Ah La Fontaine Ah!


La Fontaine’in masallarından hiçbir zaman hoşlanmadım.

Stok yapmak uğruna hayatı ıskalayan karıncaya sinir olurken, şarkılar söyleyerek ve yaz gecelerine ruh katarak yaşayan ağustos böceğini tüm kalbimle sevdim, takdir ettim…

Tilkinin oyununa gelen ve bu duruma gülüp geçmek yerine intikam almak için planlar yapan kinci leyleğe gıcık oldum…

Yolda uyuyakaldığı için kaplumbağa ile girdiği yarışı kaybeden tavşan bana göre hiç de sorumsuz falan değildi, kaplumbağa hayatı fazla ciddiye alıyordu sadece…

Altın yumurtlayan ve sonunda açgözlü sahibi tarafından kesilen tavuğa gelince… O da salaklığının bedelini ödedi bence. İnsanoğlunun ne b.k olduğunu bile bile altın yumurtlamak tamamen kendi hatasıydı…

Kurt ve köpek masalında ise, önüne konacak bir tas yemek için özgürlüğünü feda etmeyen asil kurtun köpeği aşağılamasını hiç doğru bulmadım. Evet haklıydı, ben olsam ben de özgürlüğümü feda etmezdim, ama aşağılayarak köpeğin onurunu kırması hoş değildi…

Liste uzar gider, La Fontaine bir sürü masal yazmış… 1600’lü yılların Fransa’sında hem hukuk fakültesinde okumuş hem papaz eğitimi almış biri olarak her masalında kör göze parmak bir ders vermeyi de ihmal etmemiş. Kimbilir, belki de bu nedenle sevemedim onun masallarını; çok fazla kesinlik taşıdıkları için…

Bilmeden, anlamadan yorumda bulunmak; araştırmadan, incelemeden yargılamak ne kadar da kolaydır ve insanlar bayılırlar bunu yapmaya. Gri dünyalarına biraz olsun renk katacak konuların üzerine atlayıp, sıradan yaşamlarına ve tekdüze konuşmalarına azıcık heyecan getirecek durumları bir atmaca gibi kollayarak kendilerine malzeme bulmaya çalışırlar. Avlarının üzerine aç kurtlar misali saldırır, acımasızca didiklemeye başlarlar; yaptıklarının adil olup olmadığını düşünmezler bile, sorgulamaya gerek görmezler ve bire bin katarak anlatırlar gerçekleştirdikleri infazları. Üstelik, öylesine haklı çıkartılar ki kendilerini, taraf toplamakta da zorlanmaz, çevrelerindeki şakşakçıların katkılarıyla giderek daha çok böbürlenir, kibirlenirler.

Graham Green’in “The End of an Affair” isimli kitabında Sarah, tanrıya, öldüğünü sandığı sevgilisinin hayatını bağışlarsa ilişkiyi bitireceğine ve bir daha asla onu görmeyeceğine dair söz verir ve adam mucizevî bir biçimde kurtulur, ancak tanrıya verdiği sözü tutmak zorunda kalan genç kadın, yıllar boyunca nedensizce terk edildiğine inanan sevgilisi tarafından lanetlenir. Oysa, o yıllar içinde kadın onu sevmekten hiç vazgeçmemiştir. Sonradan, sevgilisinin tuttuğu özel bir dedektif kadının günlüğünü ele geçirmeyi başarır. Adam, büyük bir acı ve depreşen bir aşk ile okur günlüğü. Hissettiği onca nefretin ve biriktirdiği onca kinin boşuna olduğunu anlar. Görünenin ötesindeki asıl gerçeği kavrar ve hasretle kucaklar kadını.

Her şey göründüğü gibi değildir!

İlk bakışta çok cazip ya da çok itici gözüken pek çok durum, koşul veya kişi bir başka boyuttan bakıldığında tamamen farklı etkiler yaratabilir. Bunun için gerekli olan tek şey, tarafsız ve yargısızca anlamaya çalışmak, gerçeğin görünenin ötesinde bulunabileceği ihtimalini düşünmektir.

İşte bu yüzden La Fontaine masallarını sevmem ben. Ağustos böceklerinin tembellikten değil, sadece dört hafta yaşadıkları için içgüdüsel olarak şarkı söylediklerini bilirim, aynen saçma sapan alınganlıklar yüzünden kin tutmanın, gereksiz hırslara kapılmanın, hayatın kazanmak ve kaybetmekten ibaret olduğunu düşünmenin, had bildirmeyi erdem saymanın insanı ve dünyayı zehirlediğini bildiğim gibi… Ve her ne olursa olsun hayata sevgi gözleriyle bakınca görünenin ötesine geçildiğine inanırım.

 

Kiraz GÖKIRMAK
Latest posts by Kiraz GÖKIRMAK (see all)