Distopya mı yoksa Ütopya mı?

Gezegenimiz tarihi bir süreçten geçiyor. Öncelikle herkese sağlık, moral ve metanet diliyorum. İnsanlık alemi olarak yaşadığımız bu zor ve kötü günlerin üstesinden geleceğiz elbet.

Bir distopya filminin içinde gibiyiz. Bir bilim kurgu filmi gibi. Ama film değil gerçek. Başrolünü Brad Pitt’in oynadığı World War Z filminin gerçek hayattaki bir versiyonunun içine düşmüş gibiyiz. Koronavirüs, Covid-19, hayatımızın orta yerine oturdu. Önce ne olduğunu anlamaya çalıştık. Kimimiz panik yaptı kimimiz ise umursamazlık etti. Sonra panik ile umursamazlık arasındaki makul çizgiyi bulmaya çalıştık. Bu arada Çin’de başlayan koronavirüs salgını tüm hızıyla dünyanın dört bir yanına yayıldı.

Önce birer birer ölmeye başladı insanlar, sonra onlarca oldu ölümler, son günlerde ise yüzlerce oluyor ölümler. Dün İtalya’da 24 saat içinde bin kişi koronavirüsten hayatını kaybederken, Fransada ise 24 saat içinde iki yüzden fazla kişi hayatını kaybetti. Artık her sabah kalktığımızda hangi ülkede, hangi kıtada kaç kişi öldü onun çetelesine bakıyoruz. Bu ölüm çetelesinde biz de her an bilançoya dahil olabiliriz. Koronavirüs salgını sınır tanımıyor. Salgın hızla yayılmaya devam ediyor. Ölüm keskin bir bıçak gibi insanlığın damarlarını kesiyor.

19.yüzyılda, Asya kolerası olarak bilinen ve Hindistan’dan bütün dünyaya yayılan, kitle halinde ölümlere yol açan kolera salgını günleri gibidir içinden geçtiğimiz günler… Yahut kara ölüm olarak adlandırılan, 14. yüzyıla damgasını vuran veba salgını günleri gibi. 21. yüzyılın en zor yılını yaşıyoruz. Belki daha kötü günler bizi bekliyor… Korona günlerinin, evlerine kapanmış karantina altındaki insan tipleri olarak, insanlık tarihinin önemli bir dönemecinden geçiyoruz. Bugünleri koronavirüs salgını olarak tarihe kaydecektir günümüzün vak’a- nüvisleri. Nice filmler, nice romanlar korona günlerinin insanlarını anlatacaklar, yani bizi…

İnsanlık tarihi boyunca büyük salgınlardan sonra sistemler değişmiş, insanlık başka bir mecraya evrilmiştir. İnsanlığın üzerine çöken karanlıkların ardından aydınlanma süreçleri yaşanmıştır. Belki şimdi bizim çağımızın rönesans vaktidir. Yeni bir çağa evriliyoruz. Bizi nasıl bir dünya bekliyor? Koronavirüs salgını bittiğinde, bu puslu pusulu hava dağıldığında daha net göreceğiz. Belkide koronavirüs bu yeni sürecin, yeni bir sistemin ebesidir. Şu anda karantina altındaki yeni yaşamlarımıza alışmaya çalışırken, korona salgınından korunmaya çalışırken aynı zamanda önümüzdeki süreci tahlil etmeye çalışıyoruz.

Koronavirüs üzerine birçok komplo teorisi yazıldı, tartışıldı ve tartışılmaya devam edecek. Koronavirüs biyolojik bir saldırı mı? Laboratuvarlarda özel olarak mı üretildi? Kimyasal mı? Kim, kimler bu korkunç senaryoyu hayata geçirdi? Amaçları nedir? Koronavirüs karşısında gerçekten hepimiz aynı gemide miyiz yoksa parası olan iyi bir tedavi süreci ile iyileşiyor mu?

Koronavirüsün özellikle yaşlı ve hasta kesimi hedef alması, bu virüsün özel olarak üretildiği iddialarını güçlendiren bir durum. Koronavirüs mutasyona uğruyor mu uğramıyor mu bu konunun cevabını tıp dünyası yanıtlar. Covid-19 virüsü, elbette komplo teorilerine açık bir konu. Lakin virüs gerçek ve tüm gerçekliğiyle can almaya devam ediyor. Görünen o ki küresel sermayenin baronları tüm insanlığa karşı biyolojik bir savaş başlattı. Kimbilir virüsü kontrollü bir şekilde yaydılar ve gelişmeleri takip ediyorlar. Bu kontrollü ölüm mevsimi belli bir sayıyı hedefliyor da olabilir. Görebildiğimiz gerçeklikte koronavirüs yaşlılara ve hastalara yaşam hakkı tanımıyor. Tüm insanlık koronavirüs salgınının pençesinde.

Peki nasıl oldu da dünyanın birçok yerinde patlak veren toplumsal hareketler, neoliberalizmi, kapitalizmi hedef almışken birden distopyanın içine düştük? Oysa,17 Kasım 2018 tarihinde Fransa‘da başlayan sarı yelekliler isyanıyla, burjuvazinin kalbi Champ- Elysées’de sökülen kaldırım taşları kapitalizmin gövdesine inerken, küresel sermayenin baronları zafer takının (Arc De Triomphe) köşesine sıkışmıştı. Pariste başlayan isyan, Fransanın tüm şehirlerine oradan da dünyaya yayılmıştı. Peş peşe patlak veren toplumsal hareketler, dünyanın sokaklarını kuşatırken sistem tartışmalarını yükseltiyordu. Teknoloji çağında, insanın değersizleşmesi, bir avuç zenginin dünyayı yönetmesi ve dünyayı yağmalaması… Küresel sermayenin devletleri ele geçirmesi… Kitlelerin yoksulluğa mahkum edilerek köleleştirilmesi… Küresel sermayenin haydutluğu… Eylemcilerin, uluslararası büyük şirketleri, bankaları hedef alması tesadüf değildi. Tam da “Kapitalist sistem miadını doldurdu mu? Toplumsal gelişim süreci yeni bir aşamaya mı giriyor?” sorularının cevaplarını hararetle tartışırken, sokaklar isyanları büyütürken birden, ansızın bir distopyanın orta yerinde bulduk kendimizi. Ya da şöyle sorayım gerçekten aniden mi oldu? Küresel sermayenin bu yeni dizaynını hesap edemedik mi?

Küresel sermayenin baronları, tüm dünyaya bir Auschwitz Kampı kurdular resmen. Tüm toplumlar karantina altında. Avrupada ve birçok ülkede sokağa çıkma yasağı var. Ordular sokağa indi. Koronavirüs salgınından kaynaklı evlerimize çekilmek zorundayız bunu tartışmıyorum. Kendimizi ve toplumu bu salgından korumak zorundayız. Tartıştığım konu, bundan sonrası. Şu anda alışkanlıklarımızı değiştirmeye başladık bile. Sokağa izin kağıdıyla çıkıyoruz. Yüzümüze maske takıyoruz, eldiven giyiyoruz. Evden çalışma sistemine geçildi bile. Büyük şirketler hızla evden çalışma sistemine geçtiler. İnternet üzeri eğitim sistemi tartışılıyor, bazı yerlerde uygulanmaya da başladı. Elektronik paraya geçeceğiz. İnternet üzerinden alışveriş, sipariş yapma yaygınlaştı. Yeni dönemde hizmet sektörü öne çıkmaya başlarken, tüketim teşviki artıyor. Doktor, hemşire ve sağlık çalışanlarının öneminin bilincine varırken, tüm ülkelerde sağlığa ayrılan bütçenin yetersizliği ortaya çıkıyor.

Koronavirüs sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacak elbette. Peki nasıl bir sistem geliyor? Daha otoriter sistemler mi? Bundan sonra hayatımız hep OHAL mi olacak? Emperyalizmin distopya aşamasında mıyız? Küresel sermayenin imparatorluğu mu? Bu bir geçiş süreci mi? Artık yama tutmayan kapitalizm barbarlık aşamasına mı girdi? Bize dayatılan bu distopyanın gönüllü bekçiliği mi? Bu kanlı süreçten sonra komünist bir topluma doğru yol alır mı insanlık? Distopyanın peşinden mi gideceğiz yoksa ütopyanın peşinden mi gideceğiz? Belki de ütopya çok uzak değildir. Bizi kurtaracak olan ütopyadır, distopya değil. Belki rönesans zamanıdır… Şablonlarımızdan kurtulup yepyeni fikirlerle kendimizi donatacağımız bir zamanın tam ortasındayız. Bir ay içinde din, dil, ulus, mezhep ayrımları değil insan ırkı olarak, insanlığın sorunları su yüzüne çıkmaya başladı. Distopya mı yoksa ütopya mı?

Tartışılacak çok konu var. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.

Arzu TORUN
Latest posts by Arzu TORUN (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları