Wallerrstein ve Kapitalizmin Yakın Geleceği


Wallerrstein, önsosyalizm denemelerinin yıkılışının ardından hem son derece tartışmalı[1] bir tezi dillendirmiş ve hem de son derece iddialı bir öngörüde bulunmuştu. Wallerstein’a göre önsosyalizm denemeleri liberalizm paradigmasının içinde kaldıkları, bu paradigmayı aşamadıkları için çökmüştü. Wallerstein bu savını bir adım daha öteye götürüyor ve SSCB ve diğer önsosyalist ülkelerin çöküşünün aslında liberal paradigmanın çöküşünün öncü sarsıntıları olduğunu söylüyor ve bizlere, önsosyalist ülkelerdeki öncü sarsıntının muhtemelen 30 yıllık bir zaman sonrasında tüm liberal kapitalist ülkelerde yaşanacak asıl depremin habercisi olduğu öngörüsünde bulunuyordu. Bu öngörüsünü dillendirildiği kitabın adını, herkesin liberalizmin sosyalizm karşısındaki kesin zaferini kutladığı o günlerde, son derece anlamlı biçimde “Liberalizmin Sonu” koymuştu. Eklemek gerek ki yine son derece isabetli bir öngörüyle bu çöküntünün değer ve kurumların altüst olduğu büyük bir kaosa yol açacağını ama bu iddiasının asla kaosun daha iyi bir düzene ulaşmakla sonuçlanması anlamına gelmediğin, Lüksemburg’un “ya barbarlık ya sosyalizm” ikilemini hatırlatır biçimde bunu o günkü güç dengeleri ve mücadelelerin belirleyeceğini söylüyor ve ibrenin barbarlık lehine olma ihtimalinin daha güçlü olduğunu net biçimde hissettiriyordu.

Artık Wallerstein’ın işaret ettiği 30. yıla girmiş bulunmaktayız ve tüm belirtiler Wallerstein’ı doğrular mahiyette. Öngörüsünün üzerinden henüz yirmi yıl geçmişken dünyada hem liberal demokrasinin krizi ve çöküşü üzerine hem de “bildiğimiz kapitalizmin sonu mu?” sorusu etrafında tartışmaların yükseldiğine tanık olmuştuk. Bugün içinde bulunduğumuz dünyayı kaos ve hatta benim ifademle katostrofi dönemi biçiminde tanımlamak ise sadece çıplak gözle görülebilen bir gerçeğin adını koymak haline geldi.

Kapitalizm aşıkları bile bugün içinden geçmekte olduğumuz krizin çoklu karakterini ve derinliğini kabul ediyorlar ama bize yeniden normale dönüşün mümkün olduğunu da söylüyorlar. Zaman bize kapitalizmin eski normale mi döneceğini yoksa Wallerstein’ın öngörüsünde olduğu gibi yeni ve daha eşitlikçi bir düzenin ortaya çıkışı ile mi ya da böyle olamasa bile, liberalizmin ölümüyle yani en azından “bildiğimiz kapitalizmin” sonu ile mi sonuçlanacağını gösterecek.

Kaos ya da katostrofi…. 

Wallerstein’ın işaret ettiği 30.yıl itibariyle öngörüsünün en azından liberalizmin derin krizi ve kaos dönemi ile ilgili bölümünün güçlü biçimde doğrulandığına tanıklık etmekteyiz. Bugün derin ve karanlık bir kaos döneminin emareleriyle fazlasıyla yüz yüze olduğumuz inkâr edilemez bir gerçek. Hem tek tek ülkelerin içlerinde hem de dünya politikası anlamanda kurum ve ilkelerin yerine büyük bir keyfiyet ve dolayısıyla öngörülemezlik durumu mevcut.  Kaoslarda genellikle olumlu dinamiklerin de bulunması ve fakat bugün itibariyle olumlu dinamik sayılabilecek olanların hayli güçsüz olması nedeniyle ben kaos yerine kötü kaos anlamında katastrofi demeyi tercih ediyorum.

