İran’da H. Mitra, Türkiye’de E. Çakır ve Özgürlük Kavgası…


Adı Mitra Hicazipur; İranlı satranç şampiyonu. “Büyük usta” mertebesine ulaşan nadir kadınlardan biri. Ne var ki mollalara yaranamadı, milli takımdan kovuldu!..

Suçu büyük! Yurt dışındaki bir karşılaşmada başını örtmemiş! Daha da kötüsü, başörtüsüz bir resmini İnstagram’da paylaşmış ve altına da şunları yazmış: “En güzel anlar, saçların rüzgârda dalgalandığı anlardır. Danseden saçları bir kumaş parçasına hapsetmek ne kadar acı! Özgürlüğün tadını aldıktan sonra onu kaybeden ruh, ölür!”.

Hepsi bu! Ne bir dinî referans, ne seküler coşku; farklı bir direniş şekli! Doğrusu başörtüsüne böyle şairane bir karşı çıkışa daha önce hiç rastlamamıştım. İranlılar gerçekten de şair ruhlu bir millet! Firdevsî’nin torunları! Mitra da bir şair.

***

Ne var ki, Mitra, aldığı tehditler karşısında ürkmüş, yurduna dönememiş; Fransa’ya sığınmış. “Riyakârca yaşamaya son verdim!” diyor ve Martin Luther King’in şu sözlerini hatırlatıyor: “Hayatlarımız, vazgeçilmez ilkeler alanında sustuğumuz andan itibaren sönmeye başlar!”. Üstelik bu bir ilk de değil; daha önce aynı nedenlerle ülkesini terk eden başka sporcular da olmuş!

***

Neyse ki genç kuşaklar bizde karşı-devrimci girişimlere direndiler ve işlerin bu kerteye gelmesine izin vermediler. Rastlantı bu ya, Mitra İran’dan kaçarken, bizde de geçmiş yılların türban avukatı bir gazeteci (Elif Çakır) başörtüsünü çıkardı, ama ülkeden kaçmayı da herhalde aklından geçirmedi. Mutlaka ona sövüp sayanlar da olmuştur; ama dini bütün bir yazar olan A. Dilipak bile, hakkında, “Artık öyle düşünmüyor, inanmıyorsa niçin inanıyormuş, düşünüyormuş gibi yapsın ki! Bizim gibi inanmak zorunda değil ki insanlar!” diye yazabildi!

Yani arada fark var!

***

İran, dedik! Geçelim başörtüsünü; bu ülke kırk yıldır, Batı’da artık Papa’nın bile hoşgörüyle karşıladığı LGBT’lerin kırbaçlandığı, dahası idama varan cezalara çarpıldığı bir rejimle yönetiliyor! Buna karşın bizde hala “bağımsızlık” adına İran’ın avukatlığı üstleniliyor ve Batı emperyalizmine karşı “dayanışma” adına, yıllardır da içi boş bir “Avrasyacılık” savunuluyor. Oysa Kant, dînî bağnazlığın “tüm vesayetlerin en zararlısı” olduğunu daha üç yüz yıl kadar önce söylemişti. Alman filozof dine karşı değildi; fakat “pratik akıl”la barışık bir dinden yanaydı ve “Batı Aydınlanması” da bu ilkeye dayandı. Bizler ise hala içeriğini pek tartışmadan “Aydınlanma çağı”na gönderme yapıp duruyoruz ve bu yüzden de ülkemizdeki “laiklik tartışmaları” bir “sağırlar diyalogu”nun sınırlarını aşamıyor!!

Yine de bugünlerde H. Mitra ve E. Çakır -kişisel yaşamları bağlamında ve dar bir çerçevede de olsa- bizlere bu gerçeği hatırlattılar ve bu konuda iki yönlü, özgürce bir tavır alınması gereğini ortaya koydular.

Son söz ve kıssadan hisse: Özgürlük kavgası günümüzde her sosyal kavgaya temel teşkil ediyor ve ona meşruiyet sağlıyor!