Karşılaşmanın Olanakları

Hele de pandemi sürecindeki kapanmadan sonra yollara düşüp kentlerden mümkün olduğunca taşranın kucağına attı kimimiz kendini. İnsansız, kalabalıksız, mümkün mertebe doğayla iç içe kaldığımızda, bunun ancak belli bir süre katlanılacak bir hayat olduğu kanaati sardı zihinleri. Zaman zaman inziva özlemi çekenler var, her zaman inziva özlemi çekenler var, inzivaya çekilenler de var. Ama insanlığın geniş bir kesimi böyle bir tercihe meyilli değil. İnsanlar başka insanların bolluğunu tercih ediyor ağırlıkla; korona virüsünün tehdidine rağmen kalabalık AVM’ler, plajlar, piknik alanları, düğünler, dernekler dolup taşmaya devam ediyor. Bu tercihi, korkusuzluktan ziyade kalabalıktan, toplumsallıktan uzak kalamamaya bağlıyorum.

İnsanlar toplumsal varlıklar ve iletişim içinde olmasalar bile başkalarının tercihlerinin çevresinde bulunmayı tercih ediyorlar; farkları, farklılıkları gözlemeyi, kendileriyle karşılaştırmayı istiyorlar. Bunun “başkasını merak”tan ziyade, kendini “ayarlama” gereksinimi olduğunu söyleyebiliriz. Elbette, baştan “farklı” olan bir çekince yaratır, bu çekince ret meyilli olmaktan çok “uygunluk” sorunu olarak görünür. Yine de oluşan duygunun cazibesi vardır: Farklıyla karşılaşmak heyecan yaşatan bir deneyimdir. Bir şeyin heyecan sunması az şey değil. Bu yüzden kalabalık mekanların tercihi, sunacağı karşılaşma olanağı, dahası kalabalığa karışarak kendini onaylama, ortalamaya çekme girişimidir.

Karşılaşmanın cazibesi, başkasıdır; başkasına açılan diyalogdur.

Andy Merrifield, Althusser’i bir “karşılaşma filozofu” olarak niteliyor. Althusser, tarihin karşılaşmalar nedeniyle, bir şekilde süren, çarpışmaya ve iç içe geçmeye dönük bir heves sergileyen karşılaşmalar nedeniyle kök saldığını söylemiş.[1] Farklı toplulukların, farklı kültürleri, farklı zamansallıklar taşımaktadır. İki topluluğun karşılaşması, topluluğun bireylerinin karşılaşması bilinmeyeni tanıma, bilme, dokunma imkanı sunduğu gibi istenmeyen bir şey de olsa değişimi kaçınılmaz kılar. Tarih bu yüzden, amaçlanması bile rastlantısal karşılaşmaların melezlediği kültürler ve düşünceler kilerine benzetilebilir. Göçebe bir kuzey kavmi, yerleşik bir Orta Avrupa kentine saldırdığı zaman, orayı yağmalayıp yıksa bile oranın birikmiş yaşam tarzından etkilenecektir. Göçebe Türk toplulukları geldikleri Rum diyarında yeme içme, iş görme, evlenme, oyun oynama, müzik yapma etkinliklerinden etkilenmişlerdir. Bir tarlanın ekilmesi ve oradan ürün devşirilmesi bile birçok yerleşmiş iş teknolojisini ve biçimini bilmeyi gerektirir; mevsimin izlenmesi, ürünün bakımı, toplanması, saklanması… hepsi taklit sürecine dayanır.

Karşılaşmanın cazibesi, başkasıdır; başkasına açılan diyalogdur. Doğup büyüdüğüm kasabasının pazarları çarşamba günleri kurulur. Bu yüzden kasabadaki yaşamın ritmi, çarşamba üzerine kuruludur. Çarşamba döngüselliği alışveriş, tedarik, görüşme planı, düğün nişan planı gibi hayatı yeniden üretmenin bütün meşguliyetlerinde tayin edici bir mihenk olur. Hatta çeşitli duygulanımlar yaratır; genç erkeklerin göz koyduğu kızı görebilme heyecanı, kızın kendini gösterebilme imkanı olarak kodlanır çarşamba. Asıl olarak da pazar yapma söz konusu olduğu için meyve ve sebze, balık, dondurma, kebap yalnızca o gün erişilebilecek ürünlerdi eskiden. Şimdilerde elbette ihtiyaçlara ve keyiflere erişim zamansızlaşmış durumda. Görme ve görünme mekanı/zamanı olan pazarlar artık süreklileşmiş vaziyette. Pazarın imkanı karşılaşmalara zemin olmasıydı. Andy Merrifield, karşılaşma düşüncesinin toplumsalı anlama konusunda önemli bir açıklayıcı olduğu kanaatindedir: “Karşılaşma mefhumu, insanların insan olarak nasıl bir araya geldiğinin, kolektivitelerin neden oluştuğunun ve dayanışmanın nasıl kök saldığının ve şekillendiğinin ve aynı zamanda kesimler-arası siyasetin kentsel olarak nasıl şekillendiğinin hikayesidir. Karşılaşma, bir pırıltı, parlak bir kozmik takımyıldız, açık bir forum, dinamik bir yapısal ahenk, orada öylesine durmak yerine kendisini edilgen bir konumda önceden var kılan bir kurulum dahilinde bir ayara gelen bir katılımcılar çokluğu gibidir.”[2]

Dedik ya karşılaşmaların sağladığı eylemlerden biri diyaloga açık olmasıdır. İnsanlar akılsal yetilerini ve toplumsal aklın “ortalamasını” girdiği diyaloglarda yakalamaya çalışır; sonunda kendi bildiğini yapacak olan bile başkasının sesine kulak vermekten geri durmaz çünkü herkes başkalarının değişiminin sürdüğünü bilir, kendi ayak uydurmasını da o değişmeleri tanıyarak gerçekleştirebilecektir. İnsan kendi halince ne kadar “güven” ve kendinden eminlik duygusu içinde olursa olsun toplumla çatışma içinde olmak istemez; “uygun olanı” ve “uz” olanı girdiği ilişkiler sayesinde bulabilecektir. Bir merkezde yığılma yani kentleşme genişledikçe karşılaşmalar artacaktır. Kentlerdeki ilişkilerimizin çoğu karşılaşmalara dayanır. Elbette günümüzde karşılaşma olanağı somut mekanla sınırlı değil, sosyal medya platformları da mekana benzer şekilde karşılaşma alanları.

Her karşılaşma sezgilerin çalışmasını da sağlar.

Topluluklar ta eskiden beri karşılaşmaların önemini ve cazibesini biliyordu. Bundan dolayıdır ki geleneksel inançların çoğu topluluğun kaynaşması için karşılaşma etkinlilerini düzenlemişler, karşılaşmayı sağlayacak mekanlar inşa etmişlerdir. Kiliseleri, camileri, Cem evlerini ve ibadet birlikteliklerini bu anlamda düşünebiliriz. Eski kent meydanları da tesadüfi karşılaşma mekanları olarak önemli görülüyordu; kentlilerin siyasi, ticari, idari meseleleri tartıştığı, karara bağladığı mekanlardı buralar. Sık buluşma yeri olarak kullanıldığı için de simgesel bir değer atfedilerek süslenme ve estetize etmeye özel bir önem verilirdi. Özel bir amaçla düzenlenmemiş olmasa da ilk kentsel yerleşimlerde de kent meydanı işlevini yerine getiren alanlar gibi ibadethaneler ve onların bahçesi ya da çevresi bir karşılaşma mekanı olarak zenginleştirici yaşam alanları olmuştur.[3]

Her karşılaşma sezgilerin çalışmasını da sağlar; ki sezgi kişi için bir oyun gibidir[4] çünkü insan geleceği öncelemekten hoşlanır. Kişi karşılaşmanın başlangıcında kalıp davranımlar sergiler, zamanla açılır, belki daha ileride iyice dökülür. Sezgilerden yararlanarak yakın-gelecek öngörüsü yapmak kişiye edindiği tecrübeleri sınama imkanı da verecektir ki bu da bir tür onaylanma hazzı sağlar. Goffman, yaşamı çıkarımlarla devam ettirdiğimizi söyler.[5] Elbette yanılma payı da vardır ve bu da ihtiyatlı olmanın gereğini bir kenara yazan ders olarak kodlanır. Nasıl ki Barthes için karşılaşma, “başkasındaki beni keşfetme”dir, her insan bu deneyimi çağırdığı için karşılaşma olanaklarından kaçınmaz.

Kurtarıcı beklemediğimiz bir hayatın içinde debelenirken korona virüsüne bağlı bir pandemi sürecine girmek de tuz biber oldu. Türkiye’deki erkin siyasi ve iktisadi kısıtları nedeniyle çoğumuz, sahneye rollerimizi oynamak için çıkıp bitince çekilen oyuncular gibiyiz. Meydanlarda gürleyeceğimiz bir sesimiz yok, aslında bir meydanımız da yok. Neredeyse her gün bir meydan yaratmaya çalışanların polis tarafından dövüldüğünü, süründürüldüğünü izliyoruz. Distopik bir kurgu gibi hayat önümüzde. Küçük keyiflerle oyalanmalar içinde geçiriyoruz günleri. Oysa yığıldığımız kenti biliyoruz, bu kent güçtür; dönüşümlerin de merkezidir. Politik güç olabilmek için bu kavrayışı güçlendirmemiz, yaymamız gerekiyor. Hele de günümüzde dünyanın çoğunluğu kentleştiğine göre, geleceğin dünyasını kenttekiler inşa edecektir. Kentin bağlantıları, açılımları, yoğunlukları kurucudur. Lucretus iki bin yıl öncesinden demiş ki: “Her şey bağlantılar, yoğunluklar, bunalımlar, karşılaşmalar, eş zamanlılıklar ve devinimlerden oluşmuştur.”[6] Onun baktığı yer ağırlıkla doğaydı ancak toplum için de geçerlidir bu anlamlandırmalar. Varacağım sonuç şu ki, karşılaşmalar, hayata karışmadır, özgürleşmenin en belli başlı imkanıdır.


[1] Andy Merrifield (2015). Karşılaşma Siyaseti, Çeviri: Soner Torlak, İstanbul: Tekin Yayınevi, s.10

[2] A.Merrifield, s.94.

[3] Arif Arslan, “Tarihsel Süreçte Kent ve Meydanlar”, http://sanatvetoplum.org/index.php/2018/10/01/tarihsel-surecte-kent-ve-meydanlar/

[4] Bu konuda Erving Goffman’ın Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu (Metis Yayınları, 2009) adlı kitabını mutlaka anmak gerekir.

[5] Goffman, s. 17.

[6] Lucretus Carus, Varlığın Yapısı, Çeviren: İsmet Zeki Eyüboğlu, Cumhuriyet Dünya Klasikleri.

Arif ARSLAN
Latest posts by Arif ARSLAN (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları