Üniversitelerimiz İçin Kara Dönem

1 Şubat 2021, Boğaziçi Kampüsü’ne polis operasyonu ve 159 gözaltı. 2 Şubat 2021, saat 20 dolayında Kadıköy’de gözaltı sayısı 50’yi aşmış durumda. Aynı gün Ankara ve İzmir’de çok sayıda gözaltı. Bu gösterilerin tümünde güvenlik güçlerinin aşırı şiddet kullanımı.
Protestolar haklı olarak genişliyor, iktidarın tepkisi de giderek şiddetleniyor. Peki protestoları bastırmak, gözaltı sayısını artırmak çare mi? Bu yol, yol değil. Çok açık.

Sorunun temeli iktidarın üniversitelere bakışında. Üniversiteleri fethetmek, kendi politikalarınıza yandaş yapmak isterseniz, üniversiteleri öldürürsünüz. Birçok ülkede yaşandı. Etkileri, maliyeti on yıllar sürüyor.

“Faiz enflasyonun nedenidir” iddiası ekonomi bilimine ne kadar aykırıysa, tüm üniversite rektörlerini tek kişinin ataması da çağdaş üniversite anlayışına o kadar aykırıdır. Tek kişinin atama yetkisi doğal olarak, o kişinin dünya görüşüne ve önceliklerine göre somutlaşacaktır. O kişi çeşitliliğe, farklı görüşlere, eleştirelliğe ne kadar uzaksa, rektör seçenekleri o kadar daralacak ve sonuç “tek tip rektörler” olacaktır.

Bu yaklaşımın tam anlamıyla hayata geçirilebilmesi için birkaç yıl önce bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile cumhurbaşkanı tek ve tam yetkili kılınmıştır. Ondan önce üniversitelerde bir “oylama ve sıralama” uygulaması vardı. Ancak o uygulamanın son yıllarında da politik tercihler belirleyici oluyordu. 2012 yılında Boğaziçi’nde birinci sırada belirlenen Gülay Barbarosoğlu rektörlüğe atanmıştı. Temmuz 2016’da yapılan seçimde de 403 oyun 348’ini (%86) almış olmasına rağmen atanmamıştı. Benzer şekilde İstanbul Teknik Üniversitesi’nde bir dönem rektörlük yapmış olan Muhammed Şahin 2012’de 953 oyun 458’ini alarak birinci olmuş, ama atanmamıştı. Onun yerine 317 oy alan aday tercih edilmişti. 2016’da İstanbul Üniversitesi’nde 2595 oyun 1202’sini alan Raşit Tükel birinci olmasına karşın atanmamış, yerine 908 oy alan ikinci isim tercih edilmişti.

En büyük ve en köklü üniversitelerin seçim sonuçlarına, dolayısıyla öğretim üyelerinin tercihlerine saygı gösterilmemişti. Bu tercihleri ve tek yetkilinin atamasını eleştirenlere karşılık olarak da “seçimler üniversiteyi politize ediyor, gerginlik yaratıyor” denerek insanların aklıyla alay edilmişti.

Üniversiteleri politize eden aslında iktidarın kendisidir. FETÖ ayaklanmasını bahane ederek binlerce üniversite mensubu işten çıkartılmıştır. Aradan geçen dört yılı aşkın sürede bu kişiler kurumlarına dönememiş, büyük çoğunluğu herhangi bir üniversiteye girememiş ve verilen ceza uygulamada meslekten men cezasına dönüşmüştür.

Son bir örnek de Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasıdır. Ahmet Davutoğlu’nun etkili konumda bulunduğu dönemde kamu arazisi tahsis edilerek kuruluşu desteklenmiş olan bu üniversite, Türkiye ölçülerinde nitelikli bir akademik kadro oluşturmuştu. Davutoğlu iktidar partisinden ayrılıp muhalif bir parti kurmaya girişince, birden bu üniversitenin “ekonomik sürdürülebilirlik” olanağına sahip olmadığı gerekçesiyle faaliyetine son verildiği görüldü. Binalar ve diğer varlıklar Marmara Üniversitesi’ne devredildi. Öğrenciler vakıf üniversitesinde iken ödedikleri tutarları yeni üniversiteye ödemeye devam ettiler. Öğretim kadrosu ise, akademik yıl bittiğinde, kelimenin tam anlamıyla kapı dışarı edildi. Hatta tanıdığım iki değerli bilim insanı başka bir vakıf üniversitesinde göreve başlamak üzere anlaştıktan sonra, en son aşamada sözleşme imzalanacağı zaman üniversite yönetimi vazgeçti.

SONUÇ: Boğaziçi’nde yaşanan gerilimin Boğaziçi ile sınırlı olmadığını herkes biliyor. Türkiye üniversiteleri bugünkü anlayışla zaman ve güç yitiriyor. Bunu iktidara anlatmak çok güç, hatta olanaksız. Sorunu “toplumun hassasiyetleri” ile ilişkilendirerek tartışma çerçevesini kaydırmak da hiçbir yarar sağlamaz. İktidara anlatmak olanaksız ise, geriye tek çözüm kalır, o da bugünkü sistemi değiştirmek hedefiyle demokrasi mücadelesini ve demokrasi blokunu güçlendirmek.

Burhan Şenatalar