Azgelişmişlik Üzerine (2)

Sömürgeciliğin Toplumsal Boyutu

İşçi sınıfı, yani “proletarya” ile “proleterleşme” kavramları, kapitalist toplumla birlikte ortaya çıkmıştır. Proleter, Marks’ın tanımladığı gibi “sömürünün kurbanıdır,” ama hiç değilse geçici ekonomik bunalım dönemleri dışında, emeğini satma şansına sahiptir. Azgelişmiş ülkede yaşama imkânlarının tümünü kaybeden çok sayıda insan bu şansa sahip değildir. Azgelişmiş dediğimiz yeni tip sömürge ülkelerde proletaryanın küçüklüğü, sanayinin çok sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla proletaryanın küçülmesi, onları bu sınıfın safında yer alma olanağından yoksun bırakmıştır.

Batılı (emperyalist) ülkelerin zenginliklerinin kaynağı, yukarıda bahsettiğimiz gibi salt kendi çabalarıyla mümkün olmamıştır. Bu ülkelerin ekonomileri Asya, Afrika ve Amerika kıtasını egemenliğiyle paralel olarak gelişmiştir. Zengin hammadde barındıran ülkelerin sömürülmesi, Batı zenginliğinin temel kaynağı haline gelmiştir. Dolayısıyla zengin hammadde kaynağının bulunduğu ülkeler, ekonomik anlamda da geri kalmışlardır. Bu durum hala devam ediyor. Bu nedenle refah düzeyi düşük ülke halklarının özgürlüğü de refahı da mümkün değildir. Türkiye örneğinde olduğu gibi her ne kadar “kalkınmakta olan ülke” propagandası yapılıyorsa da yüzyılı aşkın bir süredir bu ülkenin neden kalkınamadığını açıklayabilen hiçbir siyasetçiye, ya da düzenin kalemşoruna / bilim insanına rastlayamadık. Bunun nedeni bağımlılıktır. Bağımlılık kuramına göre geri kalmışlığın nedeni ülkenin kendi içsel sorunu değil, emperyalist ülkelerin kurmuş olduğu ekonomik eşitsizliktir.

Azgelişmiş ülkelerde üretilen artı değer, emperyalist ülkelere sürekli akmaya devam ediyor. Dolayısıyla ülke içinde oluşan lümpen burjuvazi, bu artı değerin emeğe yansımasını sürekli engellemektedir. Bununla birlikte bu ülkeler sanayi de gümrük duvarları arkasına sığınmış ve rekabetten tamamen uzak kalmıştır. Bu ülkelerde sanayi de yabancı tekelci sermayenin elindedir. Bu olgu, ülkenin istihdam sorununa katkı sağlamamıştır.

Azgelişmiş ülkenin yaptığı yatırımların büyük çoğunluğu ithal politikalarına dayanmaktadır. Örneğin, günümüzde azgelişmiş bir ekonomik yapıyı yansıtan Hindistan, 1858 yılında İngiliz sömürgecileri tarafından işgal edildi. İngilizler, yüz yıl boyunca bu ülkeyi baştan aşağı yağmaladılar. Ayrıca ülkenin ekonomisini de kendi ulusal çıkarları doğrultusunda manipüle ettiler. Hindistan’ın en önemli endüstrisi, o tarihte tekstildi. Sık sık “Hint kumaşı” dediğimiz tekstil… Bu tekstil İngilizlerle rekabet halindeydi. Dolayısıyla tekstil endüstrisinin Hindistan’da gelişmesi engellenmeliydi. İngilizler bu ülkede üretilen hammaddeye yüksek ücret ödeyerek alıcısı oldu. Bu hammadde artık Hindistan’da işlenmemeye başladı. İngiltere’ye gönderildi. İngilizlerle rekabet eden Hindistan, sömürge konumundaydı. Bu da Hindistan’da hem ekonomik, hem kültürel ve hem de siyasal anlamda silinmeyecek derin izler bıraktı. Bu izlere bugün de rastlamak mümkündür. Salt Hindistan için değil, tüm sömürge ülkelerde buna benzer izleri görüyoruz. Hindistan örneğinde olduğu gibi sömürge ülkeler siyasi bağımsızlığını ilan etmelerine rağmen gerçek anlamda bağımsız olma koşuluna kavuşamadılar. Bu bağımsızlık salt kâğıt üzerinde kaldı. Örneğin, azgelişmiş ekonomiye sahip ülkemiz bir tarım ülkesi olduğu halde buğday dâhil hububat ürünleri ile diğer temel gıda maddelerinin ve hatta tekstilin dışarıdan ithal edilmesini nasıl açıklanabiliriz?

Ekonomide bağımlı olmak, doğal olarak kültürel bağımlılığı da beraberinde getirmiştir. Bir Mısır kültürü, İngiliz kültüründen bağımsız düşünülemez. Bir Hint kültürü de aynı şekilde İngiliz kültürünün tamamen etkisi altına girmiş ve bazı alanlarda mevcut yerel kültürler erozyona uğrayarak yerine İngiliz kültürü ikame etmiştir.

Yeni tip sömürgecilik, eski sömürgeciliğin estetik hale gelmiş yüzüdür diyebiliriz. Yani biçim değiştirmiş. Askeri müdahaleden çok, ekonomik ve siyasal bağımlılık ön plandadır. Yeni sömürgeciliğin özelliği, “Batı”nın zorlama müdahalesi olmadan kontrolünü kabul etmektir. Yaygın olan kanıya göre, klasik sömürgeciliğin bitiminden sonra, kolektif sömürgeciliğin geleneksel emperyal sömürgeciliğin yerini aldığıdır. Diğer bir deyişle yeni sömürgecilik, eski sömürgeciliğin torunudur.

Günümüzde egemen ülkeler, tekeller kurarak, uluslararası ticareti kontrol altında tutmakta ve banka sistemlerine müdahale ederek oluşan artı değeri gasp etmektedirler. Bu da sömürülen ülke ekonomisinin her geçen gün kötüye gitmesine ve üreticilere gitmesi gereken artı değerin önemli bir kısmının ülke dışına çıkmasına ve sömürge ülke insanının daha da yoksullaşmasına yol açmıştır.

