Dersim İnanç Sistemi ve Kutsal Mekân İlişkisi

Dersim-kutsallık ve mekân kavramları olarak üç ilişki ve bunun hayattaki yansıması bu metnin ana konusudur. Bunlardan ilki olan ve günümüzde il/kent olarak siyasi sınırı belirlenen Dersim/Tunceli, klasik anlamda bir kent olma durumundan çok, çevresiyle onu ayıran belli bir coğrafya içindeki sosyal/kültürel ‘anlamlılık’ alanıdır. Klasik Batılı anlamda bir kent özelliğine sahip olmasa da, Mumford’a göre ‘öz tarihinin bulunduğu yer olan kent, bir toplumun güç ve kültürünün azami ölçüde yoğunlaştığı bir noktadır. Toplumsal etkililik ve anlamlılık olmak üzere her iki alanda da, yaşamın farklı ışıklarından yayılan ışınların odaklandığı, (…) entegre olmuş sosyal ilişkilerin bir formu ve sembolüdür (Mumford, 1940:3). Gerçekten de Dersim denen bölge, günümüzde bu sosyal ilişkilerin, yani sosyal hayatın kaynağından yayılan ilişkilerin/anlamların oluşturduğu bir odak, sosyal ilişki formu ve sembol ortaklığı olarak, insan-coğrafya ve köken ilişkisi ve entegrasyonunun yürütüldüğü bir yerdir. Bu güç ve kültürün ana taşıyıcılarından olan aşiret organizasyonu ve bunun inançla entegre edilmiş boyutu, bu “odaklık” durumunu daha da stratejik hale getirir.

Antropoloji, bir disiplin olarak ortaya çıkışından günümüze kadar din ve inanca yoğun bir ilgi gösterir ve bir kurum olarak din ve inanç boyutunu, toplumları bütünsel bir anlama ilişkisi için önemli alanlar olarak kurar. Çünkü din ve inançların şekilleniş ve varlık buluş süreçleri insanlığın tüm gelişim süreçlerini içerir. Örneğin  ‘İnsandan tamamen farklı ve ona üstün, insanın sahip olduğu güçlerle ne derece, ne de tür bakımından karşılaştırılmayacak güçler kullanan doğaüstü varlıklar olarak tanrı kavramı, tarihin akışı içerisinde çok yavaş gelişmiştir’ (Frazer, 2004:33-34). Bu yüzden de din, toplumun minyatürleşmiş bir modelini veren bir kurumdur. Bundan dolayı ‘antropologlar, dinin insan toplulukları için önemine dair pek çok neden olduğunu belirtmişlerdir: Başka türlü kontrol edemeyecekleri belirsiz durumlarla başa çıkmanın  yolu; başka türlü açıklanamayan (acı çekme, ölüm, günlük yaşam içindeki gizem) insanların hayatlarına anlam katmanın bir yolu, ve buraya dahil olanlar arasında sosyal dayanışmanın oluşmasına yardım eden’(Lavenda-Schultz, 2007:73) vs. etkenler olarak belirtirler. Dolayısıyla, din ve inanca yaklaşımda, bu çok yönlü karmaşık etkenlerin göz önünde bulundurulması gerekir. Zira insanın, bilimin de temelini oluşturan “anlama” çabasının en ilk, en temel ve belki de en uzun ömürlü çabası olan inanç, insanın bugüne bakışını belirleyen felsefi; bilimin henüz yanıtlayamadığı ya da yanıtlarının insanın psikolojisinin altından kalkamadığı, ölüme dair sorgulamalara en uygun cevapları sunarak psikolojik; bireylerarası ilişkileri düzenleyerek hukuksal/sosyal; toplumsal yapıya ilişkin bazı sınıflandırmalarla yapısal; bilinmeyeni anlayıp yanıtlayarak bilimsel bir içerikle dolaşımdadır.

Keza insanları ortaklaştırarak, onun kollektif ve sosyal bir varlık halinde de kurgular.

Dersim ve mekânsal kutsallık pek çok açıdan önem taşır. Öncelikle kutsal mekanlar, bu bölgenin tarihsel bağları olarak varlığını sürdüren olgular olarak düşünülebilirler. Bu tarihsel bağlam, yaşamın farklı ışınlarının günümüze yansıdığı bir alan olarak karşımıza çıkar ki bu sayede geçmiş, şimdi ve gelecek  eklemlenebilmektedir. Bu eklemlenme, bir taraftan özellikle doğa tapınımının bir türü olan kutsal mekanlar/ziyaretler üzerinden doğa ile ilişkilendirilirken; diğer taraftan ata kültü olan aşiretler/ocaklar ve bunların Alevilik içinde konumlandırılmasıyla tek tanrılı dinlerle temas kurulmaktadır. Bu nedenle, inancında direnen Dersim bölgesi ve senkretik[1] (Danık, 2006:17) bir inanç olduğu iddia edilen Alevilik,  bir dizi farklılıkla karşımıza çıkar. Bundan dolayı genelde Alevilik, özelde de Dersim Aleviliğini, İslamdışı olarak niteleyenler de vardır. Örneğin “Birdoğan Aleviliği İslamiçi batıni bir mezhep olarak değil, bağımsız bir inanç olarak görür. Buna karşılık Eyüboğlu, ‘Alevilik sadece bir inanç yolu ve kurumu değil, aynı zamanda bir düşünce akımıdır’ der”(Bulut, 1997: 21)”.

Dersim, kutsallık ve mekan kavramları çok yönlü ve karmaşık bir ilişki ağı içerisindedirler.  Kutsal mekan ve insan ilişkileri iç içe geçerek, bu bölgeye ait bir çeşit inanç özgünlüğü oluştururlar. Zira bu üç kavram ve alt anlam katmanları, birbirine değen, ilişki kuran ve bu  yolla oluşturdukları bütün (Dersim kültürü), bölgemizdeki bu kutsal mekansal ilişki, bizlerin kimliği ve kişiliğinin oluşturulduğu/tanımlandığı/öğretildiği bir metin olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla Dersim, belli bir coğrafya ve bu coğrafik çevre ile etkileşen insan kitlesi ve kültürünün oluşturduğu bütünü tanımlar. Bu, Dersim’i bir coğrafik alan olmaktan öte, belli bir dinsel ve etnik çevrenin anlamlılık alanını oluşturan bir çerçeve de yapar. Mevcut  dinsel ve etnik çerçeve, aslında Kürt ve günümüzdeki adlandırma ile Alevilik, bana göre özellikle, doğaya tapınım ilişkisinin etkilediği, anlam bulduğu bir yaşam alanıdır. Bu anlamıyla, bu çerçevenin de rengini veren kutsallık ve mekansal ilişki, yani bu çerçeveyi oluşturan unsurlarıyla Dersim, kimlik ilişkilerimizi, hukukumuzu ve sosyal dokumuzu açıklayan da bir kavramdır.

Buna en tipik örnek Dersim’deki en merkezi kutsal mekan olan Dızgun Bawa’dır. Dızgun Bawa, bilindiği üzere Nazimiye ilçesinin Qıl Köyü yakınındaki bir dağdır. Yüksekliği 2092 metre[2] civarındadır. Bölgede üzerinde ağaç bulunmayan az sayıdaki dağlardan biridir. Geçmişte ne durumdaydı bilinmez ama, efsanesinin tam tersine eteklerinde bile ağaç bulunmamaktadır. Bilindiği üzere bu dağın kutsallığı ile dolayısıyla Kuréşan Aşireti/Ocağı’nın da kurulum  miti olan Dızgun Bawa efsanesinde Şaheyder, yani daha sonra alacağı unvan olan Dızgun Bawa bir çobandır. Kışın zemheri ayında keçilerini bu dağa götüren ve ağaçlara sopası ile dokunarak yeşermesini sağlayan ve böylece keçilerini doyuran bir gençtir. Keçilerin her gün tok geldiğini gören babasının olayı merak etmesi ve bunun sonucunda da gizlice gelip olayı gözlemesi, bunu gören bir keçinin  durumu Şaheyder’e haber vermek için hapşırması üzerine Şaheyder’in ‘ne oldu, sağır Kuréş’i mi gördün?’ şeklinde sorusunun akabinde babasını fark etmesi ile utanarak oradan dağa kaçması ve bir daha geri dönmemesi şeklinde rezerve edilen bir hikayeden oluşur.

Dersim inanç sisteminde temel bir mekan olan Dızgun Bawa Dağı, etrafında dönen bir dizi inanç pratiği ile bu mekanı kutsal, kutsallığını da merkezi ve önemli olarak kurgular. Düzgün Baba’nın varolan önemli bir aşiretin (Kuréşan) atası (Kuréş’in oğlu olmasına rağmen),

Kuréşan aşiretini önemli, hiyerarşik olarak da en üst aşiret olarak kurar. Efsanesi ile dağda “sır” olması, Kuréşan Aşiretinin aşiret sistemindeki dinsel karakteri içinde üst basamağa yerleştirilmesi, ve bunun günlük toplumsal yaşam içinde önemli bir statü oluşturarak tüm aşirete mensup bireylerin hak, yetki ve sorumluluklarına işaret etmesi bu kutsiyet ve mekan ilişkisinin ne denli önemli olduğunu açıklar.

Kutsallık, mevcut kültürel yapı içinde, önemsenmeye dair birincil sırada olan bir ilişkiden bahseder. Yani kutsallık, bir tür toplumsal ilişkiye dair mutlak olarak uyulması gereken bir yasal düzenleme ve onun öncelikli yapısı, yani değerler olarak karşımıza çıkar. Değerler ise, önemli ve istenen, böylece insanların nasıl davranmaları gerektiği ile ilgili lokal olarak sorgulanamayan standartlardır (Van Der Elst,1999:172). Bu değersel mutlaklık inanç üzerinden yine o toplumsal yapı içindeki bir düzenlemeye denk düşer ki böylece kutsallık ilişkisi dokunulmazlık, ihlal edilmezlik, yani toplumun kırmızı çizgileri olarak belirginleşirler. Buradan Dersim’deki kutsal mekanlar ve onlarla ilişki, yine bu ilişki üzerinden sağlanan ortaklıkla, ortaklığın paylaşımına baktığımızda kutsallık ilişkisi en çok da saygı ilişkisi ile bir anlam kazanır. Saygı ilişkisi de bu tür ilişkilerde “temizlik” pratiğine özen ile belirgin hale gelir. Örneğin bu mekanlara ayakkabıyla (eskiden çarık) çıkılmaması, bu temizlik-saygı ve kutsiyet ilişkisinin en önemli belirtisidir. Keza, bu mekansal ziyarette, insanların “yalınayak” yürüyüşü, eskiden baştan sona kadar yapılması gereken ritüelin önemli bir etabıydı. Kirletmemek üzerinden anlatılan bu temizlik ilişkisi, aynı zamanda ‘talebin kolay yoldan elde edilemeyeceğini’ onun için eziyet/çile çekmek, yani bir emek harcamak gerektiğini de söyler. Yani bir karşılılıktan bahseder. Dersim inancında karşılılık önemli bir vurgudur. Herşeyin değeri ve karşılığı vardır. Oraya bir talep için gelince, miktarı/türü konusunda belli bir oranda bir keyfiyet taşısa da, karşılığında bir şey ödemek/bağışlamak/sunmak / paylaşmak gerekir.

Keza Dızgun Bawa’nın ziyaret edilme şekli de, oldukça farklı bir şekilde gerçekleşir. Bir bütün olarak bu kutsal dağın herhangi bir noktasından ona temas etmek yetmez. Onu ziyaret ederken bir dizi mekanla ayrıca ilişkiye geçmek gerekir. Bu kadar yükseklikteki bu dağın tepesinde ip kadar incecik bir akıntı şeklindeki su sızıntısının olması “mucizevi” bir olgudur. Bu da bize Dersim inancı içerisinde mucize talebi olan “keramet” koşulunu yerine getirir. Bu bir yandan Dızgun Bawa’nın kerametini açıklarken, aynı zamanda da oranın ziyaretçileri için bir  sınanma vurgusunu da içerir. Yani, hem mekan, hem de mekanın ziyaretçileri sürekli olarak bir temizlik, iyilik testine tabi tutulmuş olurlar.

Kutsallık ve mekan ilişkisi sonucu harmanlanmış Dersim inanç sistemi, uzun yıllar boyunca tüm baskılara belki de yine bu ilişkiden güç alarak inatla direnebilmiştir. Bu direnci de, yine bu inanç sistemi içinde güvence içine aldığı ritüel ve bunların pratiğe uygulanmasıyla  sağladığı görülmektedir. Bu yüzden Durkheim dini ayinleri (rites) ‘o toplum içinde yaşayan insanların, zaman zaman kendi yapılarının sosyal “anayasası”nı hatırlamalarını mümkün kılan bir “toplum değerleri doğrulaması’(Mardin, 2007:45) olarak tanımlar. Bu tapınım ritleri ile Dersimliler de kendi toplumsal hukuku konusunda tazelenirler. 

Ancak zaman içinde  bu tür pratiklerdeki değişimler de kaçınılmazdır. Özellikle son yıllarda, hem içerideki metropollerden, hem de giderek artan oranda Türkiye dışında ikamet eden bölge insanının yoğun ziyareti ile bu değişim  tetiklenmektedir. Değişime direnç noktasını oluşturan yaşlı kuşağın azalması ve teknolojinin etkisiyle değişim baskısı hızlanmaktadır. En temel değişim ise, ziyaret mekanının ilk etabında karşımıza çıkmaktadır. Dersim’deki bu kutsal mekanların çoğunda karşımıza çıkan bu “yeni durum”, mevcut inanç sisteminde oldukça ayrıksı ve zorla sistemin içine dahil edilmiş gibidir. Karşımıza bir  “yenilik” olarak çıkan ise, bu ‘doğal’ mekanlara kondurulan, en fazla iki gözlü küçük gecekondu tarzındaki betondan odacıklardır. Bu mekanların günümüz teknolojisi ile neredeyse tek ilişkisi gibi görünüyorlar. Aykırılıkları, alelacele, özensiz ve ucuza mal edilmeye çalışan dış görünümlerinin yanında, iç dekorasyonu ile de dikkati çekerler. Bu ucuz/arabesk iç dekorasyon, basit, sıradan düz duvarlar, yine basit bir badana (çoğunlukla da açık mavi) ve duvarlara gelişigüzel mesafelerda, asimetrik olarak asılan fotoğraflar, takvimler, kartpostalların yanında el işlemesi, yani patiska/etamin işlemelerin (eskiden kullanıldıları evlerde artık pek yer bulamadıkları ve atılamadıkları için de) bu mekanlara transferiyle bir karışımın harmanlanmasıyla elde edilmiştir. Bununla, yeni yapılma betonarme basit konducukların içini, eski misafir odaları haline getirilerek dışarıdaki “moderniteye/yeniye” içeriden bir “geleneksellik/eskilik” yaratılarak başka bir karşıtlık oluşturulmuştur. Bu haliyle, esas bünyeye uymayan, ayrıksı bir görünüm sergileseler de, ziyaretçilerin, yani inanca dahil olanların, doğallığa monte edilen bu yapaylığı, kendi inançlarına yönelik olarak “bir şey” yapmanın bir ifadesi olarak algıladıkları gözden kaçmamaktadır. Dış yapaylığı, yani inşa edilme görevini de daha genç ve paralı kuşak üstlenirken, içeriyi daha yoksul ve yaşlı kuşak düzenlemektedir.

Bu yapay odacıklar üzerinden, inanca dair başka ilişkiler de yürütülmektedir. Örneğin  iç dekorasyon, onun bakımı ve temizliğiyle ilgilenme, bunu gönüllü yapan insanlarca inançlarına yönelik harcadıkları bir çaba olarak algılanır. Böylece bunlar olumlanarak, bu yapay ibadet parçaları ile günümüz yaşam pratiğinin üyeleri olarak değişime uğrayan ihtiyaçların karşılanması sağlanır. Örneğin, eskiden olmasa da artık günümüzde kurban eti için tabaklar, çatal ve kaşıklara ihtiyaç duyulmaktadır. İşte bu malzemeleri koyacak, koruyacak ve temiz tutacak ortak/toplumsal bir mekan ihtiyacı da bu odacıklar üzerinden karşılanmaktadır. Örneğin eşyanın kollektif kullanımı önem kazanır. Herkesin sahip olduğu, ama aynı zamanda da hiç kimsenin sahip olmadığı bir ilişkiden bahseden bir durumdur bu. Alınan eşyalar mutlaka temiz olarak yerine konulurken, böylece bir tür gönüllü, kollektif kullanım ilişkisi, bu kollektif kullanım malzemeleri üzerinden bir ortaklığın paylaşımı da sağlanmış olur. Bu kollektif kullanım ile inanç sisteminin önemli bir temas noktasını oluşturulmuş olur. Dolayısıyla da bireysel bir yoldan kollektife uzanmanın, ortaklığa dahil olmanın bir yolu olarak hizmet etmiş olurlar. Bu nedenle bu mekanlardaki ortaklık ilişkisi ve bunun bu mekansal araç-gereçlerle pratiğe geçirilmesi önemlidir.

Dersim Kutsal mekanları arasında, bu kollektif kullanım ve sahiplenme ilişkisinde farklı özelliklere de rastlarız. Örneğin bazı kutsal mekanlar sahiplidirler. Bunlar genellikle “ocak” denilen “kutsal” olarak konumlandırılmış mekanlardır. Örneğin “Bamasur Ocağı” Moxındi’de, Cemal Avdel-Delıkan/Karakoçan’da, Çori-Bori-Golan/Karakoçan’da, TrawiMoxindi’de bu tarzdaki kutsal mekanlardır. Bunlar doğal olmaktan öte, insan eliyle yapılan, bu nedenle insanlar arasında veraset ile babadan oğula aktarılan benzer bir döngünün içindeki mekanlardır. Babadan oğula aktarımı, onların kollektiflik ve kamusallık özelliğini ortadan kaldırmaz, tam tersine önemli bir hukuki konum yaratır. Bu nedenle özel, ama aynı zamanda kollektif/kamusal içeriklerini bir arada tutarlar.

Bunlar bölge mimarisi ile sosyal/kültürel yaşantısının denkleştiği bir ortaklık olarak da benzerdirler. En belirgin benzerlik ise mekanların mimarisi ve iç tasarımlarında göze çarpar. Bu mekansal benzerlik, oldukça geniş bir “ev damı” olarak belirir. Bu ev damları belirlenen bir orta mekandaki ocak ve/ya ocak ile birlikte, evdeki kutsal sayılan direklerin etrafındaki geniş sade bir alandan oluşmaktadır. Bu alanların işaret edilen kısımları, yani ya ocak ya da direklerin, ya da her ikisinin yanında mum yakılacak yerler vardır. Bölge inancında mum yakma, ritüelin önemli bir parçasıdır. Aydınlık vurgusunun yansıması olarak mumla birlikte, mum isi de oldukça önemli bir görsel referanstır. İsin miktarı aynı zamanda kutsal objenin de saygı görme aşamasına işaret eder.

Bölgenin mimarisinde çok temel bir biçim olan, tek gözlü geniş bir ev damı, bunun tam tepesinde açılan pencere (tavanda, damın tam ortasında), ocak ve orta/temel direkler hem bölgenin, hem de inancın yaşamsal alanını en eski ve en somut sembolü olarak yer alırlar. Bu mimari, adeta inanç sistemi ile bütünleşmiştir. Kendi inancına dair ritüelinin kollektif ve özel kullanımına uyan bir tarzdır bu: İnancın ortaklığına basit-sade bir ortam, aynı zamanda geniş ve kullanışlı bir alan yaratır. Böylece genellikle bir ailenin özel/günlük kullanımına yanıt verirken, gerektiğinde de en temel kollektif ve kamusal etkinlik olan inanç seramonileri için bir alana dönüşme özelliğine de sahip olurlar. Ki böylece, bu mimari bölgenin inancının ve günlük yaşantısının buluştuğu en temel noktalardan biri olarak karşımıza çıkar.

Özel bir sahibi olmayan, doğal mekanlar yani nehirler, kayalar, ağaçlara yönelik koruma ve bakımı ise kendi doğallığı ve etrafında kurulmuş olan sosyal ilişkiler ağı ile sürdürülür. Örneğin Munzur gözeleri böyle bir ilişkidir. Kullanımı kollektiftir. Ziyaretçilerin buraya karşı yükümlülükleri vardır. Kirletmemek başta olmak üzere, bu mekanlarla ilişkiler aslında kültürel sistem içinde etkili olarak kodlanmıştır. Munzur gözeleri, bir anlamda bu ilişki ağında hem şanslı hem de şanssız bir konumdadır. Eskiden derin bir kutsallık ve tapınma ilişkisi yaşayan gözeler, şimdi kutsallığından bir hafifleme ile birlikte piknik yeri olarak ağırlaşan bir algı oluşmuştur. Tek otun bile yeşermediği taş ve kaya yığınlarının arasında mucizevi bir çıkışla insanın tapınacağı bir berraklık ve kutsallıkla, yeraltını yeryüzüne taşıyan Munzur Nehri/Çemé Mızur, Dızgün Bawa’daki mucize suya (yüksekteki az) karşılık dağın eteğindeki (alçaktaki  çok) başka bir mucize su olarak karşımıza çıkar.

Dersim inanç sisteminde su önemli bir ağırlık kazanır. Dolayısıyla, mekan, su ve insan ilişkisi kutsiyet olarak, öncelikli bir tapınma ilişkisidir. Burada kurban ve lokma daha çok bir piknik düzeyinde aksetmeye başlamış gibi olsa da, su hala önemli bir kutsallık objesidir. Son yıllarda yaşanan değişim sürecinde, bu kutsiyet ve insan ilişkisindeki değişimde de önem kazanır. Alevi kültüründe yasak/haram sayılmamakla birlikte, alkollü içki yine de bu tür mekanlarda onay görmemektedir. Ancak Munzur gözeleri genç erkeklerin böyle bir baskısı altına girmiş durumdadır. Öte yandan mekanların kutsiyet ilişkisi üzerinden ticari bir meta haline dönüşme ilişkisi de “yeni”lerden biri olarak göze çarpmaktadır. Hediyelik eşya ve yiyecek satışı bu kutsiyet ilişkisini, ticari ya da keyifli bir gezi ve piknik ilişkisine dönüştürerek kutsallık ilişkisini baskılamaktadır. Bunun  inanç sistemi içindeki yeni değişim ve dönüşümleri tetikleyeceği kaçınılmazdır. Bu değişim-dönüşümler ilişkiyi farklılaştırsa da, mekansal ilişki ve önemi, canlı kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Bu da Dersim inanç sistemi ve içinde kendi toplumsal kimliğini ürettiği mekansal kutsiyet ilişkisinin değişerek devam edeceği gibi bir sonuca götürür. Sonsuz olan değişim, değişime ayak uyduran Dersim inanç sisteminin, Dersim’i ve Dersimliyi yaratan kutsallık ve mekan ilişkisi ile farklı yürüyüşüne devam edeceği de buradan öngörülebilir. Ne diyelim Dersim’in yolu hep açık olsun.

 

Dilşa Deniz 

Sosyo-kültürel bir Kürt antropolog, şu anda UCSD’de (California / San Diego Üniversitesi) doktora sonrası yardımcı öğretim üyesi.

Bu makale ilk kez, Dersim Munzur Etnografya Dergisi, sayı.31, 2009 yayınlanmıştır. 


REFERANSLAR

BULUT, Faik, Ali’siz Alevilik- İslamda Özgürlük Anlayışı I. Ankara: Doruk Yay, 1997.

DANIK, Ertuğrul, Öteki Tanrılar-Alevi ve Bektaşi Mitolojisi. Ankara :İmge Yay, 2006.

FRAZER, J.G. Altındal-I. İstanbul: Payel Yayınları, 2004.

LAVENDA, R.H, SCHULTZ, E. A. Core Concepts in Cultural Anthropology. 3. Baskı, Mc Graw Hill Comp. Boston, 2007.

MARDİN, Şerif, Din ve İdeoloji, 15. baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007.

MUMFORD, Lewis. The Culture of Cities. Vol.X, London:Secker&Warburg, 1940.

VAN DER ELST, Dirk. Culture as Given, Culture as Choice, USA: Waveland Press, 1999.


[1] Bağdaştırmacı

[2] www.nazimiye.com

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları