytanın elçileri olarak iftiraya uğradı ve Thom-bır şeytan aracı olarak lanetlendi. Baciyan ya da Âşıklar dediğimiz bu topluluk görüldüğü yerde linç edildi, derileri yüzülerek içlerine saman dolduruldu, katledildi. Kızılbaşların olduğu yerler hariç, Thom-bır günah ve şeytan işi olarak sürekli lanetlendi, yakılması için fetvalar verildi!

-Çok büyük bedeller ödenmiş!

-Odun; şayet kendini ateşin içine atıp, lokma olarak sunamıyorsa, halkına ne ışık ne de ısı yayabilir! Zaman içinde Işık yayıcılar denilen bu Pir ve Pirike’ler (Ozan-Âşıklar) olarak isimlendirildi, ışık ile aralarındaki bağ koparıldı. Ama fark etmez, her ikisi de gerçeği yani varoluş nedeni aşkı anlatmak için yola düştü!
– Ozan yani Işık İnsanının kaderi Thom-bır ile aynı desene?

  • Ozan, Aleviliğin taşıyıcısı-sözcüsü, yani hafızasıdır. Sözel kültürlerde bu hafıza göçmendir; yeri gelir, turna donuna bürünür de Pir Sultan, güvercin donunda Bektaşi Veli, Geyik donunda Abdal Musa, Kartal (Sır-salek) donunda Bawa Duzgi, bazen ise Xızır olur. Ozan konuşmaz, Telli Kuran’ın titreşimlerine kap olarak sese dönüştürür ve halkını yaşama taşır; yaşamın aklıyla buluşturur.

-Öyleyse Xızır ile aramızdaki bağ da diyebiliriz?

-Dur, nefeslen biraz! Bu bağlamda ses olabilmesi için Ozan’ın, Thom-bır ile sevişmesi gerekir. İki eşik arasında kalan yaşam alanında, parmaklar gezinmeye başladığında, bir Hû-aşk sesi kaplar ortalığı; kulağın yetersiz kalınca gözünü de eklersin, duyguların ve heyecanın; göz olur ve seste, karanlığını (bâtınını) izlemeye başlarsın.

Ses amaçsız değildir: Bizleri, ulularımızın başlangıç zamanına taşımak, geçmişi yakalamak-geleceği kurmak gibi bir amacı vardır. Bizi kâh kırklar cemine, kâh evrenin tasarlanma sürecine götürür. Bu amaç bizi geçmişimize yaklaştırır ve geçmişimizi ses yapar. Gerçeğe acıkan her Alevi, aydınlanabilmek için ozana koşar, ozan; ışık olup, onların yüreğini aydınlatır.

-Peki Saz’ın rolü nedir burada?

-Thom-bır; hayat ağacı ise yani üst kimlikse, Saz; evrende var olan ağaç yani gölgedir! O nedenle Thom-bır dağların zirvesindeki yapayalnız yaşayan ardıçlardan yapılır, saz ise orman ağacının ürünüdür. Ardıç, susuzluğu, en sert zemherileri, erimiş kar selini, yalnızlığı, kendini özümsemiş, binlerce yıllık birikimi Halvete çekilerek kazanmış kimliktir! Hamlıktan olgunluğa geçişi sağlayan ve meydana yenilmeye gelen besin gibidir. Thom-İlik-iliğin bilgisi anlamında olup, (Ber) Bır-taşıyıcı, ileri götüren, anlamındadır. Pişmiş, olgunlaşmış, kâmilleşmiş ağacın bilgisi; ilik içindekini taşıyandır! Gerçeğin tadını, lezzetini-sürekli yenilenerek, hareket ederek bozmadan ileriye taşıyan iliktir!

-Çok ilginç gerçekten! Vücutta sürekli kendini yenileyen, hareket halinde olan yer iliklerdir. Al-akyuvarlar, trombisitler binlerce kılcal damar sayesinde tüm vücuda dağıtılır. Sadece bu değil, kök hücrelerin olduğu yer ve bekçiliğini yapan yerdir. Yani diyorsun ki; sürekli hareket halinde olan, üreten, paylaşan, köklerle direk bağlantılı olan ama sürekli yenilenen yer anlamında!

