Meyman*

Tarihte yazılmış ilk roman Don Kişot’tur. İspanyol Cervantes’in yazdığı bu romanın kahramanı başta asilzade Don Kişot, yanında sevgilisi köylü kızı Dülcinea, yoksul köylü Sancho Panza’dır. O, ortaçağın gezgin şövalyesidir. İtalya’da Mancha’da yaşayan ve yirmi dört saat hayallere dalan Don Kişot, altında atı Rosinenta ile maceralı yolculuğunda canavar olarak gördüğü yeldeğirmenlerine saldırır. Amacı her türlü haksızlığa karşı savaş ve ezilen halkı kurtarmaktır.

O, asla ve sadece bir roman kahramanı değil; her halkın bir Don Kişot’u vardı. Bizim toprakların Don Kişotu, Kamer Özkan adında bir isyancıydı. Adı insan-ı kâmilden, soyadı ise doğumunda yüzüne sıçrayan kanından geliyordu. Üniversiteyi ‘68’lerde okuyan Kamer, sonradan o topraklara gelecek masmavi çakır gözlü İbrahim adlı bir öğrenciyle yakın arkadaş olmuştu.

12 Mart ve 12 Eylül’den sonra o topraklar, tüm isyancılardan arındı; vurulanlar, hapse atılanlar, kaçanlar, Kamer artık dağda yapayalnızdı. Kamer’in dağlarda süreli kaldığı birkaç mağarası, içlerinde tüp, kuru yiyecek malzemeleri, ciltli kitapları, bir de kırması ardı. Suyun doğu tarafından bir köydendi, ama batısını kendine mesken tuttu, ne askeri operasyonlar, ne ailesine yönelik tehditler, ne kar, ne de kış, onu isyan yolundan caydırmadı. O, tıpkı Don Kişot gibi derin hayallere dalmıştı, altında bir Rosinenta, yanında bir Sancho Panza yoktu, ama mutlaka bir sevgilisi olmuştu. Kamer’in amacı, bitmeyen adaletsizliğe son vermek ve otuz sekizden bu yana hep mağdur olan sevgili halkını kurtarmaktı.

Suyun batısında, sonra da doğusunda operasyonlar yoğunlaştı, kuşatma gittikçe daraldı, ama o tüm bu tehlikeleri ustaca atlattı. Çünkü hayalleri vardı, ne Avrupa’ya gitmek, ne de teslim olmak aklından geçmişti.

En sonunda, doksan üç yılında, dağlarda artan isyancı örgütler sert bir egemenlik kavgasına düştü, yapayalnız ve bir başına örgüt olan Kamer de hedef oldu. Suyun doğusuna davet edildi, bir sonbahar günüydü, buluşma yerine vardığında, tam dostlar arasında olduğunu düşünürken ve rahat bir nefes aldığını sanırken, ensesine sıkılan tek kurşunla, yandaki meşe ağacının gölgesi altına devrildi. Kara haber geldiğinde, suyun batısındakiler –kederle-, yirmi yıldır bizim taraftaydı, hiçbir şey olmadı, ilk kez suyun karşısına gitti, aynı gün vuruldu, bir misafire sahip çıkamadılar, diyerek sitem etti. Oysa Kamer bilirdi ki eskiler, “İsu ya ciranê ison vo, ya ki meymanê ison vo ke, huyê dey bızone” derlerdi (İnsan, ya insanın komşusu, ya da misafiri olmalı ki onu tanısın).

Önce söz vardı, yazı çok sonra ortaya çıktı. Sözlü edebiyat vardı, Cervantes’ten binlerce yıl evvel. Ve mit vardı, insan var olduğu günden beri. Mit, anlamsızlıktan anlam çıkarmaktı. En eski mit, Herkül hikâyesidir. Güçlü adam Herkül, kendisinden çok daha güçlü bir devle karşılaşır. Antaeus adlı bu devi ne zaman yere düşürse, dev daha güçlü yerden kalkar. Herkül sonunda onu kucaklayıp havaya kaldırarak galip gelir. Mitler genellikle mutlu sonla biterler.

Mitler aynı zamanda ve hep bir hakikatı barındırırlar. Kamer Özkan’ın hikâyesinde ya da mitinde hakikat nedir? Kamer yıllarca kendini operasyonlardan, hem de tek bir tüfek patlatmadan korudu, tek bir insana namlu doğrultmadı, bizim topraklardaki tek kişilik devrim ordusunun tek neferi ve tek komutanıydı. Felaketlerden sıyrılma yeteneği, ona zamanla aşırı bir özgüven kazandırmıştı. Misafir olarak gittiği dostlarından doğallıkla bir tehlike ummuyordu. O atasözünü de besbelli ki unutmuştu o gün. O akşam, mutlu sonla bitmedi.

Kemal Kılıçdaroğlu, Çubuk’taki o şehit evine gittiğinde, ne oy, ne siyasi nutuk, ne seçim zaferi kutlama peşindeydi, Don Kişot hiç değildi. Ama belli ki fazla güvenmişti misafirlik geleneğine ve yetmiş yaşın hürmetine, sonu neredeyse ölüme varacak bir linçti hikâyenin gerisi. Çubuk’tan bize, Kamer’den, en eski mitlerden de çok ders kaldı.

*Misafir    

Bunları da beğenebilirsin