Eski normale dönme anlamında ise liberallerin iyimserliğini doğrulayan anlamlı verilerin olmadığını söylemek gerek. Bir ya da birkaç Trump’ın iktidarı kaybetmesiyle nihayet eski normale dönüleceği beklentisine girmenin hiçbir gerçekçi yanı yok. Zira Trumpları besleyip büyüten ayniyle ve hatta daha da güçlenerek mevcudiyetini sürdürüyor. Liberal demokrasinin krizinin iki temel nedeninden biri bütün partilerin aynı neo liberal programın nüansları üzerinde politika yapıyor oluşları nedeniyle halk ile siyasi partiler arasındaki zaten çok da güçlü olmayan temsiliyet ilişkisinin büyük ölçüde ortadan kalkmış olmasıdır; ikincisi ise küreselleşme sürecinin dayattığı ve tek tek ülkeler açısından bir yaşam şartı haline gelen dış pazarlarda rekabet yeteneğidir. Bu durumda hem halkın bölüşüm taleplerinin baskılanmasını ve hem de hızlı karar alan bir yürütme erkini zorunlu kılıyor. Önce liberal temsili demokrasinin hem temsil ayağını hem de iç fren ve denetleme mekanizmalarını boşa düşüren ve neo liberal otoriterlik olarak nitelediğimiz yönetim biçimlerinin yaygınlaşması ve iktisadi krizin derinleşmesiyle ardından faşizan nitelikli eğilimlerin pek çok ülkede hükümet olabilecek bir güce erişmesi yukarıdaki iki temel neden ve bu nedenlerin içinden çıkılamayan bir dünya iktisadi krizi ile birleşmesinin ürünüdürler.  Bazı faşizan hükümetlerin iktidarı kaybetmesi gibi kısmi değişikliklerle ya da halk ile sistem arasındaki temsil krizini vatandaşlık geliri vb. gibi bölüşüm alanındaki tekil makyaj iyileştirmeleriyle ortadan kalkacağını düşünmek fazlasıyla iyimserlik olur.

Liberalizme yakın konumlanan akademisyenler dahi liberal demokrasinin krizinin ve faşizan otoriter gidişatın ancak kapsamlı bir gelirin yeniden dağıtımı yani bir nevi sosyal refah devletine ricat etmek anlamına gelen makas değişimi ile ve dolayısıyla siyasal partilerin de bu makas değişimine uygun bir yeniden konumlanma yaşamasıyla olanaklı olabileceğini söylemekteler. Peki neo liberal paradigmadan sosyal refah devleti paradigmasına doğru bir makas değişimi ne kadar güçlü bir olasılıktır? Neo liberalizm kapitalizmin kendi içsel mantığı ile uyumludur ama sosyal refah devleti kapitalizmin içinde olmakla birlikte aynı zamanda kapitalizme rağmen özellikleri olan bir birikim modeli üzerinde yükselir. Yani salt iktisadi gerekler değil hatta daha önemli olarak siyasal gereklerinde -SSCB tehdidi ya da sosyalizm korkusunun- bir ürünü olarak şekillenmiştir. Faşizmin güçlenmesinin kapitalizm için sosyal refah devletine yönelimi teşvik edecek bir korku ve endişe kaynağı olacağını düşünmek pek olası gözükmemektedir. Hatta sosyal devlet mi faşizm mi ikilemi içinde kalan kapitalizmin -özellikle de derin bir iktisadi kriz ortamında- ikinciyi yeğlemesi çok daha güçlü bir olasılıktır. İkinci önemli siyasal faktörse, böylesi bir yönelişin kapitalizmin mustarip olduğu krizlerin aşılabilmesine hizmet edebilmesi için tek tek bazı ülkelerde değil küresel anlamda uygulanır olması gereklidir. Yani geçmişin sosyal devlet uygulamalarının arkasındaki siyasal faktörlerden biri SSCB tehdidi ise ikinci önemli faktör de dünya kapitalist sistemini yönlendirme gücüne sahip bir hegemonik güç olarak ABD’nin varlığıydı. Oysa tam da bugün kapitalizm, sistemik krizini daha da derinleştiren bir emperyalist hegemonya krizi de yaşanmaktadır.

Yakın gelecek senaryoları… 

Akademik alandaki çalışmalarda ve bazı uluslararası kurum raporlarında gelirin yeniden dağıtımı (bölüşüm) temelli politikalara yönelinmemesi halinde mevcut krizin içinden çıkılmaz hal alacağı uyarıları giderek daha fazla yer almaktaysa da görünür olan, kapitalist merkezlerin bu uyarılara kulak asmadıkları ve neo liberal paradigmayı sürdürme niyetinde olduklarıdır. Nitekim sermaye çevrelerinin İngiltere’de Corbyn ve ABD’de Sanders tarafından temsil edilen klasik sosyal demokrat seçenekler karşısında takındığı net olumsuz pozisyon bu niyetin bir başka dışavurumu olarak değerlendirilebilir. Geçtiğimiz günlerde Kılıçdaroğlu’nun, üstelikte sol politikanın acil bir ihtiyaç olduğu bugünlerde ve tabanından büyük tepki alacağını bile bile mealen “artık siyasette sağ ve sol ayrımının bir karşılığı kalmadı” sözlerini sarf etmesi sermayenin suflörlüğünden bağımsız düşünülemez. Bu tablo Wallerstein’ın kaosun ve barbarlık eğiliminin hâkim olacağı bir yakın gelecek öngörüsünün doğrulanma olasılığını da artırmaktadır.

Sermaye çevrelerinin yakın gelecek senaryolarında sola alan açacak yönelimlere yer olmadığı hâkim eğilimin sağ ve sol ayrımlarının ötesinde neo liberal bir merkezi yeniden inşa etmek bunda başarı sağlanamazsa faşizm seçeneğini yedekte tutmak olduğu görülmektedir. Zaten neo liberal merkezin yeniden inşa çabası pratikte faşizme daha geniş bir alan açmak anlamında bile bile lades demekten pek de farklı değildir. Kapitalist siyasal merkezin erimesinin ana nedeninin izlenen neo liberal politikalar olduğu apaçık ortadayken hem neo liberal politikalarda devam etmek ve hem de yeniden etkili bir merkezin inşa edilebileceği hayalini kurabilmek gerekirse faşizme razı olmaktan başka bir anlam taşımaz.

Sonuç olarak eğer yukarıda sıraladığımız krizi derinleştiren faktörlerde kısa vadede belirleyici bir değişiklik olmazsa, ki olmayacağı çok yaygın bir beklentidir, yakın vadede dünyanın faşizm ve savaş sarmalında ifadesi bulan bir barbarlık tehdidi ile çok daha belirgin biçimde yüzyüze kalacağını söylemek bir kehanet sayılmayacak açıklıktadır. Bu da Wallerstein’ın liberalizmin ve “bildiğimiz kapitalizmin sonu” öngörüsünü “mutlu son” ile değil de barbarlık seçeneğinin daha güçlü olduğu uyarısıyla tamamlamasının ne kadar haklı olduğunu ortaya koyan bir tablodur.

Peki ya sol? 

Wallerstein, öngörülerini mutlu son ile bitirmemek ve barbarlık tehdidine daha kuvvetli dikta çekmekle birlikte, mutlu son seçeneğine de kapıyı kapatmamıştı. Tablo ne kadar karanlık görünürse görünsün sol adına ortada kaçmış bir fırsat ve hayıflanacak bir durum henüz yok. Zira sosyalizmin içine yuvarlandığı ve tüm krizlerin en ağırı sayılabilecek olan meşruiyet krizini aşıp yeniden etkili bir siyasal aktör haline gelebilmesi zaten ancak kapitalizmin ciddi bir meşruiyet sorunu yaşamasıyla mümkündü. Sosyal demokrasi ise yine ancak böylesi bir dönemde ve sosyalizmin yeniden güçlenme olanağı bulduğu koşullarda içine düştüğü post çukurundan kurtulmak şansına sahip olabilirdi. Yani tüm bu anlatılanları aslında sol için krizden kurtulmak için beklenen momentin gelmekte olduğuna dair bir müjdeli haber olarak okumak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Nitekim son 15 yıldır sol adına yeni siyasal arayışların artmakta olması da, tüm dünyayı kaplayan ve özünde neo liberalizme tepkinin dışa vurumu olan güçlü halk isyanlarının şekillenmeye başlaması da tarihin yeniden sola yaptığı çağrının ifadesi müjdeli gelişmelerdir. Yoksulluğun, işsizliğin artışı vb. nin yanı sıra faşizmin yükselişi, emperyalist saldırganlık ve savaşların artması, demokrasi ve özgürlük alanlarının daralması vb. sol sosyalist seçeneğin kaderi ile tüm insanlığın kaderini bir ve aynı potada birleştiren sonuçlar yaratmaktadır. Kaderi insanlığın kaderi ile birleşmiş bir siyasal seçeneğin tarihe yön verebilecek güçlü bir aktör haline gelmemesi ancak yenilenme ve süreci doğru okuma ve bunu doğru politikalara tercüme etme alanlarında gerekli beceriyi gösterememesi ile mümkündür.


[1] Wallerstein’ın önsosyalizmi liberal paradigma içinde değerlendirmesini hem abartılı hem de tek yönlü bir değerlendirme olması nedeniyle tartışmalı buluyorum. Bu tez ayrıtıyla ele alınmayı hak eder niteliktedir. Ama bu vesileyle kısaca bazı notlar düşmek istiyorum. Liberalizmi genel oy hakkı ve kalkınmacılıkla eşdeğer görmek liberalizm hakkında kayırıcı bir yorumdur. Önsosyalizmin iç ve özellikle azgelişmiş ülkelere yönelik dış politikasını da bu iki unsura indirgemenin de önsosyalist ülkelere yönelik eksikli ve haksız bir yorum olarak niteliyorum. Her iki sisteminde birbirine nüfuz ettiği alanlar var ve bunlar kuşkusuz önemlidir de ama nüfuz etmeyi salt liberalizmden önsosyalizme yönelik görmek olanaklı olmadığı gibi 1945 ve 70 yılları arasında önsosyalizmin kapitalizme nüfuzunun çok daha güçlü olduğunu ve Avrupa sosyal korporatist modelinin de bu nüfuzdan bağımsız olmadığını düşünüyorum. Tüm bu önemli kayıtlara rağmen Wallerstein’ın hem dünya sistemi yaklaşımı hem de liberalizmin geleceğine ilişkin öngörüleri büyük bir değer ve yol gösterici nitelik taşımaktadır.    

Mahmut ÜSTÜN