Faşizm ve Kapitalizm: Faşizm Üzerine Notlar (11) Argümanlar Üzerine Notlar

Sermaye/ Kapitalizm ve Faşizm: Muğlak-çelişkili argümanlar

Buraya kadar burjuva literatüründe faşizmin anti kapitalist ilan edilmesinde sıklıkla kullanılan iki temel argümanı , yani faşist harekelerin-partilerin özelikle ilk ortaya çıkış dönemlerinde daha yoğun kullandıkları “anti kapitalist” söylemler ve iktidardaki faşizmin planlama, otarşi, devletçilik uygulamaları konularını eleştirel biçimde ele aldık. Bu argümanların dayanıksızlığını büyük ölçüde aynı literatürde geçen bilgi ve verilere dayanarak göstermeye çalıştık. Literatürde de pek reddedilemeyen bütün bu somut verilere karşın burjuva literatür bu konuda çok ısrarlı ve hep yeni bir argüman üretme peşinde.  Ne var ki tüm bu çabalara karşın burjuva faşizm literatürünün elinde geriye sadece spekülatif, muğlak ve çelişkili akıl yürütmeler kalıyor. Bu bölüm söz konusu akıl yürütmelerin sergilenmesine ve eleştirisine yöneliktir.

Örneğin Passmore ve Michel’den yukarıda yaptığımız alıntılar[1] bu muğlaklık ve çelişkilerin iki örneğini oluşturuyorlar. Bu alıntılarda bir yandan faşizmle kapitalizm ve sermaye arasında karşıtlıktan, faşizm döneminde sermayenin isteklerine ters biçimde sermaye sınıfı üzerinde devlet kontrolünün arttığından söz ediliyor; diğer yandan da faşizmin anti kapitalist uygulamalarından büyük sermayenin pek olumsuz etkilenmediği ve hatta tam aksine karlarını artırdığı ve önemli ekonomik kurumlarda belirleyici bir rol oynadığı gerçeği teslim ediliyor. Literatürde bu konu tartışılırken yaygın bir şekilde “hile”de yapılıyorZira ısrarla genel olarak sermaye kesiminden söz ediliyor. Hem faşizmin anti kapitalist ve anti burjuva olduğu iddiasını ve hem de sermayenin genel olarak faşizme karşı olduğu iddiasını temellendirmek için “sermayenin bir bölümü faşistleri pek çok açıdan desteklerken diğer bölümleri açık bir karşıt tutum almasalar da faşist partilere hiç yakın davranmadılar.” ya da “faşizm iktidarında sermayenin önemli ölçüde baskı altına alındığı açıktır” gibi argümanlara bu literatürde sıkça rastlanır. Oysa Marksist faşizm teorisiyle tartışılıyorsa genel olarak sermayeden değil özel olarak büyük sermayeden söz edilmesi gerekir. Zira Marksistler sermayenin en büyükleri dışında kalın kesimlerinin faşizmden genel olarak zararlı çıktığını zaten söylüyor ve faşizmi dolaysızca büyük sermaye ile ilişkilendiriyor. Dolayısıyla faşizm sermaye kesimini baskı altına aldı, karar süreçlerinden dışladı vb. demek Marksizmin faşizm anlayışını geçersiz kılan bir argüman değildir. Daha ötesi ve aksine bu sözlerin hemen akabinde “ama büyük sermaye bu alanlarda pek baskı görmedi aksine faşizmden karlı çıktı” diye kayıtlar eklemek, Marksist faşizm teorisinin faşizm ve sermaye arasında kurduğu ilişkinin -eleştirisi değil- onaylanmasıdır.

Gelelim bazı somut örneklere. Griffin “Marksistler söz konusu olduğunda faşizmi kapitalizmin azgın bir türüne indirgemek ve Horkheimer’in 1939’da sarfettiği o ünlü sözü sıkça tekrarlamak pusudadır” diyor. Griffin’e göre, böylece Marksistler faşizmin laissez-faire ekonomisinin değerler sistemine, tüketici materyalizmine ve burjuvaziye karşıtlığını önemsizleştiriyorlar ve faşizmin 19. yy. liberalizminin başka bir kisve altında devamı değil de reddi olduğu savını ciddiye alma şansını da kaybediyorlar. [2] Besbelli ki bu sözleri sarfederken Griffin de öncelikle faşistlerin söylemine atıfta bulunuyor. Bu tavrı geçen bölümde ayrıntılı biçimde ele almıştık. Ayrıca öyle görünüyor ki, Griffin için burjuvaziye karşıtlık için “laiisssez-faire” ekonomisinin değerlerinden ve 19. yy’ın liberalizminden uzaklaşmak yeterli bir veridir. Eğer bu veriler burjuvaziye bir karşıtlık göstergesiyse bizzat burjuvazinin- en azından onun en etkili tekelci kesiminin- kapitalizme karşıt olduğu gibi bir absürd sonuçla karşılaşmamak olanaksızdır. Ulusal düzeyi çoktan geçtik artık uluslararası hatta uluslarüstü bir nitelik kazanmış bulunan tekelci sermayenin varlığı ve bu kesimlerin dünya ekonomisini domine ettiği hatta ulusal devletleri aşan bir siyasal güç ve önem kazandığı zaten kelimenin gerçek anlamında “laiissez-fire”ın çoktan tarihe karıştığını göstermektedir. 19. yy liberalizminin değerlerinden uzaklaşılması faşizmden önce başlamış ve faşizmle iyice kalıcılaşmış ve kurumlaşmıştır. Aksine tam da faşizmle büyük burjuvazi arasındaki ortaklık alanlarından birisi tekelci kapitalizm için iktisadi, siyasi ve ideolojik anlamda artık ayak bağı olmaya başlayan “laiissez-fire” ve “19. yy. liberalizm değerleri”nin içini boşaltmak ve bunları “geriye doğru” aşmaktır. Marksistler bu gelişmelerin bizatihi kapitalist gelişmenin kendi doğasının ürünü bir gericileşme olduğunu ve faşizmin bir yanıyla kapitalizmdeki bu “gerici gelişme”nin bir türevi olarak şekillendiğini düşünüyorlardı. Bu konuyu faşizmden sonra kapitalizmde iktisadi, siyasi ve ideolojik olarak neler değişti? sorusunu ele alacağımız bölümde daha geniş biçimde ele alacağız.

Michel’in faşizmle kapitalizmin ilişkisine dair Marksist iddiayı çürütme tarzı ise çok daha ilginç. Michel, “Madem ki faşizm kapitalizmin bir ürünüyse eğer” dedikten sonra, şu soruyu soruyor: “o zaman neden faşizm kapitalizmin en geliştiği iki ülke olan ABD ve Birleşik Krallıkta -birkaç küçük tohum ekse de- ortaya çıkmadı da kapitalizmin nispeten daha az gelişmiş olduğu ülkelerde ortayı çıktı?” Doğrusu soru olarak formüle ettiği bu karşı argümanın bir anlam taşıyabilmesi için bu soruyu sormadan önce Michel’in okurlarına faşizm denilen olgunun ortaya çıktığı ülkelerin kapitalist olmadıklarını göstermesi gerekirdi, geri-orta ya da ileri gelişmişlik seviyesinde de olsa en nihayetinde eğer  bu ülkeler kapitalist olan toplumsal ve siyasal formasyonlara sahip ülkelerse bu koşullarda da Michel’in bu ülkeler kapitalist olsalar da faşizmin, yine de kapitalizme dışsal bir eğilim olduğunu ortaya koyması beklenirdi. Örneğin Weberciler bunu yapmaya çalışmış faşizmi -kapitalizmle değil- eski rejim artıklarının reaksiyoner tepkisiyle ilişkilendirmişlerdi. Oysa Michel faşizmi Weberciler gibi de ele almıyor. Tüm bunları yapmıyor ya da yapamıyorsa o zaman kapitalizm ve faşizm arasında kurulan tarihsel ve siyasal bağlantıya karşı bir argüman ileri sürüyormuş gibi okurlara böyle bir soru yöneltmesi oldukça tuhaf bir yöntem. Ayrıca ve inkâr edilemez bir gerçek olarak faşizmin ilk ortaya çıktığı ve iktidarı ele geçirdiği Almanya, Avusturya, İtalya ve iktidar olamasa da faşizmin çok güçlü olduğu Fransa, Birleşik Krallık ve ABD ile birlikte o dönemin en ileri kapitalist ülkeleridir. Man’ın da teslim ettiği gibi faşizm ileri ve  geri ekonomik gelişmeye sahip bir dizi ülkede güç bulabilmişti,[3] Michel’in ayrıca şöyle bir itirazı da var Marksistlere, “Her şeyden önce “tekelci kapitalizm” den söz etmek, belki iyi bir slogan olabilir ama kesinlikle yanlıştır. Hiçbir “kapitalist” devletin ekonomisi mutlak bir tekele bağlı değildir. Kapitalist burjuvazi türdeş değildir, blok oluşturabileceği istisnai koşullar dışında, çıkarlarının her zaman uyuşmadığı ve hatta çatıştığı rakip guruplara bölünmüştür.[4]” Michel belli ki Marksist faşizm teorisinde tekelci kapitalizm ile faşizm arasında kurulan nedensellik ilişkisini eleştirmek istemiş ve fakat çok zorlama ve boşluğu hedefleyen bir eleştiri olmuş bu. Zira Marksistler tekelci kapitalizmden söz ederken hiçbir zaman kapitalist bir ekonominin devletinin mutlak bir tekele bağlı olduğunu iddia etmedikleri gibi burjuvazi dahil hiçbir sınıfın türdeş olmadığı, kendi içinde farklılık ve bölünmelere ve hatta belirli çelişki ve çatışmalara sahip olduğu gerçeği de Marksizmin en temel saptamalarından biridir. Aslına bakarsanız” tekelci sermaye” ya da “tekelci kapitalizm” tanımlaması tam da burjuvazinin türdeş olmadığını, burjuvazi içinde çıkarları farklı bölünmeler, gruplaşmalar  ve çatışmalar bulunduğunu vurgular aynı zamanda.

Passmore’nin aynı konudaki argümanı ise çok daha ilginç. Kapitalizmin faşizm döneminde hiçbir engelle karşılaşmamak bir yana daha da gelişkin bir hal aldığı iddialarını kabul eden Passmore, bu durumun faşizmin kapitalizmle barışıklığını göstermeyeceğini belirterek “zira kapitalizm öyle bir şeydir ki, özel mülkiyetin yasaklanmadığı her yerde gelişmesini sürdürür. Büyük işletmeler ilkede karşı oldukları rejimlere uyum sağlamakta muazzam bir yetenek göstermiş oldukları için faşizmi kapitalist bir rejim olarak nitelemek fazla ileri gitmek olacaktır” demektedir.[5] Evet kapitalizme karşıt bir rejim belirli bir süreliğine ve bu kesimler karşısında kuvvetli iktisadi ve siyasi tedbir ve kısıtlamalarla özel mülkiyet ve piyasa ekonomisine kısmen yer verebilir ama belirttiğimiz gibi şirketlerin ya çok büyümesine izin vermez ya da bizzat bu şirketler devlet tarafından sıkı biçimde kontrol altında tutulur. Oysa Nazizm döneminde bu büyük şirketlerin sıkı devlet kontrolünde olması bir yana ekonominin belirleyici kurumları tekellerin kontrolüne bırakılmıştır.  Passmore acaba özel mülkiyeti kaldırmayan faşizmin piyasa ekonomisini ortadan kaldırdığını mı iddia ediyor? Zira böyle bir iddia yoksa özel mülkiyet ve piyasa ikilisinin bir aradalığı ve egemenliği zaten bize kapitalist sistemin tarifini verir. Passmore acaba devletin piyasaya müdahale etmesinin yaygınlaşmasını ve bazı kamulaştırılmalara gidilmesini sadece faşizme özgü ve dolayısıyla kapitalizme aykırı bir durum olarak mı tariflemektedir? Bu durumda faşizm olmadığı kesin olan sosyal devlet, refah devleti, devlet kapitalizmi vb. olarak anılan bir dizi dönemin de kapitalizmin dışında ve hatta kapitalizm karşıtı sayılması gerekir. Üstelik bu dönemler faşizm dönemlerine göre çok daha fazlasıyla piyasaya ve özel mülkiyet haklarına müdahale etmişlerdir. Dahası iki dünya savaşından sonra geç kapitalistleşen ve geç ulus devletleşen ülkelerdeki kapitalist gelişme özel mülkiyet ve piyasayı temel almakla birlikte yaygın devlet müdahalesi ve korumacı önlemlerle elele yürümüştür. Bu yaklaşımla kapitalizmin doğuşundan dört beş yüzyıl sonra hala dünya ekonomisi içinde kapitalist ekonominin küçük bir adacıktan ibaret olduğu gibi bir sonuca ulaşılması gerekecektir. Ayrıca ve yukarıda aktardığımız gibi, faşizm dönemindeki pek çok kamulaştırma, kapitalizmin en liberal uygulamalarında ve dönemlerinde de rastladığımız türden “zararların kamulaştırılması ve karların özelleştirilmesi” anlayışının bir benzeridir. Zarar edenlerin kamulaştırılıp kar eder hale getirildikten sonra yeniden özel sektöre devredilmesi yöntemi temel biçimdir. Sonuç olarak Passmore’ye göre, faşizmi iktidar öncesinde giderek artan biçimde destekleyen, iktidar döneminde ise tümüyle arkasında duran bir büyük işletmeler gerçeği var ve bu büyük işletmeler, faşizm döneminde olağan rejimlerde elde edemeyecekleri imtiyazları elde ediyorlar ve olağan dışı bir büyüme yaşıyorlar. Ama ironik biçimde bu rejim kapitalizme karşıt. Bu mantığa göre büyük sermaye, kapitalizme, yani kendi varlık nedenine karşıt bir güçle hiçbir ciddi çatışma içine girmeksizin -bazı tekil gerilim ve çatışmalar hariç- büyük ölçüde uyumlu ve çok kazançlı bir ilişki sürdürüyor. Bu durumda mantıklı olan en azından bu sürecin belirli bir noktasında büyük sermayenin kendi varlık nedeni olan kapitalizme karşıt bu güçle açık ya da örtülü ama ciddi bir çatışma içinde olmasıydı. Passmore’nin bu savı bize aslında burjuva literatürün temel iddiaları arasında bulunan sermaye ve faşizmin çatışmalı ilişkisine ilişkin iddiaların güçsüz temelini ortaya koymaktadır ve bir önemi varsa da buradadır. Zira sermayenin ve büyük sermayenin kendi çıkarlarına olan her türlü rejimle, otoriter ya da faşist olmasına bakmaksızın son derece uyumlu bir ilişki içinde olabildiğini ve ona atfedilen ve zaten en baştan sınırlı ve şarta bağlı olan demokratiklik payesinin tekelci kapitalizm aşamasıyla birlikte çok daha yüzeysel, sınırlı ve silik bir gölgeye dönüştüğünü göstermektedir.  Michel”in de açıkça vurguladığı gibi “Sanayiciler Hitlerle bağlarını koparmayı İtalya’da Mussolini’yle olduğu gibi- ancak askeri yenilginin sonunda düşüneceklerdir” zira “genel durum sanayici ve bankerlerin hoşnut olduğu bir durumdu”

Gerçeklikte böyle ciddi bir çatışma olmadığı için bu kez var olan tekil ve ciddi bir boyuta ulaşmayan gerilim ve çatışmaları bu iddianın bir kanıtı olarak öne sürmek dışında bir seçenek kalmıyor. Faşizmle sermaye ve devlet seçkinleri arasındaki gerilim ve çatışmalı ilişki konusunu bu yazı dizimizin geçmiş bölümlerinde ayrıntısıyla ele aldığımız için burada yeniden değinmeyeceğiz.  Yalnızca Paxton’un bu konuda daha objektif olan şu değerlendirmelerini aktarmakla yetineceğiz: “Karşılıklı çıkar ilişkilerinin olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Kapitalizm ve faşizm birbiriyle iyi geçinen birer dost haline gelmişlerdi (gerçi olmazsa olmaz bir ilişki değildi bu; ayrıca her zaman rahat bir ilişki de sayılmazdı).” “İş dünyasını faşizmin kurbanlarından biri olarak resmeden karşıt yoruma gelince, ilişkinin doğal bir parçası olan orta düzey sürtüşmeleri ve savaş sonrasında iş adamlarının kendilerini aklama çabalarını fazlasıyla ciddiye aldığı görülüyor. Bu noktada çatışma ve uyum arasındaki etkileşimi açıklamamıza yardımcı olacak daha incelikli bir yoruma ihtiyacımız var. “[6]Buna karşın Paxton aynı yerde “Faşizmi, kapitalizmin basit bir aracı olarak görmek, bizi iki açıdan yanlışa düşürüyor…bu dar ve kaskatı formül, faşizmin kendine has köklerini ve insanlar üzerindeki cazibesini inkâr etmiştir. Daha da kötüsü, faşizmi, kapitalist aşırı üretimin mecburen gireceği kriz döneminin kaçınılmaz bir sonucu haline getirerek, insani tercih boyutunu görmezden gelmiştir” diyerek yaklaşımını muğlaklaştırıyor. Eğer Paxton bu sözleri kapitalizm ve faşizm ilişkisi açıktır ama bu şu tür zaaflara da yol açabilir diye bir dikkat uyarısı yapmak amacıyla sarfetmiş olsaydı, fayit makul ve kıymetli bir saptama olabilirdi ama amacı kapitalizm ve faşizmi ilişkilendirirsek bu yanlışlara düşmek kaçınılmazdır diyerek böyle bir ilişki kurulmaması gerektiğidir. Paxtton’un genel pozisyonu gözetildiğinde sözlerinin ikinci yaklaşıma denk düştüğü konusunda şüphe duymak için pek fazla bir neden yoktur, zaten yukarıdaki cümledeki vurgulara dikkatle bakıldığında da Paxton’un kastının ne olduğunu anlamak olasıdır.  Keşke, Paxton kitabında kapitalizm ve faşizmi ilişkilendirmenin bizi neden ve kaçınılmaz olarak faşizmin kendine has kökleri ve insanlar üzerindeki cazibesi hakkında bir körleşme ve inkâr tavrına sürükleyeceği konusunda bir açıklama sunabilseydi. Ne yazık ki böyle bir açıklama bulamıyoruz onda. Paxton söylediğinin ek bir açıklama gerektirmeyecek netlikte bir saptama olduğunu mu düşünüyor? Bilemeyiz ama ben ve muhtemelen pek çok dikkatli okur birincinin yapılması ile ikincinin yapılmaması arasında nasıl bir nedensel ve mantıksal bağ olduğu sorusuna bir yanıt bulamamıştır. Paxton’un, kapitalizm ve faşizmi ilişkilendiren yaklaşım “, faşizmi, kapitalist aşırı üretimin mecburen gireceği kriz döneminin kaçınılmaz bir sonucu haline getirerek, insani tercih boyutunu görmezden gelmiştir” şeklindeki ikinci itirazı, belli ki Komintern’de faşizm üzerine yapılan tartışmalarda dillendirilen ve faşizmi emperyalizmin ve tekelci kapitalizmin olağan burjuva iktidar biçimi olarak gören uç yaklaşımları hedef almaktadır.  Paxton’un bu söylemlere itirazı haklıdır ama bu uç ve yanlış söylemlerin kapitalizm ve faşizm arasında ilişki kurmanın kaçınılmaz bir sonucu olduğu iddiası da aynı derecede yanlıştır. Komintern’in faşizme karşı emek cephesi ve halk cephesi politikaları zaten bizatihi faşizmin engellenebilir olduğu görüşüne dayanır? Ama Komintern faşizmi engellemeye çalışırken aynı zamanda, faşizmin kapitalizm ile ilişkili olduğu fikrini de koruyordu.[7] Tekil örneklerde faşizm yaygın bir antifaşist örgütlenme ve mücadeleyle engellenebilir ama kapitalizm var oldukça faşizm tehlikesi de var olmaya devam edecektir. Faşizmin kendine has temelleri ve ideolojik cazibesini analiz etmek tam tersine faşizmin üzerinde şekillendiği büyük sermaye ve küçük burjuva korelasyonunu ve dolayısıyla kapitalizmle bağını kavramayı gerektirir ve faşizmi hem tek tek örneklerde hem de kesin ve bir bütün anlamında yenilgiye uğratmak da ancak bu konularda bütünsel bir zihin açıklığıyla mümkün olabilir.

Bu bölümün son sözünü Neocleous’un  güçlü ifadesiyle sonlandıralım: “ Sanayi sermayesi, kendisine el koymadığı sürece her politik rejimle anlaşmaya varabilir ve iktisadi bunalımını çözen, politik kaosa son veren, devrimci komünist ve sosyalist hareketi yok eden ve işçi orgütlerini tasfiye eden ve  kendisini endüstriyel ( kapitalist) modernleşmeye adayan her rejimle güle oynaya anlaşmaya varacaktır…faşizm kapitalizmin hakikatini açığa vuruyorsa kapitalizmi savunması da faşizmin hakikatini açığa vurmaktadır.”[8]


[1] Bnz… nolu alıntılar

[2] Griffin, a.g.e.,s:25-26

[3] Bknz ayrıca Man, a.g.e.,s. 83

[4] Michel, a.g.e., s: 126

[5] Passmore, a.g.e.,s:  189

[6] Paxton, a.g.e., s:341-342

[7] Uluslararası planda Komintern’in tek tek ülkeler bazında komünistler ve anarşistlerin faşizme karşı en etkili, en sürekli ve sonuç alıcı mücadeleyi yürüten güçler olduğu gerçeği kapitalizmle faşizmi ilişkilendirmenin faşizmi anlamanın ve onu karşı engelleyici mücadele yürütmenin önünde engel olur savının pratikte yanlışlanmasıdır. Ama yalnızca bu değil faşizmle kapitalizmi ilişkilendirmemeye özen gösteren akımların anti faşist mücadele içerisindeki silik ve etiksiz konumları da…,

[8] Neocleous, Mark; Faşizm, 3,Baskı, 2018, s: 88-89

 

 

Mahmut ÜSTÜN