Diktatör

Donsuz dolaş, lakin zalimlerin önünde boyun eğme (Bê derpê bigere, lê stûyê xwe lı ber zalıma xwar neke).

Kürt Atasözü

“Diktatör”ün sözlük anlamı, “bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse” diye geçer. Sıfat olarak da “Zorba” anlamındadır. Diğer bir ifadeyle diktatör “elinde mutlak ve sınır tanımayan otoriteye sahip olan yönetici”dir. Günümüzde daha çok muhalefeti susturan, ifade özgürlüğünü kısıtlayan ve suç sayan, yetkilerini kötüye kullanan liderler için kullanılmaktadır. Diktatörlük de diktatör gibi Latince ‘den gelen bir terimdir. Otoriter bir hükümet biçiminde, yönetimin diktatör tarafından yönetilmesi biçimidir. Diktatörler, amaçlarına ulaşmak için her türlü meşru ya da gayri meşru yöntemleri savunur ve kullanır. Çünkü iktidardan uzaklaştığı anda hiçbir güvencesi kalmaz. Ondan hesap sorulacağını çok iyi bilir. Bu nedenle ölünceye kadar diktatörlüğü zorunlu bir meslek olarak görür. Diktatörlerin en belirgin özelliği iktidarı terk etmeyi bilmemeleridir.

Kökeni diktatör olan bu kelimeye Arapçadan Türkçeye geçen zalim sözcüğünü benzer sıfat olarak da kullanabiliriz. “Zalim defolu bir insan ürünüdür.” Bu defolu ürüne direnmeyenler, yarın evlatlarını da zulme mahkum eder. Zalim bir ülkeyi yönetiyor ve o ülkenin cezaevlerinde hüküm giymemiş tutuklular bulunuyorsa, o ülkede zulüm egemen olmuş demektir. Bu meyanda zalim, hukuk devletini hiçe sayarak kendince yeni yasalar devreye sokar ve diktatörleşir.  Diktatörün gerçek yüzü ortaya çıktığında herkes onu terk etmeye başlar. Bu nedenle hep yalnızdırlar ve yalnız olmaya mahkumdurlar. Onlarda insan sevgisi ve empati kurma yeteneği yoktur. Kendi başına tarih yazmaya kalkışır, ancak o hiçbir zaman tarih yazmaz, tarih üzerini çizmiştir. [1] Zalim, yaşamı boyunca hep korku içinde hapsolmuştur. Günümüzde diktatörlüğü, diktatörün hastalıklı kişiliğinde değil, onu görevlendiren egemen çevrelerde aramak gerekir.

Zulüm ve haksızlık, çağımızın toplumsal vebasıdır. Sınıfların ortaya çıktığı dönemlerden itibaren sözü geçen bir kavramdır. Tarih boyunca güçlü zayıfı hep ezmiştir, zengin de yoksulu… Bu bir doğa kanunudur. Aynı toplumlarda devlet kavramının ortaya çıkmasıyla birlikte de otoriter yöneticiler türemiştir. Zalimler tarih boyunca tiran, diktatör, gaddar, müstebit, cebbar, dehri , barbar, hunhar, seffak ve benzeri vasıflarla anılmıştır. Bir kişinin ya da zümrenin diktatör olup olmadığını ancak iktidara geldiği zaman anlayabiliyoruz. Diktatörler geri kalmış toplumlarda genelde egemen çevrelerin tetikçiliğini yapmak üzere görevlendirilmiştir. İlkel toplumlarda bu olgu fiziki ve ekonomik güce dayanırken, günümüzde tamamen nitelik değiştirmiştir. Bu kavram bir ülkenin yönetici kadrosundaki tek adam ya da bir grup tarafından konu olurken, uluslararası arenada güçlü ülkeler, yani gelişmiş ülkelerin, zayıf ülkeler üzerindeki tahakkümüdür de denebilir. Bu kavram, ekonomisi gelişmiş ülkelerin, yeryüzünde henüz ulus devlet olamamış ülkeler üzerinde egemenlik kurmasıyla gündeme gelmiştir. Buna sömürgecilik denmiştir yıllar boyunca. Yaşadığımız yüzyılda kapitalizm, üst aşamasını tamamlamış, emperyalizm ve ona bağlı küresel ekonomi çağında zulüm dediğimiz diktatorya artık uluslararası bir kavram haline gelmiştir. Gelişmiş, burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerde diktatörler pek türemezler. Sömürge ve yarı sömürge tipi ülkelerde yani yeni sömürgecilik çağında ülkeler iki ana kategoride seyretmiştir. Bunlardan biri gelişmiş, kapitalist aşamasını tamamlamış ülkelerdir. Günümüz küresel ekonomilerde bu tip ülkelere “merkez ülke” denmektedir. Merkez ülkelerin geçmişi sömürgeciliğe dayanan ülkelerdi. G8 dediğimiz kalkınmasını tamamlamış ülkeler arasında yer alır. Çevre ülkeler ise eski sömürge tipi ülkeler ile üçüncü dünya ülkeleri dediğimiz, ancak ekonomileri gelişmemiş ülkelerdir. Bu kategoriye her ne kadar G20 ülkeleri arasında adı geçmiş olsa bile Türkiye dahildir.

Neoliberalizmin küresel bir durum almasından önce 20. Yüzyılda yeryüzünde iki ekonomi tipi vardı. Bunlardan birincisi kapitalist ekonomi, diğeri ise sosyalist sistem ekonomileridir. Sosyalizm, kapitalist aşamasını tamamlamış ve emperyalizm çağında ülkelerin egemen sınıflarının hep korkulu rüyası olmuştur. I. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında burjuva demokratik devrimini tamamlayamamış ve elindeki sömürgeleri  kaybeden ya da savaşa katılmayıp seyirci kalan ülkelerde uluslararası finans kapitalizmi devreye girerek o ülkelerin tüm değerlerini talan etme yöntemine başvurmuştur. Talana tabi ülkelerde diktatörler türetmiştir. Almanya’nın Hitler’i, İtalya’nın Mossolini’si, İspanya’nın Franco’su, Portekiz’in Salazar’ını görevlendirmiştir. Uluslararası sermayenin en büyük korkusu burjuva demokratik devrimini tamamlamamış ülkelerde sosyalizme geçiş korkusuydu. Bu nedenle yalnız bu tür ülkelerde değil, bağımsızlığını yeni kazanmış eski sömürge tipi ülkelerde askeri darbeler peş peşe yaptırarak yeni diktatörler türetmiştir. Avrupa’da, Latin Amerika’da, Afrika’da, Asya’da Pasifik’te ve Ortadoğu’da kendisine hizmet edebilecek tiranlar iktidara getirmiştir.

Diktatörlerin ortak özellikleri

  • Diktatörler genellikle ekonomik bir krizin ardında göreve gelirler.
  • Hayatlarında hiç gülmezler, adeta gülmeyi unutmuşlardır. Mizahtan ve sanattan hoşlanmazlar. Toplum, onların nezdinde biat eden sürüden farksızdır.
  • Kişilik özelliklerinden biri de sadist olmalarıdır. Kendisini sevmeyenlere işkence etmekten hoşlanırlar. Bu nedenle paranoyak bir ruh hali sergilerler.
  • Haksız oldukları durumlarda bile haklı olduklarını savunurlar. Kendi hatalarını başkalarına yıkmada uzmanlaşmışlardır.
  • Kendilerinden başka alternatifin olmadığına inanırlar ve topluma dikte etmeye çalışırlar. Her konuda uzman olduğunu, her şeyi bildiklerini kabul ettirmeye çalışırlar.
  • Narsist bir kişiliğe sahiptir (Narsizm, kişinin kendisine aşık olması, kendisine tapması). En önemli becerileri, yalanı gerçekmiş gibi sunmalarıdır. O kadar rahat söylerler ki, kendi yalanlarına kendileri de inanırlar. Yalanlarını sürekli gündeme getirmekten hoşlanırlar.
  • Sahip olduğu yetkileri yitirmek istemezler. Bunun için de iktidara dört elle sarılırlar. Çünkü iktidardan uzaklaştırıldıklarında ölüm korkusu bedenlerini sarar. Yaşamak için de muhalifleri cezaevine attırmak ve gerekirse ortadan kaldırmak isterler. Bu nedenle küçük bir ordu büyüklüğünde güvenlik güçleriyle dolaşırlar.
  • Yasa tanımazlar. Hukuk tamamen işlevsizleştirilir. Kuvvetler ayrılığında yargı, tamamen bir liderin ya da bir grubun emri altına alınır. Haklı, haksız ayırımı yapılmaksızın tüm muhalifler, sosyal demokratlar, ilerici, devrimci solcu ve liberallere karşı yargı anarşizmi işletilmiş olur.
  • Hoşgörü sahibi değillerdir. Eleştirileri hakaret kabul eder ve yargıya, cezalandırılmaları için talimat verirler.
  • Her durumda toplumu ayrıştırarak iki düşman kutup haline getirirler. Sürekli bir çatışma ve gerginlik durumunu sergilerler. Kendisine biat edenleri sadık birer destekleyici ve sokağa salmada bir potansiyel güç olarak görürler. Kendileri ve toplum için her zaman düşman üretirler.
  • Basın ve yayın organlarını, medyayı sürekli baskı altında tutar. Sansür mekanizmasını her zaman devreye sokarlar. Medyada ve yayın kuruluşlarında mevcut ideoloiye göre programlar yapılması zorunluluk haline getirilir. Mevcut yönetim görüşüne karşıt düşünceler ve muhalif seslerin çıkması her türlü baskı araçlarıyla önlenmeye çalışılır.
  • Diktatör deyiminden nefret ederler ve diktatör olmadıklarını her vesileyle tekrarlarlar.
  • Polis, jandarma ve gerektiğinde paramiliter güçlerin yetkileri sınırsız genişletilir. Olağanüstü güce sahip bir ulusal polis teşkilatı oluşturur.
  • Amaçları sevenlerin derdine ilaç olmak değildir. Kitleleri boş bir kalabalık yığını gibi görür ve amaçlarına ulaşmak için kendisine biat edenleri her zaman basamak olarak kullanırlar.
  • Milliyetçiliği her zaman savunurlar. Toplumun milli duygularını okşarlar. Halka hitap ederken de mantıklı söylem yerine duygusal yönden hitap ederler. Irkçı kimliklerini hep saklamaya çalışırlar.
  • Demokrasi varmış gibi her zaman demokrasi havarisi kesilirler.
  • Gruplara, milliyetçi duygularla düşman gördükleri uluslara, ırklara ve azınlıklara, muhalif gördükleri liberallere, sosyalist ve diğer görüşlülere karşı açık ve kanlı baskın düzenlemeyi eğlence sayarlar.
  • Acımasızdırlar. Yalnız kuşku duydukları kişileri değil, gerektiğinde kitleleri kendi iktidarları uğruna feda etmekten çekinmezler.
  • Lükse ve zenginliğe tutkuludurlar. Bunun nedeni de zenginlik öncesi yaşadığı yoksulluk yıllarına geri dönme korkularıdır. Bunun dışında büyük saraylarda oturmayı hep hayal ederler ve imkanları varsa kendilerine saraylar yaptırırlar. Özel makam araçlarına, uçak, helikopter ve teknelere tutkuludurlar.
  • Başka ülkelerin içişlerine karışmayı heves edinirler. Komşu ülkelerle araları pek iyi olmaz. Fırsat bulduğu anda o ülke topraklarına tecavüz etmekten çekinmezler.
  • İnatçılıkları ve dik durma arzuları yüzünden gelen felaketlerde bile kendi kararlarından vazgeçmezler. Ülke felakete, yoksulluğa ve krize doğru sürüklense bile ayakları bir an bile frene basmaz.
  • İnsan temel hak ve özgürlüklerini askıya alırlar. İşkenceyi, idamı, suikastı ve uzun süreli hapis cezalarını onaylarlar.
  • Eğitime ve akademisyenlere karşı düşmanlığı körüklerler. Gerektiğinde hakim görüşü benimseyen bilim insanları ve eğitim elemanlarına karşı keyfi tutuklamaları marifet sayarlar.
  • Organize işçi hareketlerini burjuva düzenine karşı tehdit olarak algılarlar. Bu nedenle bazı işçi örgütleri ve sendikaları pasifize etme yöntemlerini devreye sokarlar.
  • Sermaye şirketleri, sanayi, iş aristokrasisi ve tekeller devletin koruması altındadır. İşçilerin temel hak ve özgürlükleri, grevler ve gösteriler yasaklanırken bir insanlık suçu olan lokavt uygulamaları serbest hale getirilir.
  • Tüm diktatörlük rejimlerinde geleneksel cinsiyet ayırımı ön plandadır. Ataerkil yapıya uygun erkek egemenliğini bir hadismiş gibi topluma kabul ettirmeye özen gösterirler.
  • Otoriter rejimlerde korku imparatorluğu yaratılır. Sindirme ve itaati gerektiğinde motive edici araçlarla hep gündemde tutarlar. İnsanlara karşı güvensizdirler, kuşkulu ve korkaktırlar. Bu durum karakterlerine işlenmiştir.
  • Otokrasi’de devlet işlerinde akraba, yakınlar ve dostlar gerektiğinde görevlendirilir ve yetkili hale getirtilir. Dolayısıyla doğal kaynakların ve hazinenin kullanım yetkisi bu gruba verilir. Böylece yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, suiistimal ve talan meşrulaştırılır.
  • Yeri geldiğinde dini inançlar kullanılır. Dinsel prensipler, liderin eylemlerine karşı olan terimler ve deyimler otokratın dilinden eksik olmaz.

Diktatörlük, ülkelerde güçlü bir muhalefet ortaya çıkıncaya kadar devam eder.

Türkiye diktatörlük rejimine doğru hızla evrilmektedir. Muhalefetin etkisiz hale gelmesi durumunda bu rejim ülkenin gerek içsel dengelerini  ve gerekse uluslararası dengeleri ni altüst edecektir.


[1] Zalim ve zulüm üzerine düşünceler, Emre Kongar’ın resmi internet sitesinden.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları