Kabil’de “No Pasaran” Diyebilmek?


“Yabancı asker” denilince akla, çatışmanın taraflarından herhangi biriyle siyasi bir tabiyet ilişkisi içinde olmayan, idealleri ve/veya çıkarları için başka bir coğrafyada savaşan kişi gelir. Eğer öncelikli gayesi büyük ölçüde maddiyse ona, yerli ya da yabancı “paralı asker” denebilir. Bu ikincisi sanırım tarih boyunca daha sık karşımıza çıkandır. Yabancıları, gönüllü olarak kendilerinden başka coğrafyalarda savaşmaya sevk edecek şeyler ise daha ekümenik idealler ve ideolojilerdir: büyük dinler ya da evrenselci Marksizm gibi. Seksenlerden beridir karşımıza çıkan cihatçı Müslüman savaşçıları özellikle Ortadoğu’daki her çatışmada görüyoruz artık. Ulus devlet sınırlarını aşma amacı olan komünist hareketin de çeşitli dönemlerde buna benzer seferberlikler görülmüştü -en bilinen örneği İspanya olmak üzere.

Şimdi, bu yazıda bir fikir yürütme olarak Afganistan’da Taraki liderliğindeki sol hükümetin, böyle bir uluslararası yardım çağrısı yapma durumu olabilir miydi, buna dünya komünistleri ne şekilde cevap verebilirlerdi, bunun İspanya deneyimiyle karşılaştırılması üzerine düşünmek amacındayım. Biliyoruz ki, Taraki hükümeti defalarca Sovyetler Birliği’nden yardım istemişti. Bunu devletler arası zeminde yapmıştı. İspanya’daki gibi “Uluslararası Tugaylar” şeklinde değil de, başka ama sosyalist kampın önder bir devletinden teçhizat, finans vs. ve nihayetinde de anlaşmalar çerçevesinde direkt askeri yardım şeklinde olmuştu müdahale. İspanya böyle durumlar için örnek olabilir miydi acaba? Cihatçılar yapabiliyorken komünistler neden yapmadı mesela?

*

Tabii ki, hiçbir devrimci durum, saf halde yalnız o ülke vatandaşlarını ilgilendirmez. Paris Komünü’nden başlayarak Rus devrimine, o devrimin ilham verdiği Avrupa’daki pek çok devrimci kalkışmada farklı ülkelerden birçok komünist aynı saflarda yer tutmuştur. Rus devriminde ülkede, yarısı I. Dünya Savaşı’ndan kalma savaş esiri olmak üzere 5 milyon civarı yabancı bulunuyordu. Bunlardan bir kısmı harekete kazandırıldıktan sonra iç savaşta Kızıl Ordu saflarında yer almıştı. Aynı durum, daha düşük bir ölçekte Çin devrimi için de geçerliydi. Bu tür bir duruma, oldukça benzer kültürlere ve ortak bir dile sahip olan Latin Amerika devrimci mücadelelerinde de rastlanabilir. Che’nin enternasyonal mücadelesi en bilinen örnektir. Che’nin bu yönünü Castro yönetimi de devralmıştır. Fakat Küba’nın çeşitli Afrika ve Latin Amerika ülkelerine gönderdiği birlikler düzenli ordu birimleriydi. Gönüllü olup olmamaları fark etmeksizin bir “devlet” politikasıydı. Devlet aktörleri haricinde komünist örgüt ve kişilerin savaşmaya gittiği Nikaragua da sanırım bunlara son bir örnekti. Moreno gibi Troçkist liderlerin oluşturduklarından başka, Batılı ülkelerden Sandinistlere seksenlerde yardıma giden ve ülkede çalışan 3.000 civarı gönüllü vardı. Silahlı olanlar, yoğun çatışmalar bittikten sonra ülkeye gelmişti; daha çok yardım amaçlı insanlardan oluşuyordu. Günümüzde Rojava’da da benzer ama çok daha ufak çaplı bir hareketlilik görüyoruz.

*

Şimdi esas örneğimize geçelim. Eminim, benim gibi birçokları için de, İspanya İç Savaşı üzerinde okudukları Hemingway, Malraux, Orwell gibi yazarların; izledikleri belgesel ve filmlerin, kişisel siyasal olgunlaşmalarında, siyasal değerlerin yerleşmesinde önemli payı olmuştur. Başka birçok ülkeden gelenlerle ortak bir ideal için savaşmak, faşizme karşı ölmeyi göze almak, orada kardeşlik ve dayanışmayı yaşamak, bana hep büyük insani değerler olarak görünmüştür. Hakkında binlerce kitap yazılmış, mücadelenin bu uluslararası boyutunun biraz da mitleştirildiğini kabul etsem bile bu değerlere yaklaşan bir ikinci örneğe de pek rastlamadığımızı söylemeliyim. Belki şunu söylemek gereklidir: İspanya İç Savaşı çok özel bir tarihsel dönemde patlak vermiş, -tarih ne getirir bilinmez ama- benzerine pek kolay rastlanamayacak bir siyasal/toplumsal olgudur (komünistler açısından da).

İlk olarak; Avrupa’da otuzlu yıllarda siyaset, devrim/karşı-devrim çekişmesinin en kızıştığı, faşizmin çoğu ülkede devreye girdiği ve bu sefer Sovyetleri de tehdit ettiği bir zemin üzerinde yapılmaktadır. Bu, I. Dünya Savaşı sonrası bir sürgünler coğrafyasına dönen Avrupa’dır. İmparatorluklar yıkılmış, devrimci dönüşümler yaşanmış, kimilerinde faşistler galip gelmiştir. Solcular, faşizm nedeniyle ülkelerinden kaçmaktadır. Yani, Alman ve İtalyan sürgünlerin ifade ettiği gibi, yalnız İspanya için savaşılmamakta, kendi ülkeleri için de savaşmaktadırlar. İki cephe, Avrupa’da kıtasal çapta bir yarılma içindedir. Bir yerde açılacak gediğin domino etkisi yaratacağı düşünülmektedir. İspanya’da ordunun hükümete karşı darbeye kalkışması, bu iki cepheyi direkt karşı karşıya getirecek fitili ateşler.

*

17 Temmuz 1936’da ordunun bazı birliklerince Cumhuriyet hükümetine karşı darbe başlar. Avrupa kamuoyunda hemen büyük bir tepki oluşmuştur. Ancak hükümetleri bir süre sonra “Karışmazlık” siyasetini benimseyecektir. İspanya’da bazı birliklerin hükümete bağlı kalması, birçok yerde de halkın güçlü direnişi sonucu darbeciler istedikleri hızlı sonuca ulaşamaz. Fakat direnen Cumhuriyet’in silaha ihtiyacı vardır. Bunu da altın karşılığı Sovyetlerden edinecektir.

Bu yabancı savaşçılar fikri, İspanyol hükümetinin önerdiği bir şey değildir. Hükümetin daha çok askeri malzemeye ihtiyacı vardı, elinde zaten ziyadesiyle vatandaşı bulunuyordu. Bunu ise düzenli bir orduya çevirmesi gerekiyordu. Fakat Stalin’den askeri malzeme alırken, komünistleri reddetme gibi bir opsiyonu da yoktu. Zaten, darbe duyulur duyulmaz Avrupa’nın birçok yerinden İspanya’ya akın akın gönüllüler geliyordu. Kaldı ki, darbe başladığında ülkede önemli sayıda “yabancı” işçi ve solcu konuk olarak bulunuyordu: Berlin’de düzenlenen resmi Olimpiyatlara karşı, Barcelona’da Temmuz ayında düzenlenmesi öngörülen Halk Olimpiyatları için gelmiş binlerce işçi ve solcu sporcu vardı. Bunların bir kısmı darbeci orduya karşı silah almıştı eline zaten.

1936 yazında komünistler İspanya’ya yardım için her alanda geniş bir kampanya düzenlediler. 26 Temmuz 1936’da Profintern (Sendikal Enternasyonal) İspanya hükümetine yardım etme kararı alıp 1 milyar frank sözü verdi. Komintern üyesi partiler İspanya hava kuvvetlerinde görev alabilecek pilotlar aradılar. İlk başlarda temel öncelik, hükümete her türlü maddi yardım ulaştırmaktı.

Bu dönemde Stalin, Sovyetleri Almanya ile karşı karşıya getirebilecek bir adım atmamak, önce İspanyol hükümetinin gücünü ve direncini görmek istiyordu. Avrupa’daki komünistler ise hemen adım atılmasını zorluyordu. Stalin 14 Eylül’de askeri yardım kararı aldı. 17-21 Eylül’de de Komintern yabancı komünistlerden (askeri eğitim almış olanlarından) tugaylar oluşturulması kararı aldı. (Bunu ilk kimin önerdiği konusunda farklı rivayetler var: Thorez, Dimitrov, İngiliz KP’den Tom Wintringham ya da Sovyetlerin yeni İspanya elçisi Marcel Rosenberg gibi). Fransız komünistlerin başı Thorez daha öne çıkıyor gibi, çünkü FKP o tarihte İspanya’ya yapılan yardımların koordinasyonunu yapan örgüt. Zaten Fransızlar tugayların dörtte birini oluşturarak en büyük katkıyı yapanlar oldular. Karargah işleri Paris’ten yürütülüyordu. Avrupa içi sınırları geçme için sahte pasaportlar hazırlanması, Pirenelerden geçişi sağlama böyle işlerdendi. Fransızlara yardım eden Komintern görevlileri arasında, daha sonra Tito adını alacak Yugoslav Josip Broz da bulunuyordu. Gönüllüler sadece komünistler arasından değil, Halk Cephesi stratejisi içinde, liberal, sosyalist ve sosyal demokratlar içinden de seçiliyordu. Komintern, gönüllü toplama ve ordu oluşturma işini, Batılı hükümetleri ürkütmemek için “anti-faşizm”, “demokrasi” ve “halk cephesi” isimleri altında yapıyordu. İspanya’da komünist devrim yapma gibi bir ajitasyonun uluslararası hukukta olumsuz etkileri olurdu. Böyle olmakla beraber, bazı çevreler Komintern’in İspanya’daki devrimi boğmak için ve sadece burjuva tipi demokrasiyi korumak için propaganda yaptığını, amacının da o olduğunu iddia etmektedir. Bence bu yanlış bir değerlendirmedir. Komintern’in kastettiği demokrasi, elbette halk cephesi tarzı “ileri” ve sosyalizme açık bir demokrasiydi.

Ekim ortasıyla beraber ilk birlikler ülkeye ulaşır. Kendilerini karşılayan halk “Russo, Russo” şeklinde tezahürat ettiyse de, Sovyetlerden katılım daha çok subay, danışman ve tekniker şeklindedir. Stalin, Sovyet halkından katılımı engellemiştir. Aynı zamanda İspanya’da denizden silah sevkiyatına da başlanır. “Operasyon X” adı verilen büyük bir silah sevkiyatıdır bu. Silahlarla birlikte bir miktar da pilot ve tank mürettebatı gelir: 800 havacı, 350 tankçı, 200 çevirmen ve geri kalanı çoğunlukla tekniker, eğitici ve danışman, toplamda 2100 kadar Sovyet personeli.

İlk katılımlar daha çok faşistlerin iktidarda olduğu ülke kökenli sürgünlerdir. Uluslararası Tugay’ın karargahı Madrid ile Valencia arasındaki Albacete kenti seçilir. Tugaylar, Halk Ordusu komutasından bağımsızdır. Başlarına efsanevi Fransız komünist André Marty getirilir. Genel olarak da İspanya’daki komünistlere Togliatti yön vermektedir. Tugayların ilk acil görevi Madrid’i savunmak olur.

Arada belirtmek gerekir ki, İspanya topraklarında Cumhuriyet saflarında savaşan her yabancı Uluslararası Tugaylara bağlı değildi. Tugaylar, bir yazarın kitabın da ismi gibi, Komintern ordusuydu. Bunun dışında anarşistler, POUM ve Troçkistler saflarında savaşan, Orwell ve Malraux gibi bilindik birçok isim vardı. Toplamda 5.000 kadar tahmin edilmekte. Ayrıca, Franco saflarında da Avrupa’dan gelen gönüllü birkaç bin kişi vardı. Bunlar genelde İrlanda, Polonya ve Romanya gibi koyu Katolik ülkelerden gelenlerdi. İspanyol ordusundaki Alman, Portekiz, İtalyan ve Arap birlikleri ise zaten düzenli askeri unsurlardı.

*

Uluslararası Tugaylar en kritik rollerini Kasım-Aralık 1936’da Madrid’in savunulması sırasında gösterdiler. Düzenli halk ordusunun tam olarak kurulamadığı bu dönemde Tugayların gösterdiği çaba Madrid’in düşmemesindeki en büyük etkenlerden biri oldu. Böylece Cumhuriyete birkaç yıl zaman kazandırılmış oldu.

Aslında çoğunluğu tam bir askeri eğitim almamış olan birliklerde zayiat oranı çok fazla idi. Tugaylar şok birlikleri olarak kullanılıyor; en önde saldırıp mevziyi en son terk eden oluyorlardı. En tehlikeli görevlere sürülüyordu. Üstün bir Sovyet komutası ve şöyle böyle olabilecek en iyi silahlara sahip olsalar da durum buydu. Buna rağmen yüksek bir disiplini korumuşlardı.

Bu ilk aşamadan sonra, Halk Ordusu kurulma çabaları hızlandı ve doğal olarak Uluslararası Tugayların sayısal önemi azaldı. Şöyle ki, tahminler epey farklı olsa da, Tugaylara elliyi aşkın ülkeden toplamda 40 ve 50 bin arası katılım olduğu, bunun 15.000’inin öldüğü sanılıyor. Hepsinin asker olmadığını, bazılarının yardımcı ve eğitici görevlerde olduğunu da not edelim. Ayrıca sayı toplamı ifade ediyor, belli bir zaman içinde mevcudiyet daha azdı bu itibarla.

1937 yılı ile birlikte Tugaylar için Avrupa’dan gönüllü bulma sayıları yavaşladı. Zamanla birliklere yerli İspanyol halktan kişiler de alınmaya başlandı. Sayısal önemini yitirseler de, prestij ve moral açısından komünistler için halen değerliydiler. Sadece İspanyollar için değil, katkı sunan her komünist parti için de Tugaylar birer gurur kaynağı, dayanışma ve fedakarlık örneği, yeni komünistler için gösterilecek rol modeliydiler.

Bu arada, Negrin hükümetinin savaş bakanı Prieto, Tugayları merkezi ordu emrine alma kararı aldı. Bu halde dahi kontrol halen daha çok Komintern elindeydi. En nihayetinde Negrin 1938 Eylül’ünde Milletler Cemiyeti’ne yabancı savaşçıları ülke dışına çıkarma kararını açıkladı. Bunu Batılı hükümetlere bir jest olarak göstermiş, Franco’nun da aynısını yapacağını veya buna zorlanacağını ummuştu. 29 Ekim’de Barcelona’da Tugaylar için bir uğurlama töreni düzenlendi. 1939’da artık çoğunluk ülkeden ayrılmıştı. Sürgünde olan ve dönecek bir yeri olmayanlar ise ülkede kalıp savaşmaya devam ettiler.

*

Afganistan için böyle bir senaryo düşünebilir miydik? En azından öneren birilerinin olduğunu biliyoruz. Ortodoks Troçkistlerden, daha çok Amerika’da küçük ve sekter bir grup olarak faaliyet gösteren Spartakistler Birliği lideri James Robertson’un 1989’da Afganistan’ın ABD elçisine açık mektup yazarak Uluslararası Tugaylar oluşturulmasını önermişti. Afganlar buna ne cevap verdi bilmiyorum ama kendi rakip hizipçileri bile, bu öneriyi gerçekçi olmadığı için eleştirmişlerdi. Buna yetecek bir mali, personel, lojistik vs. gücü olmamasına rağmen bu öneriyi yapmayı bir siniklik olarak damgalıyorlardı. Bunun yanında, hiçbir Troçkistin Afganistan’daki Stalinist hükümet emrine sokulmaması gerektiğini, Afgan liderliğini Atatürk’e benzeten Spartakistlere, Türk komünistlerin onun elindeki hazin sonunu hatırlatıyorlardı. Yani kısacası ciddiye almamışlardı bile.

Gerçekten de, İspanya ile karşılaştırılamayacak derecede farklı bağlamlardı. İlkin; İspanya örneğinde belli bir medeniyet dairesinden, kısmen entegre olmuş insan topluluklarının etkileşimini görebiliyoruz. Afganistan’da da bu olacaksaydı eğer, kendisine yakın kültürel etkileşim dairesinde olan yerlerden gelmeliydi yardım (Arap, İran, Türk, Hindistan, Orta Asya gibi). İkincisi; komünist hareketin kendisi çok daha dağınıktı. İspanya zamanında da kimi Troçkistler olsa da, Komintern “resmi” ve tek merkez, kilise görünümündeydi. Seksenlerde ise Komintern’in yerinde yerler esiyordu; dünya komünist hareketi çok başlı ve dağınık bir hal içindeydi. (Sovyetik partilerin çoğu da reformistleşmiş, kendi müreffeh ülkelerinde devrim yolunu sandıkta gören parlamenterizm halini almıştı.) Üçüncüsü; her ne kadar liberal vb. olsa da İspanyol hükümetinin meşruiyeti hakkında daha geniş bir oydaşma vardı. Taraki ve ardılları ise daha çok, birkaç kente sıkışmış, kırsal bölgelerde kendi halkının onayını pek kazanamamış, merkezi yönetimi oturtamamış, yolların ve geceleri kentlerin güvenliğini dahi sağlayamayan zayıf destekli bir sol hükümetti. Kendisine karşı geniş bir gerilla hareketi bulunuyordu ve yabancı komünistlerin böylesi bir “savunma” savaşına uygun olması zordu. Son olarak da en bariz olanını söyleyelim: Dibinde komşusu olarak dünyanın en güçlü ordularından birine sahip bir “komünist” devlet vardı. Askerlik eğitimi az gönüllüleri ölüme göndermek yerine elbette profesyonel yardım alınacaktı. Zaten Afgan solcularının çetin coğrafi koşullara sahip ülkelerine savaşmak için yabancı solculara çağrı yapmayı düşündüklerini de hiç sanmıyorum.

Olan da şuydu: İktidarı aldıklarından beri Taraki yönetimi defalarca Sovyetlerden yardım (askeri malzeme, eğitim, maddi yardım vs.) talep etti. Moskova ise Afgan yönetimini daha itidalli davranmaya, kırsal bölgelerde etnik kökeni ve politik duruşu ne olursa olsun tüm halkın güvenini kazanmaya çalışmaya zorluyordu. Herat isyanından sonra yine yardım isteyen Taraki’ye, Kosigin Vietnam örneğini göstererek Vietnam’ın ABD ve Çin’i kendi başına dize getirebildiğini, güçlü bir ordu kurabilirse Taraki’nin de bunu yapabileceğini söylüyordu. Telaşa düşen Taraki ise Sovyetlerden bizzat müdahale etmesini istiyordu. Kosigin de bütün dünyanın bunu birkaç gün içinde öğreneceğini söyleyerek geri çeviriyordu. Taraki, öyleyse SSCB içindeki Özbek, Tacik ve Türkmenlerden oluşan bir birliği kılık değiştirerek gönderebileceklerini söylüyordu.

Bu koşullarda Sovyetler Afganistan’a bizzat müdahale etmekten kaçınıyorlardı. Ta ki, Taraki’den sonra yerine geçen Amin’in ülkeyi ikinci bir Nasır vakası gibi ABD yönüne çekeceğinden kuşkulanana değin. O zaman da, Sovyet-Afgan Dostluk Antlaşması’ndaki maddeye dayanarak ülkeye girip, daha itidalli Perçem grubuna devredip (daha çok Orta Asya’dan seçilmiş) 100.000 kadar askeriyle onu ayakta tutmaya çalıştılar.

*

Son olarak, bilinen şeyi tekrar etmekte yarar var. Bir coğrafyada devrimi yapacak ve onu yaşatabilecek gücünüz yoksa, bunu başkaları sizin için yapamaz. Devrimin ihraç edilemeyeceğine dair ihtarları hatırlayabiliriz. 1930’larda ve İspanya özelinde olan ise küresel çapta gerilimin çok daha yoğun yaşanması ve evrenselci komünizmin (Sovyet komünizmi etkisi altına çoktan girmiş olsa da) ve onun yürütücüsü Komintern’in varlığıdır. Her tarihsel dönemin kendine özgü seferberlik türleri olmaktadır. Bunu da uluslararası ilişkiler, devrim ve karşı-devrimin güç dengesi, parçalılığı gibi birçok faktörler etkilemektedir. Yine de, İspanya’nın yeri çok müstesnadır. Afgan komünistlerin yardımına, Bunalım yıllarını geride bırakmış ve çok daha konformist Avrupa partilerinden gönüllü toplanması hayalcilik olurdu. Üçüncü dünya ülkelerinden ve Ortadoğu’dan birlikler toplanması yine zayıflıklardan ve parçalılıktan dolayı mümkün değildi. Bu dönemin enternasyonalizm göstergesi, devletin göndereceği maddi yardım ve eğer çok kritikse, müsaitse ordu birlikleriydi. İçinde yaşadığımız dönem ise komünistlerin hem merkezi evrenselci örgütlerini hem de arkalarındaki devlet güçlerini yitirdikleri bir dönem.

Hasan KESER