Sayıklamalar


Yıl 1533 Orleans bölgesi.
Soğuk, puslu bir ortaçağ Fransa’sına açmışım gözlerimi.
Arduaz tarzı kurşun çatılarla kaplı büyük şatolar süslüyor bu bölgeyi. Tipik yapı tabanları ise kare şeklinde… Çatıya vuran ay ışığı gümüş gibi parlayarak aydınlatıyor yolumu. Sağ ve sol yanlarında yığma taşlarla örülmüş, silindir biçiminde ‘donjon’ denilen kuleler yükseliyor. Oldukça kalın duvarlı, geniş ve yüksekler.

Blois şatosundan kaçtım, her yerde beni arıyorlarmış.
Ortalık boğazına kadar çamura batmış. Düşe kalka ilerlemek zorundayım. Ve yaralıyım.
Karşıki yönden, kendime doğru gelmekteyim. Kayboldum bu Ortaçağ kentinde. Üşüyorum üstelik. Yağmur çiseliyor. Yakınlarda bir zaman iç savaş başlayacak. Ben henüz bilmiyorum. Ayaklarımda altı delinmiş ucuz, ıslak botlar… Isıtmıyor, hissedemiyorum ayaklarımı, parmaklarım yok gibi.
Upuzun saçlarımı kökünden kestim. Genç bir erkeğe benziyorum epeydir. Savaşabilirim!
Sabahın çok erken saatleri… Kızarmış ekmek kokusuna nasıl da hasretim. Açlık, kanıksanmış boyutlarda…

Annem hayatta mı? Yaşıyorsa eğer, çok yoksul olmamızın kahredici ezikliğini benden daha fazla hissediyor olmalı. Bilmeliydim, başıma gelecekleri. Bilsem ne fark ederdi?
Ben bir savaşçıyım. Doğrusu buydu, korkmalı mıyım?
Kılıcım kırıldı tam ortasından… Bu iş burada bitecek besbelli. Korkmuyorum.
Günlerdir aç, susuz, yaralı ve yorgunum. Gücüm tükenmekte büyük bir hızla. Başıma ödül konulmuş.

Ümitsizlik, nasıl da insanın omuzlarını aşağı düşürüyor… Normalde onları dik tutan ne? Cesaret mi, kendine olan bu güven nereden kaynaklanıyor? Etten bir külçesin işte; etten kemikten, kastan, kandan, ilikten… Duyguları gereğinden genç gönlün yaslı bir sona hazırlıyor kendini.
Aşk mı? Henüz yaşamamışım. Bilmiyorum tadını öpüşmenin, sevişmenin hazzından habersizim. Ergenliğimden beri savaşmaktayım. Bir erkeğe benzeme çabam bundan. Ortalıkta ölüm sessizliği hakim. Atımı bulmalıyım.

Bastille hapishanesinde ilk isyan çıkmış. Birilerini daha asacaklar, onlar için kurulmuş bu idam sehpaları. Ya bu yakılan ateş, bu odun yığınları? Ateşi de benim için yakmış olmalılar.
‘Sapmacılık kuşkusu’ ile yakılacak olan Michel Servet var sol tarafımda. Bu bilge yazarla birlikte yakılmak bir onur olabilir, bu fikri sevdim. Ama suçum ne benim?

Kalvin, bir zamanlar en yakın dostu olan bu adamın yakılmasına gözlerini yummuştu anlaşılan. İnsanların özgür iradesinin olmadığı, ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olmayı seçemeyeceği, cennet ya da cehenneme gideceğinin daha doğduğu anda belirlendiği zırvalığını yaymakla meşguldü. Din söz konusu olunca, cinayetler katliamlar geçerlilik mi kazanmaktaydı ne?
Sözde aydın Hristiyanlar olarak sunulan fanatik Protestanlar birbirini katletmeye çoktan başlamışlardı.

Duman kokusu oldukça hissedilir derece keskin; uzaktan da olsa alıyorum kokusunu, yanıyor burun deliklerim.
Önce odunları tutuşturacaklar; sonra da beni, canlı canlı, yavaş yavaş… Bilincindeyim, yaklaşmakta olan hazin sonumun.
“Yapmayın, durun! Ben masumum!” diye haykırsam? “Ben hain değilim, bir cadı da değilim, yakmayın beni!” Ah, yalvarmak acizliktir, korkaklıktır. Dahası, yalvarmak şöyle dursun; af bile dilemem ben.
Ayaklarımın altında çıtırdayarak yanan odunlar, hızla yükselen alevler, kızarmış et kokusu… Salyalarını akıtarak izleyen o sefil kalabalık. Nasıl da zevk alırlar vahşeti seyretmekten…
Zavallılığın ikiyüzlülüğü bu, karşılaştığım.
İçlerinden pek azı, birazdan tanık olacakları sahneleri hiç unutmayacaklar. Ne gördüklerini, ne de suç ortağı oldukları utancı unutacaklar. İkinci milenyuma daha birkaç yüzyıl var, henüz utanç duyabilen insanlara rastlanıyor, az da olsa bu çağda…
Alevler yüzümü yalamaya başladı… Haksızlığa uğradım!
Ölüm öpüyor dudaklarımdan. Onun dudakları nerede? Göremiyorum dudaklarını.
Görmeden hissedebilir miyim? Ben hissediyorum.
Bu ölüm, o çok istediğim yok-oluşu sağlayabilir, belki de bununla avunmalı, mutlu ölmeliyim.

Kulağımda bir melodi;
—“Turn around baby… turn around” diyor.
Dönüyorum… Dönüyorum. Dönmekten başım dönüyor.
Çıkartıp atıyorum bale pabuçlarımı. Ayaklarımı rahatlatmam gerek. Bütün hafta dans ettim, Bolshoi balesinde.
Sonra bugün, ‘Kuğu Gölü’nü sahneledik Rudolf Nureyev’le birlikte. Odette bendim, peki ama 1963 yılına hangi ara gelmiştim? Aslında pek de önemsemedim. Şimdi Champs Elysees Tiyatrosundaydım ve kuğu Odette olarak Prens Sigfried ile dans ediyordum, önemli olan buydu.
Prens nazikçe tutuyordu elimden. Serçe parmağını serçe parmağıma dolamış, aşkla bakışarak dönüyoruz el ele. Derken gösteri bitti ve perde kapandı ardından. Localarda oturan seyirciler ayağa kalkmış, çılgınca alkışlıyorlardı. Defalarca bis aldık, reverans yaptık. Tchaikowsky de vardı izleyenler arasında, locasından gururla seyrediyordu muhteşem eserini. Bir ara göz kırptı bana muzipçe. Nureyev’i dürttüm ama görmedi. Neden benden başkası görmedi onu, hiç bilemedim. Sahneden inip locasına gittim, kulağıma bir şeyler fısıldadı. Alkışların gürültüsünden güçlükle duydum söylediklerini. “Bir sonrası yok” dedi gülümseyerek, “artık özgürsün.”
Bense hala dönüyorum bıraktığım yerden, bıkmadan usanmadan… Herkes nereye kayboldu? Şaşırmıyorum aslında. Her an, her yerde olabilirim. Ve herkes her yerde…

Annem bale derslerinde uyarırdı çocukken;
—“Tek başına dans etmeyi öğrenmen gerek.”

Peki siz, yine de benimle son defa dans eder misiniz?
Ne de olsa aylardan Kasım,
Ve Paris’teyiz.