Sekiz yıl sonra “Usta’nın Hikayesi”ni tekrar okurken

Önümde kısa bir “otobiyografi” var. 4 Eylül 2013’te, Beyaz TV’de “Usta’nın Hikâyesi” başlığıyla yayınlanmış bir belgesel. Tayyip Bey iki gazeteciye kişisel yaşantısını anlatıyor. 17-24 Aralık skandalından üç buçuk ay önce; Gezi direnişinden de üç ay sonra.

Arşivlerde yer alacak tarihi nitelikte bir belge! Ve ben de belgeyi, aradan geçen sekiz yılın ışığında tekrar okuyor, satır aralarında ülkede giderek artan otokrasiye ışık tutacak bilgiler arıyorum. Okudukça da zihnimdeki bazı sorular aydınlanıyor. Belki yararlı olabilir düşüncesiyle bazı gözlemlerimi de paylaşıyorum.

***

Aslında yanıtlar pek de bilinmedik şeyler değil, ama bazı “acaba”lar Tayyip Bey’in dilinde ete kemiğe bürünüyor! Daha çok kişiliğinin oluşmasında rol oynayan aile, okul ve mahalle yaşamıyla ilgili bazı açıklamalar.

Önce aile.

Tayip Bey Rize’den İstanbul’a göçmüş orta halli bir ailenin çocuğu. Sert bir baba; hele “küfür” duymaya hiç tahammülü yok; duyunca da “Teyyüp” dediği oğluyla hemen “hesaplaşıyor!”.

Oysa Tayyip Bey’in kendisi bu konuda çok farklı bir tutum içinde; “çocuklara karşı emsalsiz bir sevgi”den söz ediyor; bir Peygamber hadisini hatırlatıyor ve bir çocuk “azarlamayla büyürse ondan kalkıp şefkat bekleyemezsiniz” diyor!

***

Peder Ahmet Bey sert, oğluyla “hesaplaşıyor”, ama “Teyyüp”ün eğitimine de özel bir itina gösteriyor! Her yıl gittikleri baba ocağı Rize’de onu hep bir “hocaefendiye teslim ediyor” ve imam hatip yıllarında bile, yine Rize’de, oğlunun “ayrıca Kuran-ı Kerim, Arapça dersleri” almasını sağlıyor. Kaldı ki, Tayyip, daha ilk okuldayken din dersi öğretmeninin “kim namaz kılabilir?” sorusu üzerine, parmak kaldıran ve namazını da kılan bir öğrenci! Bu yüzden de okulda kendisine “zaman zaman ‘hoca’ diye hitap edildiğini” söylüyor.

Ama genç öğrenci aynı zamanda girişken; o yıllarda kartpostal, su ve simit satarak para da kazanıyor. Kazandığı parayla da kitaplar alıyor. Ama hangi kitapları okuduğunu öğrenemiyoruz.

***

Tayyip Bey okul konusunda dertli. İlkokuldaki müdürünün önerisi üzerine babasının kendisini imam hatibe götürdüğünü söylüyor ve şöyle devam ediyor: “O zamanki ötekileştirme şuydu, öğretmenlerimiz bize şunu söylerdi: Niye siz buraya geldiniz? Ölü mü yıkayacaksınız? Bütün bu diğer liseler varken ne işiniz var burada?”

Ama o bunlara aldırmıyor; imam hatip lisesini, arkadan da “Aksaray İktisat ve Ticaret Fakültesi”ni (?) bitiriyor ve yıllar sonra da dört çocuğunu-“babalarından aldıkları herhalde o heyecan, coşku” ile- imam hatip liselerinde okutuyor. Bunları anlatırken de imam hatiplerde, sanılanın aksine, Kur’an, Arapça, tefsir, fıkıh, hadis gibi derslerin yanı sıra, edebiyat, Türkçe, fizik, kimya, felsefe, sosyoloji, tarih gibi derslerin de okutulduğunu özellikle vurguluyor!

Bu arada ekleyelim: okul anıları arasında gelecekteki başarısını haber veren bir olay daha var. Genç Tayyip İmam Hatip’te okurken gazetelerde gördüğü bir ilan üzerine bir şiir okuma yarışmasına katılıyor ve “o zaman için büyük bir para” olan 500 liralık ödülü de kazanıyor. Ama o bir kitap düşkünü; bu parayla da -yine adlarını açıklamadığı- kitaplar alıyor.

***

Aile ve okul faslı böyle; ama bir de mahalle var. Erdoğan Kasımpaşalı, semtine de çok bağlı. Çocukluğunda, mahallede “herkesi tanıdığı”, sokaklarında “çelik çomak, uzun eşek, yakartop” oynadığı bu semtten sevgiyle bahsediyor.

Ne var ki Kasımpaşa da zamanla değişmiş ve “Osmanlı’da denizcilikte müstesna” bir mekân olan bu semtte, günümüzde “zaman zaman mafyanın içine karışmış tipler” de çıkmaya başlamış! Ama bu arada “Kasımpaşalı” diye bir karakter de oluşmuş: “Kasımpaşalı” demek “kabadayı” demek; “sözünün eri”, demek; “karşı taraftan da mutlaka sözünü yerine getirmesini bekleyen biri” demek! Eğer getirmezse “bedeli ağır” oluyor.

Tayyip Bey “doğrusu biz o anları, günleri yaşadık, gördük, bildik; böyle bir şeyin içerisinde yetiştik” diyor ve bu özellikleriyle de Kasımpaşa’nın, günümüzde “Türkiye’nin bir özeti” haline geldiğini ekliyor. Yani artık hepimiz az çok Kasımpaşalıyız!

***

Tayyip Bey’in yaşam öyküsünde giyim-kuşam tarzı, mutfak zevki, futbol tutkusu gibi özel yaşamıyla ilgili kısımları geçiyorum. Buna karşılık, son olarak, Erdoğan’ın siyasette yıldızının parlamasına yol açan olaydan söz etmeden geçemeyeceğim. Öyküde bu konuda da ilginç bilgiler var; Siirt’te okuduğu “masum bir şiir” yüzünden Pınarhisar Cezaevi’nde geçen günlerle ilgili. O günleri “Pınarhisar süreci benim dolu dolu geçti” diye anıyor Tayyip Bey ve anlatıyor.

***

Gerçekten de ilginç günler! Günde 100’ün altına düşmeyen ziyaretçi, on bine yakın mektup; duygu dolu, “geleceğin tespitini bile yapabilen” mektuplar ve de “usanmadan bıkmadan (..) gece, sabah namazına kadar” verilen yanıtlar. Öyle görünüyor ki Tayyip Bey Pınarhisar’da hiç de yalnız değil; anlaşılan “minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kubbemiz” vaadini içeren şiiri neden daha sonra defalarca okuduğunun sırrı da burada yatıyor.

***

İktidar yürüyüşü başladı; müminler tamam, fakat yetmiyor, cepheyi genişletmek lazım. İlginçtir, bu konuda da ilk adım yine Pınarhisar’da atılıyor. O halde biz de yine “Usta’nın Hikâyesi”ne dönelim ve sözü Tayyip Bey’e bırakalım:

“(Pınarhisar’da) yanımızdaki odada bugün terör örgütüne mensup kişiler var dendi. Ben bir gün savcı beye dedim ki ‘Müsaade ederseniz ben bu arkadaşlarla tanışmak istiyorum’ dedim. ‘Sayın başkan böyle bir şey yapmayalım. Doğru olmayabilir’ dediler. ‘Ne olacak belki bir vesile olur’ dedim. Bize müsaade ettiler. Bir gün girdik kendileriyle tanıştık. Zaten 9 kişi falan kalıyorlar. Bir muhabbetimiz oldu. Yanlarında yataklık etmek suçundan bulunan Kürt vatandaşımız vardı. Onlarla da orada bir sohbetimiz oldu. Tabii onlar, bizim onlara karşı verdiğimiz mesajlar karşısında çok duyguluydular”.

İlginç anılar! Bilemem Demirtaş Silivri’de bunları tekrar okudu mu?

***

“Usta’nın Hikâyesi”nde benim bugüne ışık tutabileceğini sandığım bilgiler işte bunlardan ibaret. Ama yine de bütün bu anlatılanlardan bir sonuç çıkarılmak istenirse şunları söylerim: Tayyip Bey o tarihte on bir yıldır başbakan, fakat hala kin ve nefret dolu; hep geriye bakıyor ve geçmişle hesaplaşıyor. “Ceddinizi unutmadığınız sürece, geleceğinizde de siz hatırlanırsınız” diyor ve “cedler”den kimleri kastettiği de çok iyi biliniyor. Belgede modern devlet, demokrasi, insan hakları gibi konular hiç yer almıyor ve Tayyip Bey -bazı belediye hizmetleri dışında- “yaptıkları”ndan çok “kendisine yapılanlar”ı anlatıyor. Kısaca bir “reaksiyon” belgesi ve baştan sona “reaksiyoner” bir politika anlayışını ifade ediyor. Zaten başbakan -ve daha sonra cumhurbaşkanı- olarak izlediği politikada en tutarlı taraf da bu!