Sorun, uluslararası düzeyde ele alındığında bir slogan haline gelen “yenidünya düzeni” özünde “düzensizliği” getiren bir konsepte dönüşmüştür. Çatışmaların artışı, uluslararası radikal terörün yaygınlık kazanması, göçmen olaylarının önüne geçilememesi, açlık, sefalet ve yoksulluk ile insan ticaretinin hız kazanması bunun en bariz örneğidir. 

Kültürel Değişimler

 Günümüzde, genel anlamda otantik ve katışıksız bir “ulusal kültür”den söz etmek mümkün değildir. Uluslararası sermayenin el attığı her ülkede yaşam tarzı, eğitim, edebiyat, sanat, siyaset ve ekonomik anlamda ciddi değişimler görülmüştür. Emperyaller, bu alanda meydana gelen değişiklikleri kendilerine benzetmekle yetinmemiş, dönüştürmüş ve farklı bir egemen kültür oluşturmuştur. Nasıl ki bir ülkede egemen kültür, sistem içinden kaynaklanıyorsa, aynı şekilde egemen ülkenin kültürü de hegemonyası altında bulunan ülkenin egemen kültürü haline gelmiştir. Emperyalist kültür, hegemonya kurmuş durumdadır. Diğer bir deyişle süreç içinde emperyalist ülkeler, kendileri ve gelecekleri için sendikacılar, kanun koyucular ve politikacılar yetiştiriyorlar. Türkiye, bunun acı deneyini ve cehennemini yaşadı ve yaşıyor. Marks ve Engels, tüm bunları gördüğü için de boşuna “bütün ülkelerin işçileri birleşin” dememişlerdir.

Daha önceki yazılarımızda burjuva kültürü, proleter kültür, genel kültür, ulusal kültür vb. şeklinde tanımlamalar yapmıştık. Kültürü de bir ulusun, bir halkın ya da bir topluluğun yaşam biçimi olarak açıklamış ve evrensel niteliği ile egemen ya da resmi kültürün “kitle iletişim araçları” ve eğitim ile nasıl dayatıldığından söz etmiştik. Emperyalizm, benzer şekilde görsel medya, sinema ve kitle iletişim araçlarını kullanarak bir ülkenin kültürünü süreç içinde yozlaştırma gücüne sahiptir. Kendi kültürünü dayatmak isteyen emperyalistler kendi yaşam tarzlarını, kültürlerini, sanat ve edebiyat, müzik, eğlence ve hatta yemek alışkanlıklarını tek doğru olduğunu yayarak kabul ettirmektedir. Örneğin yemek alışkanlıklarının nasıl değiştirildiğini “McDonald”lara olan bağımlılıktan görebiliyoruz.

Emperyalist bir ülke, azgelişmiş ekonomiye sahip bir ülkeye, kredi, yardım, hibe şeklinde borç para veya silah veriyorsa, mutlaka bir beklentisi vardır. Para veren ülke, mutlaka bir beklenti karşılığında verir. Bunu da çoğu kez ikili anlaşmalarla yapar. Dolayısıyla verilen kredilerin ne zaman ve nasıl harcanacağına da emperyaller karar verir. Diğer bir deyişle kale içerden fethedilir.

Emperyalizm, bir ülkenin başka bir ülke veya devlet üzerinde ekonomik, askeri, kültürel vb. egemenliği olarak açıklanabilir. Lenin, 1916’da yazdığı “Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı eseriyle Marksizm’e büyük katkılar sağlamıştır. Kapitalizmin gelişme sürecini, “Kapitalizm geliştikçe hammadde eksikliği de kendini o denli duyurmaktadır; rekabetin koşulları o denli sertleşmekte, bütün yeryüzünde hammadde kaynakları arama çabaları o denli alevlenmekte, sömürgelere sahip olma savaşımı o denli amansız olmaktadır,”  sözleriyle açıklamıştır. Emperyalizm önceleri zora dayanıyordu. Bugün ise ekonomik yardımlarla kendi politikasını yayabiliyor ve ülkeleri hegemonyası altına alabiliyor.

Sömürgecilerin kendilerini üstün görme alışkanlığı nedeniyle her alanda olduğu gibi kültürlerini yüceltmek ve onu diğer kültürlerden üstün tutma düşüncesini hâkim kılmıştır. Bu düşünce, Batı’yı sömürgecilik faaliyetlerini her anlamda meşru gösterme çabasına yöneltmiştir. Bu girişim ne yazık ki sömürgeci ülkelerin kamuoyunda kabul görmüş ve yapılan tüm haksızlığı ve kıyımları mazur ve meşru göstermiştir.

Sömürgeciler, aynı zamanda yerli halkın direncini kırmak, onu ehlileştirmek, kendine bağımlı hale getirmek ve düşünce dünyasını yıkıp yerine yenisini inşa etmek için türlü müdahalelerde bulundular. Eğitim yoluyla, dayatmalarla kendi kültürlerini, dilini ve gerektiğinde alışkanlıklarını kabule zorladılar. Sömürgeciler genelde kendi dilini, yerel halkın diliyle yer değiştirme bahanesiyle bu girişimi başlattılar. Dolayasıyla bir ülkenin dilini değiştirmek, anadilinden uzaklaştırmak ve onun yerine kendi dilini dayatmak, o ülke insanının yerine kendi varlığını koymaktır. İngilizlerin, başta Hindistan olmak üzere, Araplara, Afrikalılara, Uzakdoğu ve diğer bazı ülkelerde uyguladığı da budur. Aynı şekilde Fransızların Afrika’da uyguladığı da bundan farklı değildir. Örneğin Gana’da Fransızca eğitimin dışında başka eğitim yoktur. Fransız sömürge okullarında Fransa’nın tarihi, Gal savaşları, Jan Dark’ın hayatı, Lamartine’nin şiirleri, Moliere’nin tiyatroları uzun süre öğretildi. Sanki Gana diye bir ülke yok, Fransızlaşmış bir başka ülke… Bilim ve kültür de Fransız… Dolayısıyla kendi düşünürlerini, dillerini kültürlerine ve zenginliklerini öğrenmeye izin vermediler. Ulusal benlik ve kendilerine dayatılan yabancı benlik arasında Ganalılar gelgitleri yaşadılar. Kimliklerine sahip çıkma imkânları neredeyse tamamen ellerinden alınan bir kuşağı, bir ulusu yeniden inşa etmeye çalıştılar. Nijerya, Güney Afrika, Sudan, Kenya, Uganda, sonradan Gana, Avustralya, İrlanda, Yeni Zelanda, Kanada, Filipinler bugün İngilizceyi resmi dil olarak kabul eden ülkelerdir. Sömürgeciliğin ırkçı, ötekileştirici tahribatı karşısında ortaya çıkan tablo!.. Bu tür uygulamalar, sömürgeci Batı’nın tüm devletleri için geçerlidir.  Örneğin İspanyolların kendi dillerini resmi dil olarak kabul ettirdiği Kolombiya, Kosta Rika, Şili, Ekvador vb.; Portekizlilerin dili, Brezilya, Mozambik, Angola, vb. ülkelerde bugün resmi dil olarak kabul edilmiştir. Hollanda ve Belçika’nın Flemenkçe dili de aynı şekilde bazı ülkelerde resmi dil olarak konuşulmaktadır.

Daha önce örneğini verdiğimiz İngilizlerin, Hindistan’ın gelenek ve kültürlerini çözerek daha kolay yönettiklerinden söz etmiştik. Çünkü Hindistan’da, bölge ve eyaletlerinde “ötekileştirmeler” ve “ayrışımlar” körüklendi, Hint toplumu parçalara bölündü. Bu işlem, Hindistan’ın tamamına yayılarak uygulandı. Aynı uygulama kanlı bir şekilde Avustralya’da da yapıldı. 1788 yılında Aborjinler, beyaz adamı “geri dönen” bir efsane olarak gördüler.

Örneğin, 1830’larda İngilizler, 10.000’i kadın olmak üzere 60.000 İngiliz mahkûmu, Avustralya’ya göndermiş ve ortalıkta çıplak dolaşan Aborjin kadınlarına erkek mahkûmlar tecavüz etmişti. Melez doğan çocuklar, devletin çıkardığı kanunla özel yerleştirme kamplarına büyütüldüler. Bu çocukların Abdorjinlerle evlenmeleri yasaklanarak beyazların çoğalmasına olanak sağladılar. Bununla yetinilmedi, çocukların kendi dillerinde konuşmaları yasaklandı. Aborjin erkekler hadım edildi. Bununla da yetinilmedi; Aborjinlerin yaşadıkları yerleşim birimlerinde nüfusun çoğalmasını engellemek için de prezervatif dağıtıldı. Aborjinleri öldüren beyazlar cezalandırılmadı, bilakis ödüllerle taltif edildi. Bu katliam sonucunda 600.000 Aborjin öldürüldü, kalan yerli nüfus da asimile edildi. Bu, sadece bir örnektir. Benzer örnekleri Batı Avrupa’nın tüm sömürgeci ülkelerinde gelenek halinde uyguladığı bir yönetme biçimi olarak görebiliyoruz ve bunu geçmişte halklara reva gören Batıya bugün ne yazık ki “uygar”(!) diyoruz.

Bunun dışında örneğin, Arapların nüfusu dünyanın çeşitli ülkelerine dağılanlarla birlikte 420 milyonu geçmiş durumdadır. Bu nüfusla Araplar, Çin ve Hindistan’dan sonra dünya nüfusuna sahip üçüncü büyük ülke konumundaydı. “Birlikten güç doğar” ilkesini çok iyi bilen İngiliz emperyalistleri, tek bir ülke olması gereken Arapları 22 ülkeye böldüler ve sınırlarını harita üzerinden cetvelle çizerek bölüp parçaladılar. Bu parçalama işlemiyle yetinmediler, aynı zamanda birbirine düşman ederek çatışma ortamını hazırladılar. Bu da yetmedi, Arap toprakları üzerinde İsrail devletini kurarak kendi egemenliklerini pekiştirmeye çalıştılar.

Gücünü evrensel anlamda artı değerden alan emperyalist ülkeler için yeryüzü bir pazardır. Kültür ve küreselleşme, emperyalistler için bir olgu haline gelen “krizleri” ertelemek ve olası karşı-devrimi ayakta tutmak için işçi sınıfını örgütsüzleştirmek temel bir görev haline gelmiştir. Bu nedenle azgelişmiş ülkelerde emperyalist bağımlılık devam etmektedir. Bu ülkelerin bu döngü içinde emperyalistlerden kurtulması mümkün değildir. Bu nedenle yeryüzünü kâr hırsı ve insansızlaştırmayı düşünen kapitalist-emperyalist sistem, başlı başına insanlık suçunu işlemiştir. Bir yandan aşırı zenginliği, öte yandan aşırı sefaleti yaratan bu sistem alaşağı edilmedikçe insanlık rahat bir nefes alamayacak; yaşamda, siyasette, kültürde ve dilde emperyalist kültüre olan özen devam ettikçe de emperyalist sistem yürürlükte olacaktır. Çoğu sömürge tipi ülkelere baktığımızda resmi dil, hala sömürgecilerin dilidir. Eğitimde, halk arasında bu dil kullanılmaktadır. Yabancı dil bilmek elbette insanın kültürünü artıran bir özelliktir. Ancak dayatılan yabancı dilin ve kültürün varlığı ve devamı, kültürü artıran bir unsur olmaktan çıkarak sömürge tipi ülkeleri daha da bağımlı hale getirmektedir. Dolayısıyla dayatılan yabancı dil sömürge insanını yoksulluktan kurtarmadığı gibi daha da köleleşmesine sebep olmuştur. Çocukların durumu ayrı bir faciadır.

“Kapitalizmin Düğümleri” adlı eserden bu facia ile ilgili bir alıntı yapmak istiyoruz: “Bize dünya cennetlerinden biri olarak anlatılan, tanıtılan Rio de Janerio’da olanlar, dünyanın başka başka yerlerinde de oluyor. Bu şehirde, yersiz, yurtsuz on binlerce çocuk sokaklarda yaşıyor. Çöplüklerden besleniyor. Geceleri gazetelere sarınarak uyuyor. Hayırsever bazı kuruluşlar belli merkezlerde bu çocuklara sıcak çorba dağıtıyor. Sıcak yatak sunuyor. Bu çocuklar sosyal bir sorun hâline geliyor. Son yıllarda bazı asker-polis emeklileri ve sivil faşistlerden kurulu silahlı örgütler, bu çocukları çok zalimce öldürüyor. Hem de güpegündüz. Seçtikleri birini kıstırıp ensesine bir kurşun sıkıyor. Kaçmaya çalışanı izliyor. Asla peşini bırakmıyorlar. Bir kısmı gecekondulara sığınıyor, bir kısmı her şeye karşın şehirde yaşıyor. Korkunç olan çocukların öldürülme gerekçeleri. Enselerine sıkılan tek kurşunla öldürdükleri çocukların üstüne iğneyle şu standart notu iliştiriyorlar: Kişisel olarak sana karşı değiliz. Hıncımız da yoktur. Ama senin hiçbir geleceğin yok. Üstelik de bizim çocuklarımızın geleceği önünde büyük tehlikesin. Seni bu nedenle öldürdük” [8].

Yapısal Sorunlar 

Azgelişmişlik, dünyanın emperyalist güçler arasında paylaşılması sonucu konu ülkelerin ekonomik, sosyal ve siyasal alanda kapitalizm öncesi aşamada bırakılması veya kapitalist aşama durumunda, sanayileşmeyi sağlayan teknik ve iradeden yoksun bırakılmasıdır. Azgelişmişlik kavramı genel anlamda sanayi devrimini tamamlamamış eskiden sömürge olan, günümüzde yeni tip sömürge diye adlandırılan ülkelerin tamamı ile bağlantısız olduğunu ilan eden ülkelerdir. Azgelişmişliğe konu ülkelerin büyük çoğunluğu ABD ve Batı’nın hegemonyası altında oluşudur. Bu ülkelerin önemli özelliği küçük bir azınlığın zenginliği ile büyük çoğunluğun yoksulluğu arasındaki çelişkinin aşırı boyutlara ulaşmasıdır. Bu eşitsizlik tüm azgelişmiş ülkelerin sanki kaderi haline getirilmiştir. Azınlıkların bu aşırı ayrıcalığı tüm “Üçüncü Dünya” dediğimiz ülkelerde görülen bir olgudur.

Bu olgu toprak mülkiyetinin dağılımında da görülebilir. Ekilen toprakların geniş bir alanı, az sayıdaki mülk sahiplerinin mülkiyetinde bulunmaktadır. Latin Amerika ve Doğu Akdeniz Havzası’nda bunu net görebiliyoruz. Ekim alanlarının yüzde 65’ine sahip azınlığın oranı yüzde 1,5’i geçmemektedir. Bu ülkeler ve benzer diğer ülkelerde toprak ve tarım reformları bile yaptırılmamıştır. Ülkemizde de bunun tipik örneğini görebiliyoruz. Ekilebilir toprakların büyük çoğunluğu, sayıları sınırlı olan köy ağaları tarafından gasp edilmiş, yoksul köylülerin büyük çoğunluğu topraksız bırakılmıştır.

Azgelişmişlik kategorisine giren ülkelerin tümünde burjuva demokrasisi kavramından bahsetmek mümkün değildir. Bu ülkelerin kapitalist gelişme sürecini tamamlamalarına izin verilmediği için sanayi devrimini yapamamışlardır. Çoğunluğu otoriter rejimlerle yönetilmektedir. Dünyada mevcut 208 ülkenin 140’ında otoriter rejimler hâkim durumdadır. Bu ülkelerin siyasal iktidarları genel anlamda büyük toprak sahipleri, büyük tüccarlar oligarşisi tarafından kontrol edilmektedir. Bu ülkeler oligarşik iktidarlar, teokratik iktidarlar, sözde demokrasiler şeklinde yönetilmektedir. Kapitalist gelişimi tamamlamayan ülkelerde yönetim her zaman rüşvete, yolsuzluğa açıktır. Rüşvet ve yolsuzluk adeta kurumsallaşmıştır. Dolayısıyla kamu görevleri hiyerarşisi tamamen bozulmuştur. Türkiye’de son yıllarda ayyuka çıkan skandallar örneği gibi… Yapısal hale gelen yolsuzluk, ülkenin çıkarları aleyhine avantajlarını sürdürmek pahasına yabancı şirketlerin başvurdukları güçlü araçlardan biri de ülkenin elit kadrosudur. Bu elit kadronun izniyle yabancı şirketler, bugün Kazdağları’nda, Karadeniz şeridinde, Ege ve diğer bölgelerde ormanları ve doğal çevreyi yok ederek altın arama bahanesiyle ülkeyi köstebek yuvasına çevirmişlerdir.

Elit kadronun aşırı yetkisi ister istemez siyasi gerginliğe neden olmuştur. Gerginliğin dışa yansıması ayaklanmadır. Son dönemlerde azgelişmiş ülkelerinde görülen köy ve kent ayaklanmaları zaman zaman iç çatışmalara sahne olmuştur. Günümüzde yaklaşık 40 ülkede iç çatışmalar hala devam etmektedir. İsrail’in Filistin topraklarını zorla ilhakı, Kolombiya’da bitmeyen iç savaş, Endonezya, Batı Sahra, Kongo, Filipinler, Türkiye, Suriye, Lübnan, Türkiye’nin Irak ve Suriye topraklarında sürdürdüğü operasyonlar, Irak’taki iç çatışmalar ve adını sayamadığım birçok ülkede iç kargaşalar, terör vb. olaylar süregelmektedir.

Azgelişmişliğin diğer bir sorunu da azınlık gruplarını hedef alan tehdit ve şantajlar sonucu onları geniş bir polis ve asker gücü kurmaya itmiştir. Bu ülkeler, bütçelerinin büyük kısmı eğitime ve ekonomiye değil de askeri harcamalar adı altında güvenlik teşkilatlarına ayırmak zorunda kalmıştır. Ülke içinde yaratılan kargaşa, suikastlar, katliamlar, ülke içinde ayrılıkçı radikal ve terör odaklı gruplar hegemon devlet tarafından her zaman desteklenmiştir. Uluslararası finans sermayesinin yıllarca Doğu Asya, Latin Amerika ve Ortadoğu coğrafyasında huzuru ve sükûnu bozması bir rastlantı eseri değildir. Yeri geldiğinde komşu ülkeleri birbirine düşürerek veya ülke içinde terör gruplarını destekleyerek sömürülerini devam ettirmeye çalışan uluslararası tekelci sermaye ve emrindeki hegemonik devlet, sözüm ona yardım diye verdikleri paraların büyük miktarı bu ülkelerin güvenlik harcamalarına ayırtmaya mecbur bırakmasının nedeni de budur.

Ayrıcalıklı azınlık gruplarının mevcudiyeti, bir dizi kötü sonuçları da beraberinde üretmektedir. Eğitim politikalarının durdurulması ya da değiştirilmesi, büyük yığınların bilerek cahil bırakılması, toprağın kötü şekilde sömürülmesi, silahlara ayrılan payın artması, huzursuzluk, şiddet ve terör sonucu yapılan tahribatlar büyük boyutlara ulaşmıştır. Bu tahribatlar yoksul halkın ve işçi sınıfının emeğinden karşılanmaktadır. Bu ülkelere hem yatırım yapılmamış, hem de geniş halk yığınları ve emekçi sınıfı ölçüsüz bir sömürünün kurbanı haline getirilmiştir.

Tüm bunların dışında geçmişte klasik sömürge ve yarı sömürge olan, günümüzde de yeni sömürge tipi ülkelerin diğer bir özelliği, kapitalist ülkelerden oldukça farklı bir görüntü arz etmesidir. Örneğin, bunların başında bozulan geleneksel yapılar, zihniyet yapısı, din bezirgânlığı, kurumlar arasındaki dayanışmada görülen zafiyet, toprak mülkiyetinin dağılımındaki adaletsizlik, faizcilik, tefecilik, rantçılık vb. alanların adeta birer meslek gibi görülmesine yönelik ilginin artış göstermesi ve daha niceleri gösterilebilir. Oysa gelişmiş kapitalist ülkelerde zenginlerle yoksullar arasındaki bu uçurum, azgelişmiş ülkeler kadar değildir. Zenginler yine zengin, ama yoksullar, yaşam standartları bakımından azgelişmiş ülkeler gibi aşırı sefalet içinde bir görüntü vermeyebiliyor. Bunun nedeni sömürgelerden arta kalan payın Lenin’in dediği gibi, çok küçük bir kısmının sömürgeci ülkenin halkına dağıtılmasıdır. Batı ülkeleri, günümüzde kendisini ne kadar uygar gösterirse göstersin,  gerek kendi toplumuna ve gerekse diğer ülkelere lanse etmeye çalıştığı bu uygarlık kavramı, geçmişte sömürge ülkelerde uyguladığı soykırım, katliamlar, sömürü, ırkçılık, başka kimlikleri hakir görme, kimliksizleştirme, savaş vb. uygulamalar dışında başka bir şey değildir.

Azgelişmiş ülkelerde ara sınıfların zayıflığı ve hatta yokluğu ayrı bir problem haline gelmiştir. Sömürgecilik döneminden devralınan bir gelenektir orta sınıfların yokluğu. Sömürgecilik döneminden beri sömürgelerde geçici olarak yaşayan yabancı girişimciler, tüccar ve memurlar, küçük burjuvazinin oluşumunu frenlemişlerdir. Alt ve ara sınıfların üst sınıfa geçmesi engellenmiştir.

Bu yaşadıklarımızda ve eziyet çektiklerimizde sömürgeciliğin rolü az değildir. Hiç şüphesiz ki azgelişmişliğin temel nedenlerinin en önemlisi sömürgeciliktir. Bu ülkelerin büyük çoğunluğunun sömürgeci ülkelere bağımlı bir konumda olması ekonomik ve politik yönden özgüven ve karar mekanizmalarını geçersiz kılmıştır. Dolayasıyla adeta hizmetçi haline getirilen ülke halkları, anavatanlarının üretemediği mal ve hizmetleri tedarik etmek zorundadır. Bunlar çoğunlukla eskiden anavatan (sömürgeci) ile ticaret yapıyordu. Bu durum, geleneksel toplumun yıkımına yol açabilen büyük zararlar meydana getirmiştir.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında kâğıt üzerinde bağımsızlığını kazanan ve ayrı birer devlet kurduğunu ilan eden ülkeler, azgelişmişlikten bir türlü kurtulamadılar. Bunun nedeni yerli nüfusa sahip olmasıyla açıklanabilir. Ancak bunun da istisnaları vardır. Örneğin Yeni Zelanda, Avustralya, Kanada, Birleşik Amerika gibi ülkeler sömürge konumundaydılar, ancak gelişim gösterdiler ve hatta Birleşik Amerika, bugün emperyalistlerin başını çeken bir ülke haline geldi. Bunun nedeni bu ülkelerin tamamının Avrupalı nüfusa sahip olmasıdır. Diğer bir deyişle bu ülkelerin nüfusunun tamamının sömürgecilerin torunlarından oluşmasıdır. Ayrıca bu ülkeler, sömürgeci ülkeler tarafından dayatılan tekel sistemine karşı da ayaklanmışlardı. Kaderlerine razı olmamışlardı. Bununla birlikte bu ülkelerde gördüğümüz dinamikleri Latin Amerika’da, Asya’da, Afrika’da, Ortadoğu’da ya da başka yerlerde göremiyoruz. Bunun nedeni nüfusun sömürgecilerin torunu değil, tamamının yerlilerden olabileceği gerçeği ve dayatılan tekelci yapıyı kabullenmeleri olarak düşünülebilir. Bunun tam tersi de olabiliyor. Örneğin, eskiden sömürgeci olan ülkeler de azgelişmişlik kategorisine girebiliyor. Örneğin, İtalya, İspanya, Portekiz vb. ülkelerin emperyalist-kapitalist sürecinin uzaması veya başka türlü nedenlerle azgelişmişlik kategorisine girdiğini görebiliyoruz. Bunlarla ilgili ayrıntılar, bir başka makale konusu olarak ele alınabilir.

Azgelişmişlik, ülke içindeki kurum ve kuruluşlar ile insanlar arasındaki gelir dağılımı, sosyal statü, sosyal sınıflar arasındaki dayanışma üzerindeki ayrışmanın derinleştiği, dengesizliklerin arttığı, derin bir bunalım sürecidir. Bu durum sosyal sınıflar arasındaki çelişkiyi derinleştirmekte ve olası sınıfsal çatışmaları gündeme getirebilecek dinamikleri barındırmaktadır.

Yeni sömürgecilik, İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra sömürge ülkelerin bağımsızlıklarını tanıyan emperyal güçlerin, siyasi, askeri, toplumsal ve teknik açıdan kendi hâkimiyeti altında tutmasının devamını sağlayan bir kavramdır. Diğer bir deyişle yeni sömürgecilik, eski sömürgeciliğin makyajlanmış şeklidir. Emperyalistler, bağımsızlıklarını kabul ettiği devletlerin sınırlarını savaş sonrasında cetvelle çizerek, efendileri olduğunu hatırlatmışlardır. Afrika ülkelerine baktığımızda bunu net bir şekilde görebiliyoruz.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında Avrupa yorgun ve bitkin düşmüş, ekonomik yönden çöküntüye uğramıştı. Bu ülkelerin çoğu bağımsızlığını kazanan bazı devletleri hegemonyası altına alamadı. Savaşta diri çıkan ülke ABD idi. ABD, eski sömürge devletlerinin birçoğunu hegemonyası altına alarak bir nevi eski sömürgeler el değiştirdi. Türkiye de dâhil…

Yeni sömürgecilik kavramı, eski sömürgeciliğin devamı niteliğindedir. Sömürgeler, eskisi gibi fiilen işgal altına alınmadılar, ekonomik, politik ve sosyal yaşam biçimiyle ABD’nin hegemonyası altına girdiler. ABD, bu ülkelere başta silah olmak üzere, teknik, askeri ve ekonomik yönden yardım yaparak, üzerlerinde siyasi hâkimiyet sağladı. Dolayısıyla egemen ülke burjuvazisi uzun süreli eğitim programlarını yürürlüğe koydu. Bu da yöntem olarak klasik sömürge durumundan oldukça farklı bir nitelik taşıyor, diğer bir deyişle sömürge kavramı yeni bir kılıfa bürünüyordu.

Klasik sömürgecilik döneminde sömürge halkının asimile edilmesi aynı zamanda sömürgeci burjuvazinin olmazsa olmazıydı. Halkın asimile edilmesi salt dili ya da kültürü ile sınırlı değil; tüm düşünce biçimi, sömürge burjuvasına itaat, sömürge ülkeye bağımlılık ve aynada onun yerine kendisini görmesiydi. Sömürgeciler, hâkimiyeti altındaki ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yağmalamakla kalmadı, aynı zamanda sömürdükleri halkın düşünce biçimini, gelenek ve göreneklerini, ritüellerini, kültürlerini, aile yaşam tarzını ve düşüncelerini de yok ederek, yerine kendi dillerini, ahlakını, geleneklerini, kültürlerine ikame etmeye çalıştılar. Sömürge ülkede kendi totaliter karakterini göstererek yalnızca halkın benimsediği, ancak sömürgecinin hoşuna gitmediği toplumsal değerlerden yoksun bırakmakla kalmadı, o değerleri tamamen ortadan kaldırmaya kalkıştılar. Hatta yerli halkın ahlak kurallarına duyarlı olmadığını ilan ederek, bu değerleri inkâr ettiler ve kendi ahlaksızlığını meşru göstermeye çalıştılar. Sömürgecinin uyguladığı şiddet, bu köleleştirilmiş insanları sindirmekle kalmadı, aynı zamanda onları kendilerine benzeterek insanlıktan çıkarmaya çalıştılar.

Baskılar, hakların alınması, adaletsizlik, eşitsizlik, zorla çalıştırma gibi uygulamalar, insanlık dışı uygulamalar olarak değerlendirilmektedir. İnsanlıktan çıkarma çabası sonunda sömürgeleştirilen insan da artık bir nesneye dönüşmeye başladı. Sömürgecilik, şiddet kullanarak boyun eğdirdiği halklar için insan haklarını kabul etmeyen bir kavramdır. Halkları fakirlik ve cehalet içinde tuttular. Marks’ın deyimiyle “insanlık-altı” durumunda tuttular. Bu durumda, sömürge halkları oyunun tümüyle dışında olduğundan tarihin bir öznesi [9] de olamadılar.

Cezayir Ulusal Cephesinde görev alan, Fransız Batı Hintli Marksist düşünür, Frantz Fanon, Yeryüzü Lanetleri adlı eserinde şunları yazıyor: “İlhak edilen toprakların sakinlerini gelişmiş maymun düzeyine indirgeyerek sömürgecinin onlara yük hayvanı muamelesini yapmasını haklı çıkarmaları için emir verilmiştir. Sömürgeci şiddeti bu köleleştirilmiş insanları salt durdurmayı amaçlamakla kalmaz onları insanlıktan çıkarmaya da çalışır. Onların geleneklerini yok etmek onların dilleri yerine bizim dilimizi…”  [10] Fanon’un dediği gibi sömürge koşulların özgünlüğü, ekonomik gerçeklikten, eşitsizlikten ve yaşam biçimlerinde yaşanan bu farklılık, insan gerçeklerini asla gizlemeye yetmeyecektir. Dolayısıyla sömürge koşullarının dolaysızlığı içinde net olarak görülebilmektedir. Sömürgelerde ekonomik altyapı, aynı zamanda bir üstyapıdır. Neden, sonuçtur. Beyaz olduğunuz için zenginsiniz, zengin olduğunuz için beyazsınız. Sömürge sorunu ele alındığında Marksist çözümleme bu nedenle her zaman biraz esnemek zorunda kalmıştır. Burada anlatılan konu, Marks’ın çok iyi açıkladığı kapitalizm öncesi toplum kavramı değildir. Sömürgelere yabancılar topuyla, tüfeğiyle gelip kendilerini dayatmıştır.  Dolayısıyla sömürge halkı için en önemli değer, topraktır. Ekmeği ve saygınlığını veren de topraktır. Toprakta gördüğü tek şey dövülebileceği ve açlıktan öldürülebileceğidir.

1962 yılında bağımsızlığını ilan eden Cezayir ve diğer Afrika sömürgeleri için Frantz Fanon’a atfedilen bir söz vardır: “Sömürgecisine itiraz edemeyen, kardeşine düşman kesilir ve gücünü ona göstermeye çalışır,” diyerek, devam etmiştir; ”kendisini sömürgecinin yerine koymayı hayal etmemiş bir yerli yoktur…” Hiç şüphesiz ki bu sözler, sömürgeciliğin kanlı, katliamcı ve kirli yüzünü göstermeye yetiyor.

Batı sömürgecileri kendi amaçları ve ihtişamlı yaşamları için yüzyıllar boyunca işgal ettiği topraklarda insanların gelişmesini engelledi, onları köleleştirdiler. Yüzyıllar boyunca onları yoksulluğa, açlığa, kıtlığa mahkûm ettiler. İnsanlığı sömürdüler. Aynı zulüm, bugün yeni sömürgecilik konseptinde görebiliyoruz. Azgelişmiş diye nitelendirdikleri ülkelerin halklarını İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında kendilerine göre biraz daha esneterek, estetik katarak efendice sömürmeye devam ettiler. Sömürge ülkeler değişmedi, ancak efendileri değişti. Yeni sömürgecilik, klasik sömürgeciliğin vitrin değişikliğine uğramış biçimidir. Özü aynıdır, ancak sömürünün alanları kamufle edilmiş gibi gösterilmektedir.

Yeni tip sömürgecilikte sömürgeciler, gelip de sömürge ülkelere çöreklenmedi, onu ekonomik, siyasi, askeri, hukuki ve kültürel alanlarda kontrol etme yolunu seçtiler. Yani bir nevi doğrudan sömürgecilik kavramı, yerini dolaylı sömürgecilik konseptine bıraktı.

Sömürge terimi, günümüzde bir tabu haline gelen kavramlardan olduğu için yerini serbest ticaret, mali yardım, işbirliği ya da sürdürülebilir kalkınma gibi makyajlanmış farklı kavramlara bırakmıştır. Dolayısıyla aracı olarak kullanılan Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi uluslararası örgütler en çok eleştirilere maruz kalan kuruluşlardır. Bu örgütlerin yaptığı yardımlar her ne kadar ülkelerin yararına gibi görünse de, özünde büyük güçlerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Dolayasıyla ülkeleri kolayca kontrol edebilmek için ileri sürülen aracılar haline gelmiştir. Amaç, ülkelerin liberal kapitalistleşme sürecine girmesi, piyasasını yabancı tekellere açmaya yönelik düzenlemeler yapması içindir. Bu da yabancı şirketlerin sömürü çarkının kolay dönmesini sağlayan unsurlardır. Azgelişmiş ülkelerin yöneticilerin kârı, bu işlemlerde “rüşvet” almak ve karşılığında ülkesini ve halkını içinden çıkılmaz bir girdaba sokmaktır.

Yeni sömürgeciliğin diğer özelliklerden biri de sömürülmekte olan halkların bunun farkında olmaması, hissetmemesi, kendilerini “tam bağımsız ulus” olarak görmesidir. Hani başta söylemiştik. “Kalkınmakta olan ülkeyiz” diye… Bir asırdır bu nakaratı tekrarlayıp duruyoruz; “kalkınıyoruz” söylemi ile… Ancak her ne hikmetse bir türlü kalkınamadık. Kemalist diye nitelenen ulusal solcuların iddia ettiği gibi “alt-sömürgeci” ülke (!) kategorisine bile giremedik. Ancak körler ve sağırlar da çok iyi biliyor ki sittin sene kalsa bu modelle kapitalist bir ülke olarak gelişmemiz mümkün değildir. Kapitalist sistemde ülkelerin gelişim süreci, sınıflar arasındaki gelir dağılımında adaletsizliğe ve eşitsizliğe dayanan süreçtir. Bu süreç “kalkınma” demek değildir. Kalkınmanın tek bir yolu vardır. O da bu sistemi alaşağı etmektir.

Yeni sömürgecilik, “küreselleşme” diye anılan kavramla yakın bir ilişki içindedir. Bu kavram, sadece dünya siyaseti üzerinde değil, aynı zamanda askeri, kültürel ve teknolojik alanlarda hegemonya oluşturmaya yöneliktir. Daha önceki konularda bahsettiğimiz gibi, ünlü İtalyan Marksist düşünür Antonio Gramsci’nin dediği gibi hegemonya salt “zor kullanımı” ile değil “rıza” ile “tahakküm” ve “manevi liderlik” ile de kendisini gösterebiliyor.

Gramsci, hegemonya kavramını, “tüm ülkelere nüfuz edebilen ve diğer ikincil konumdaki üretim modellerine bağlanabilen, baskın üretim modellerinin bulunduğu dünya ekonomisi içinde bir düzen” olarak tanımlar [11].

Uluslararası tekelci sermaye, geri kalmış ülkelerin gelişebilmesi için serbest piyasa ekonomisine geçişin tek çare olduğundan söz ettiler. Böylece, yoksul ve zengin ülkeler arasındaki farkın kapanacağını telkin ederek ülkenin halkını buna inandırmaya çalıştılar. Oysa esas amaç, kapitalist ülkeler için uygun ortam hazırlayarak, azgelişmiş dediğimiz geri kalmış ülkeleri “Pazar” haline getirmekti. Bu amaçla, geri kalmış ülkeler, kapitalist ülkelere mal satarken bazı engellerle karşılaşacak, oysa kapitalistler mal satarken engeller kaldırılmış olacak; Türkiye’deki “2978 Sayılı Vergi İadesi Hakkındaki Kanun” hükmünde yer alan ödenen vergilerin iadesi ile ilgili yapılan soygunları hatırlıyoruz. Bilindiği gibi bu düzenleme ile hayali ihracatlar ülkemizde tavan yapmış, bazı siyasilerin yakınları bu yolsuzluk sarmalına girmişti. Dolayısıyla yeni sömürgecilik, mevcut olan geri kalmışlık seviyesini yeniden üretmektir. Bu da giderek sınıf çatışmalarının kaçınılmazlığını beraberinde getirecektir.

Geri kalmışlık salt ekonomik alanda değil; aynı zamanda siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda da çoğunlukla dışarıdan kontrol edilebilir hale gelmiştir. Çoğu kez egemen devlet dediğimiz yeni tip sömürgeci devlet (emperyalist) tarafından belirlenen yasalar, ülkelerin hoşgörü ortamını ya sınırlandırmış, ya da engellemiştir. Toplu sözleşmeler, grevler, işçi sendikaları, siyasi partiler çoğunlukla kendileri tarafından dizayn edilmiş ve bunlara yönelik eleştirilere tahammül etmek bile sınırlandırılmıştır. Egemen devlete başkaldıran muhalefet çoğunlukla engellenmiş veya liderleri tutuklanmıştır.

Yeni sömürgecilik ile küreselleşme arasında yakın ilişki vardır. Bu ilişki salt dünya siyasetine bağlanmamakta, aynı zamanda askeri, kültürel ve teknolojik alanlarda bir hegemonya gücüne dayanmaktadır. Bu güç salt mutlak kuvvetle değil, gerektiğinde kendisini “tahakküm” şeklinde de göstermektedir. Bunun dışında Gramsci’nin dediği gibi “entelektüel ve manevi liderlik” olarak da yansımaktadır.

Yeni sömürgecilikte “yolsuzluk” kavramı sürekli gündemdedir. Yolsuzluğun ve yozlaşmanın meşru olduğu ülkelerde sanayi gelişmesi de olmaz. Egemen devlet zaten sanayileşmeye izin vermez. Çünkü bünyesinde barındırdığı çokuluslu şirketlerin, tekelci sermayenin zarar etmesine sebep olur. Yolsuzluğu, yozlaşmayı ve her türlü melaneti bir iç olgu haline getiren de emperyalistlerdir. Bu tür kirliliğe bulaşan emperyalistler, yeni sömürge tipi ülkeleri sürekli borçlandıran, faizleri altında ezen, küreselleşmeden doğan yoksulluğun ve sefaletin müsebbibi, onların maliyesi haline gelen IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü türü sömürücü kuruluşlardır. Bu olguyu birçok ülkede görüyoruz. Örneğin; Hindistan gibi uzun sömürge döneminde kültürel bakımdan erozyona uğramış, kültürüne, yaşam tarzına ve ekonomisine müdahale edilmiş bir ülkenin sanayileşme alanında gelişmesine izin verilmedi. Buna rağmen, popülist söylemlerle çoğu ülkelerin tarımsal ürün satarak sanayileşmeye doğru adım atması telkin edilmiştir. Şunu biliyoruz ki hiçbir ülkenin buğday satarak, muz ya da portakal satarak sanayileşmesi mümkün değildir. Bu kuralın tipik örneklerinden biri de Türkiye’dir. Türkiye, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne hep fındık, üzüm ve incir, satmış, sonradan buna pamuk eklenmiştir. Önceleri tütün de satıyordu. Ancak tütün satması engellendi. Tekstil ürünleri, dünya pazarında önde gelen ülkelerin tekstilleri dururken rağbet görmesi de güçleşti. Dolayısıyla pamuk, incir ve kuru üzüm satarak sanayileşemedik. Sanayici diye geçinen yerli ve milli ticaret burjuvazisi, ancak çokuluslu şirketlerin taşeronluğunu yapmakla meşguldürler.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardında dünyada kendisini süper güç olarak ilan eden ABD, neoliberal ekonomi politikalarını ve emperyalist siyasetini, kapitalizmin içinde harmanlayarak dünyaya egemen olmaya çalıştı. Hareket alanı genişleyen ve dünyada hegemonya kurmak için kendi hedefine hizmet eden ekonomik ve siyasi girişimlerini sürdürmeyi temel hedef olarak gördü. Bunda da büyük başarı sağladı. ABD’nin yaptığı bu faaliyetlere günümüzde “küreselleşme” denilmektedir. Bu olgu hem ekonomik hem de siyasal nitelikli bir kavramdır. Ekonomi, hukuk, insan hakları vb. yapıları içine alan çok boyutlu özellik taşımaktadır.

Küreselleşme, “sermayenin, serbest dolaşımı için tüm ekonomik engelleri ortadan kaldıran, pazarları bütünleştiren ve küresel bir piyasa oluşturan süreç” diye tanımlanmaktadır. Küreselleşme kavramı da özünde emperyalizm kavramının ince tülbent giydirilmiş şeklidir. Geri kalmış sömürge tipi ülkelere türlü şartlar, politikalar empoze edilmektedir. Gerek “örtülü” dış müdahale, gerekse “gizli” müdahale olarak görülen ekonomik ve mali yardımlar, çoğunlukla IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği ve doğrudan ABD tarafından yapılmaktadır. Bu yardımlar, azgelişmiş dediğimiz yoksul ülkeler ile kapitalist-emperyalist dediğimiz zengin ülkeler arasında gelir uçurumunu artırmaktadır. Bu olgu, azgelişmiş ülkelerde yaşayan dar gelirli kesimlerin aleyhine çalışan küresel boyutlarda istikrarı sağlamadığı gibi söz konusu süreci kötü şekilde yöneten ve yoksulluğu arttıran unsurları beraberinde getirmektedir. Egemen ülkeler, yardım bahanesiyle verdikleri sadaka türü paralarla ülkelerin siyasetini, ekonomisini, kültürünü ve sosyal yaşamını ipotek altına almaktadırlar.

 


[8] Coşkun Adalı, Kapitalizmin Düğümleri (alıntı) Tacim Çiçek, Emperyalist kültüre genel bakış (Duvar Gazetesi, 12, 2020)

[9] Deniz Altınbaş, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Yeni Sömürgecilik (PDF Dosyası, sf. 45)

[10] Frantz Fanon, Yeryüzü Lanetleri, (*silo.tips_frantz-fanon-yeryznn-lanetlileri. pdf, sf. 10)

[11] Deniz Altınbaş, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Yeni-Sömürgecilik (PDF dosyası, sf.9)

 

Mazhar ÖZSARUHAN
Latest posts by Mazhar ÖZSARUHAN (see all)