-Kökler, şimdi üretilenler ve gelecekte üretileceklerin olduğu yer, senin dediğin gibi olsun delikanlı!

-Yedi Ses ’deki uyum, ahenk aklıma takıldı? Nasıl bir düzenek bu?
Birinci ses ile ikinci sesin toplamının ikinci sese bölümü ile dördünce sesin üçüncü sese bölümü aynı sonucu verir ve bu düzen yedinci sese, hatta sonsuzluğa kadar devam eder. Ama sekizinci notaya geçen ozan ve dinleyici, evreni alt üst edecek bilgiye geçmiş demektir, maddelerin sırrına vakıf olmuştur. Artık Kaâl sesi değil, Hâl sesi devreye girmiştir! Hamuş!

-Yani!

Thom-bır’da iki eşik vardır, tıpkı insan gibi. Üst eşiğin öncesi ebediyeti, alt eşik ise ezeliliğin sesini verir. Bu insan için sırdır, doğmadan önce (birleşme) ve ölme sonrası (dağılma) aşamalarıdır! Beş duyu organı aracılığı ile oralardan ses alamazsın, saf akıl devreye girip madde dünyasını yerle yeksan ettiğinde oraya ulaşırsın, orada da sese ihtiyaç yoktur, sessizliğin sesi yani batın-Hâl sesi olan sekizinci nota ve ötesi devreye girer!

Yaşlı adam; “Cigerami, Thombıre bide mi,” (Thombır’ı bana ver!) dediğinde, Delikanlı Thombır’ı itinayla aldı, öptü ve Yaşlı’ya uzattı. O anda Thombır’ı almanın da vermenin de çalmanın da ayinsel bir davranışı olduğunu öğrendim. Öyle ya madem dünya; yedi ses ile biçimlenmiş, sır ses ile evrenin tersi düzüne gelecek, o zaman bu güçteki bir varlığa niyaz edilmez mi? Hele de aşkın seslendiricisi olan bir varlık, pençe ile kalbin üzerine el konularak niyaz edilmez mi, öpülmez mi? Yaşlı adam, pençesini Thom-bır’ın kalbinin üzerine koyup, Hû dediğinde, duyduğum sesin çok farklı bir şey olduğunu hissettim. Yaşlı gülümseyerek; Thombır’ın göğsündeki yedi küçük deliği gösterdi, işte insanın anlamı budur, yedi delikli!
– “Evrenin oluş sırrına ulaşan kişi, her hücreden etkilenir. Fakat bu titreşim ve ses daha farklıdır. Beynindeki titreşimin akordunu değiştirir, bozukluğu düzeltirsen; evrenin sesini işitirsin. Yılanlar bu konuda en donanımlı canlılardır. Renk, ısı ve titreşim ile yaşamlarını sürdürürler.”

Hâlâ aydınlanmamıştım, beyindeki titreşim derken tam olarak neden bahsediyordu. Cep telefonlarının çalışma şekli beyin için de geçerli miydi? Verici ve alıcı olmalıydı, öyleyse verici ne alıcı ne? Aynı varlık mı? Kendine hem bu kadar uzak hem de bu kadar yakın olmak nasıl bir hâldi?

Yaşlı adam parmakları ile dişil tarafını okşarken; “Gördüğün her varlık titreşir, titreştiğine göre durmak denilen bir hâl yoktur, bu yol hareketin yoludur!” “Doğada ne görüyorsan ona ait bir güç vardır, kendi Saf Gevher’i. Demek ki evrenin her köşesi titrer, böylelikle değişim ya da ses kaçınılmazdır. Ses de tıpkı insan gibidir. Evvel ve ezel yaşam; yani madde ölümü sonrası. Ama Thom-bır’da asıl doğum, yol doğumudur. Yol doğumunda baba ozandır, ana ise öğrenci olarak Thom-bır’ın kendisinden başkası değildir. Ozan teli okşamaya başladığında, Thom-bır gebe kalır. Bu dokunuş, sevda ile gerçekleşen bir dokunuştur; hâlinde, ruhun ruha bıraktığı tohum vardır. Ve doğum gerçekleşir, çocuğun adı titreşimdir. Titreşim sese dönüştüğünde, içten dışa doğru yaşama akmaya başlar. Thom-bır da sesin rahmi, yani karnıdır; titreşimi doğurmak ve sese çevirmek aynı zamanda Saf Gevher’i dillendirmektir.”

-Gürültü ile gerçeğin sesini nasıl ayırt edebiliriz?

  • Ses, Thom-bır’ın yapısına (bâtınına) sırlıdır. Bu sırla bizi tanıştırabilmek için ozan, gürültü içmek, yani lokma olarak gürültüyü; yemek-içmek durumundadır. Gürültü içmezse eğer, sonsuz seçenekli gürültüden örgütlü bir ses üretemez. Ses birim sürede kaç kez kulağına geliyor? Geliş düzeni ile kalbinin ve kainatın oluşum ritmi birbirine uyuyor mu? Doğadaki her varlık ses verir ve verdiği ses bu düzenin neresindedir, ona bakarsın! Bazıları gürültüden ibaretken, bazıları estetiğin sembolü olan müziktir, Hû demektir!

-Yani diyorsun ki; Thom-bır’ın içi kuantum dünyasıdır, yani bâtın dünyadır; dışı ise Newton dünyasıdır, yani zâhir dünyadır, öyle mi?

-Madde dünyası ve ruhlar dünyası diyelim! Dediğim gibi gürültü, örgütlü sesin ağlayan çocukluğudur: Ozan, sesin öyküsünü yazabilmek için, sesin çocukluğuna (sesin hiçliğine) göçmek zorundadır. Taşınması durumunda, bizleri özgün bir sesle tanıştırır; tersi durumda, notaya bağlanmış (yani nota denen hapishaneye kilitlenmiş) seslerin yeniden kopyasını üretir. Bu, bir heykelin, makinada seri üretimi ile bir heykeltıraşın elinden çıkışı gibi farklıdır!

Elbet biliyorsun! Alevilikte Anne karnına taşınmak, hiçliğin kendisine taşınmaktır. Ozan, Thom-bır’ın hiçliği dediğimiz en gizli yerine girerek, onu dölleyen ve bebeği dışarıya aktaran mecnundur!

-Anlayamadım, gürültüyü içmek, yemek nasıl bir şey?

-Şöyle düşün! Bin yıllarca Thombır’a düşman, şeytanın dillendiricisi diyen kültürde yetiştin. Sonra da “aşkın varlığı olan varlığı”eline alıp, aslında bana ait bu dedin! Bu tür insanlar, armudu yiyip, kusan ve kusmuklarını insanlara yedirmeye uğraşan kişilerdir, bunun adı müzik değildir! Işık insanı ise, armudu yer, çöpünü ayırır, posasını dışarıya atar, armudun içinde gizli olan enerjiyi kan ve iliklerine gönderir ve bu enerjiyi harekete geçirir, üretime dönüştürür, halkına aşk olarak sunar, rehber olur!

-Kırklar Cemindeki Thom-bır; sırrı yani oluşumun gerçekliğini öğrendi. O bilginin tadını, lezzetini günümüze taşıdı belki de. Kim bilir? Belki de doğan çocuk, insan henüz oluşmamışken döllenen çocuğun kendisiydi!

(Thom-bır vırazenê, dar ke fetelinê geme ra düri so bıfeteiyê, dara henene bivênê ke, geme cıra meaxso, nêjdi de dare çinêbo, tek u teyna bo,zumuston serd ra bıvêso, amnoni germ ra.) (Thom-bır yapmak için ağaç arıyorsan, ormandan ırak olsun, yakınında ağaç olmasın, yapayalnız olsun, kışın soğuktan, yazın sıcaktan pişsin, susuzluktan kavrulsun ki,

hamlıktan olgunluğa ulaşsın, ham söz söylemesin!)

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları