12 Kutsal Dağ’a Güz Geldi

Güz’ün Zemheri’yİ anımsamaya başladığı takvimdi. Bu zaman, yeşilin-maviye, sarının-turuncu ve kızıla dönüştüğü andı. Verimin-çoraklığa evrildiği gecelerdi. Bu öyle bir zamandı ki, yalan doğruya, doğru yalana dönüşüyordu. Kadim ardıç ağaçları bu çarh-ı semahı kaç kez izlemişti, ama ağaçlar bu dönüşümün farkında bile değildi.

Gündüz-Geceye karışmaya başladığı anlardı ve yılan son avlarını yapıyor, tüm hücrelerini ölüm anına dönüştürerek bir kenarda kaosun geçişini beklemeye hazırlanıyordu. Aç kalan çakalların, sırtlanların ve yırtıcıların mezarlardaki taze ölüleri çıkarmaya hazırlandığı anlardandı işte! Ne gerçek di ne yalan dı, sorgulayacak zaman yoktu, dönüşüm kendi mecrasında doğru hızla akıyordu.
Kurtların birlikte hareket etme zamanı gelmişti, yazın köşe bucak kaçtıkları Kangal Köpeğine tuzak hazırlama anlarıydı. İçlerinden çekici bir dişiyi köpeğe gönderirlerdi, en cilveli haliyle ulur ve köpeği ardına takar, kurulmuş tuzağın içine çekerdi, sonra kurtlar sofrasında bulunmak zorunda kalırdı kangal. Bazen ise, dişiyi kurban verirlerdi zeki Kangala, önemli değildi yenileri bulunur, yeni tuzaklar kurulurdu, işte o anlardan biriydi!

Ceviz ağaçları, yapraklarını dökerken, dala sarılan son cevizler doğdukları ana karnını terk ederek yere düşerdi. Sincap, karga ve cümle mahlûkat beslenirdi bunlardan. Yapraklar, yeşil otların terk ettiği toprağı yorgan gibi örterdi, sarı-turuncu-kızıl ve toprak rengi hemhal olurdu ve sonra aynı şeye dönüşür ve kendilerine doğru yol alırdı. Ne güzeldi, tomurcuk iken ağlayarak doğmak, açık yeşil çocukluk, zayıf, ürkek ama kımıl kımıl haller. Sonra serpilir, bıçkın bir delikanlı veya güzel bir yosmaya dönüşür. Sonra, sertleşir, gelişir, her rüzgârda savrulmayacağını bilir, olgunluk ve ölüm, düzen hiç bozulmazdı.
Bu hengameyi izleyen kadim ardıç, bir şarkı mırıldanırdı;

“Noktadan fışkırır, cem-i cümle,
Pişkinlikten düşer aslın, ol hamlığa!
Kor ile harlanmayınca; dönmez olgunluğa,
Her cisim rücu eder, illaki aslına…”

İki itin boğuştuğu yonca tarlası yerini dikenli otlara, gevenlere bırakmıştır. Dikenli otlar, uzadıkça uzar, dokundukça kanatır, acıtır, tohumlarını büyük bir zevkle toprağa saplar, toprağın dahi canı acır, işte o anlardan biriydi. 12 Kutsal dağın tek sahibi gibi gözükürdü bu dikenli otlar, kafalarını kaldırıp son yeşeren ve üzerindeki çiğle titreyen yeşilliğe, dikenlerini geçirdikleri anlardı. Dökülme, kopma, yaralama, açlık ve ölümün kol gezdiği, gecenin gündüzü mengeneyle sıkıştırdığı anlar işte!
Kadim Ardıç, kaç kez izlemişti bu döngüyü, acemisi değildi ne güzün ne de zemherinin. İlkbaharı da tanırdı, yazı da. Ve bilirdi ki, ilkbaharın gelişi, güzün ve zemherinin elindeydi. Elbet, zamanınız gelecek, elbet tek hâkim siz olacaksınız, elbet korkuyu yayacaksınız, kurt ve çakalla dostluk kuracaksınız ama elbet, zemheri sizi de yok edecek, o elinizi uzattığınız, meylini verdiğiniz yalan, yeni bir yalan ile yapraklar gibi gazele dönecek.

Süslü kuşlar gelirdi bu dağa ve en güzele nameleri ile şakırdardı. Onları dinleyip kendinden geçen mahlukat, güneşin nuru, bu toprakların cesareti, vicdanı, tek gerçeğin seslendiricisi, hadi şuna da bir ağıt yak ya da neşeli olsun, fark etmez derlerdi. Sonra, sofrada yenilecekler tükenince, kuş gözünü dikerdi yeni topraklara. Arkasından bağırırlardı, hain, yalancı, sahtekar ve unuturlardı dizdikleri o muhteşem övgüleri. Dedim ya bu zaman öyle bir zamandı ki, dünün nur-u güneşleri, gerçeğin tek haykırıcısı, şövalyesi bir anda haine dönüşürdü ve zaman aç kurtlar-çakallar zamanıydı… Kargaların, anka kuşu kılığında gezindiği anlardı…

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları