Yazar olarak Erdoğan ve “Adil Dünya”


Günümüzde “daha adil bir dünya” mümkün mü?
“Elbette mümkün!” diyor Erdoğan ve yayınladığı kitapta da bunun yollarını anlatıyor. Kendisi “adil dünya”ya en büyük engelin “Birleşmiş Milletler”den geldiği kanısında ve bu konudaki hükmü de kesin: “8 milyar insanın kaderi, hesap dahi vermeyen beş ülkenin insafına, hırsına, çıkarına ve kaprislerine terk edilemez!” (s. 7). Bu nedenle “daha adil” bir dünyanın inşası için her şeyden önce bu kuruluşu yeniden yapılandırmak gerekiyor ve önerilen çözüm de son derece basit: “Bu yeni BM’de Genel Kurul yasama meclisi, Güvenlik Konseyi ise icra heyeti haline dönüşmelidir. Bu iki adım atıldıktan sonra çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur”(s. 192). Zaten kitabın ilk bölümünde bu reform ihtiyacını doğduran sorunlar (eşitsizlik, terörizm, mülteci krizi, islamofobi vb) sergilenmiş; ikinci bölümde ise reformun nasıl yapılacağı anlatılıyor.

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan kitabını BM Genel Kurulu’nda -artık ritüel hale getirdiği- konuşmasını yapmak üzere Amerika’ya giderken yayınladı ve kitap yabancı delegasyonlara dağıtılmak üzere hızla yabancı dillere çevrildi. Eserin kim tarafından kaleme alındığını bilmiyoruz; fakat Tayyip Bey’in görüşleri çerçevesinde hazırlandığı ve okunarak imzalandığı da açıkça anlaşılıyor.

***

Aslında bu bir ilk değil! Yıllar önce Turgut Bey de bir kitap yayınlamış (1988), o da “dava”sını dış dünyaya bir kitapla anlatmaya çalışmıştı. Ne var ki onun hedefleri çok daha sınırlıydı.

1980’lerde dünyada Reagan-Thatcher damgalı liberalizm rüzgârları esiyordu ve Özal’ın en büyük davası da Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokmaktı. Zaten kitabı da bu amaçla yazılmıştı ve “Avrupa’da Türkiye” başlığını taşıyordu. Dışişlerinin donanımlı diplomatlarından Gündüz Aktan tarafından hazırlanan kitapta önce uzun uzun Osmanlı “batılılaşma” tarihi anlatılıyor, sonra da Özal döneminde nasıl ultra-liberalizme geçildiği açıklanıyordu. “Özellikle, deniyordu, 1983’ten beri iktisat politikamızı köklü bir şekilde değiştirdik. Dış ticaretimizi ve kambiyo sistemimiz liberalleştirdik ve fiyat kontrollerini kaldırdık. Devlet gelirlerini sadece ulusal altyapı yatırımlarına tahsis ettik; özel sektörün ve müteşebbislerin etkinliklerini kolaylaştırdık. Bir özelleştirme politikasını başlattık; yabancı sermayeyi teşvik ettik ve getirileri geliştirerek tasarrufun artmasını sağladık”.

***

Özal ve liberalizmde elbette “emperyalizm” diye bir kavram yoktu; fakat kitap “çağın ruhu”na uygun bir dille yazılmıştı ve beklenti de kendi mantığı içinde tutarlıydı. Üstelik gerçekçilik de elden bırakılmamış, esere çok ihtiyatlı bir cümleyle son verilmişti: “Türkiye, Avrupa Topluluğu’nun kapısını, tam üyeliğe kabul edilmeme halinde de, ne AT’nin ne de Türkiye’nin yaşamının durmayacağının bilincinde olarak çalmış bulunuyor. Bununla beraber yanıtın anlamı da bundan daha az derin olmayacaktır”.

Gerçekten de öyle oldu; yanıt “olumsuz”du, fakat yaşam devam ediyordu. Özal gitti ve bambaşka hesaplarla Erdoğan geldi. Dönüşümün “anlam”ındaki “derinlik” ise ancak zamanla anlaşılacaktı.

***

Aslında 2001 krizinin yarattığı çöküntüde alelacele kurulmuş ve iktidara “yasak”larla yürümüş AKP, Meclis’te kazandığı ezici çoğunluğa rağmen, “program”ını derhal yürürlüğe koyacak halde değildi. Daha geniş bir cepheye ihtiyacı vardı ve bu alanda kendisine en çok da Özalcı liberaller yardımcı olabilirdi. Gerçekten de oldular ve ilk Erdoğan hükümetlerinde kilit bakanlıklara eski Özalcılar yerleşti. Daha sonra AB yandaşlığında ve üyeliğe yol açacağı düşünülen toplu davaların tezgâhlanmasında başı çekenler de yine Özalcılar oldu.

Peki, Özal’ın kitabında bütün bu gelişmelere yol açacak, ya da ışık tutacak ipuçları var mıydı?

Pek de olduğu söylenemez. Özal’ın kitabı, muhafazakâr felsefesine rağmen devrim düşmanlığı yapmıyor, laik cumhuriyetle kopuşu değil, tutucu bir devamlılığı ifade ediyordu. Örneğin, sonuç kısmında, “sekülerizmin kabulüyle, deniliyordu, eskiden dinin siyasal ve sosyal alanda oynadığı rol, din artık bireylerde artan bir inanç şeklinde içselleştiği için azaldı. Bu da, Atatürk’ün ılımlı milliyetçiliğinin desteğiyle, kimlik krizine son verdi. Sekülerizm, bize, kimliğimize tehdit oluşturmayacak her türlü kültür ve teknolojiye olumlu bakmamızı sağlayacak entelektüel ve moral bir kararlılık verdi”.

***

Aslında bu tam bir liberal-muhafazakâr görüşün ifadesiydi ve ANAP yılları Türkiye’de yapısal bir dönüşüme yol açsa da, sonunda başarılı olamadı; ülkenin dış bağımlılığını artırdı ve 2001 kriziyle de tarihe karıştı. Sanıldığının aksine, tutarlı bir “liberalizm” de uygulayamamış, koalisyon koşullarında ilkesiz bir “çıkar birliği”ne dönüşmüştü. Oysa yine de dünyada bir karşılığı vardı; dünyadan kopmamıştı. Buna karşılık AKP iktidarı çok farklı bir akımın, “karşı-devrim”in temsilcisi olarak iktidara geldi ve taktik bir ısınma döneminden sonra da devrim tarihimizden kopuşun temsilcisi oldu.

Bu kopuş giderek Türkiye’yi dış dünyadan da koparacaktı.

***

Erdoğan’ın kanonik referansı aslında “adalet”le ilgisi olmayan Abdülhamit rejimi idi ve iktidara iyice yerleştikten sonra yaptığı “reform”larla bu yönde hayli yol da aldı. Öyle ki varılan noktada parlamenter rejim yıkılmış; otokratik bir başkanlık sistemi kurulmuş ve Diyanet Başkanlığı da bir çeşit “Bâb-ı Fetva”ya, yani şeyhülislamlığa dönüştürülmüş bulunuyor. Böylece Türkiye de bu süreçte dünyanın itibarsız otokrasileri arasında bir yere yerleşti. Oysa Erdoğan, tam da bu koşullarda, Güvenlik Konseyi’ndeki “veto” uygulamasıyla zaten felç halinde olan bir kurumu dünyadaki adaletsizliğin baş amili sayıyor; “Dünya beşten büyüktür!” diyor ve dünyaya “adalet” dersi veriyor.

Bundan daha büyük bir yanılgı olabilir mi? Üstelik AKP çevrelerinde bir yolu bulunsa ve Türkiye de Konsey’e üye kabul edilse, sanki susulacakmış gibi bir hava da esiyor. Kısaca Tayyip Bey diyalog değil, monolog halinde ve birilerinin çıkıp “siz önce kendi ülkenizde adaleti gerçekleştirin, sonra başkalarına ders verin!” diyebileceği de kimsenin aklına gelmiyor; kaldı ki, göründüğü kadarıyla, işin bu yönü Cumhurbaşkanı’nın umurunda da değil.

***

Aslında doğrudur; dünya elbette ”beşten büyüktür!”; ama dünya Türkiye’den de kat kat daha büyüktür ve bu durumda Tayyip Bey’in başkalarına “adalet” dersi vermesi hiç de gerçekçi görünmüyor. Bu nedenle denilebilir ki keşke bu koşullarda böyle bir kitap yazılmasaydı! Yine de yazıldığına göre, bari reklamı için de milyonlar harcanmasaydı!