Bir seçimin ardından

Yazıklar olsun kurtarıcı bekleyenlere! (Bertolt Brecht)

Geçen günkü Nokta Yorum’da 2+2=5 makalesiyle önemli bir hatırlatma yapan Sayın Nami Temeltaş’ın oldukça anlamlı bir sözüyle başlamak istiyorum: “Kendi hatalarımızı kapatmak için başkalarını yerin dibine sokmaktan vazgeçelim (…) Varsa hatalarımız ki oldukça çok, önce kendimizden başlayalım düzeltmelere. İlk devrimi kendimizde yapalım.”

Sayın Temeltaş’ın da belirttiği gibi hatalarımız, saymakla bitmez. Kendimizi düzeltmediğimiz sürece başkalarını düzeltmeye kalkışmamız bugünlerle yüzleşmemize neden olacaktı. Belki 4 yılda bir önümüze temcit pilavı gibi konan bu seçimler, burjuvazinin önceden planladığı ve kimin kazanması gerektiğini önceden karar verdiği ve bizleri birer piyon olarak kullandığı bir oyunun sahnesinin ötesine gidemeyecekti. Ancak ne acıdır ki egemen çevrelerin bu isteğini kendimize emir telakki ederek kendi yasalarında belirttikleri gibi “bir vatandaşlık görevini” yapmaktan öteye gidemeyecektik. Bu vatandaşlık görevi uğruna her dört yılda bir yapılan seçimlere kan bulaşmasına neden olacaktık.

Bu seçimin önemli bir özelliği sadece milletvekili genel seçimi değil, aynı zamanda sınırsız yetkilere sahip, astığı astık, kestiği kestik ve görevi gereği suç işlese bile hiç kimseye hesap vermeyecek ve aynı zamanda dokunulmazlık zırhına bürünmüş bir Cumhurbaşkanlığı, diğer bir deyimle Devlet Başkanlığı seçimiydi. Bu seçimde özellikle muhalefetin, aydınların ve işçi sınıfının korkulu rüyası olan ve otoriter rejim kurmaya hevesli AKP’nin zaferiyle sonuçlandı. Diğer bir deyişle burjuvazinin özlemi olan otokrasinin ikamesi için yapılan bir seçimdi.

Bir önceki yazımda AKP’nin kazanması durumunda kısmen var gibi gözüken aslında olmayan burjuva demokrasisinin sonuna doğru yaklaşacağımızı, temel hak ve özgürlüklerin tamamen gasp edileceği, işçi sınıfının OHAL kapsamında yasaklanan grev, toplu sözleşme ve demokratik taleplerinin tamamen rafa kaldırılacağı, ekonominin tüm ağır yükünün işçi ve emekçilerin omuzlarına yükleneceği, ülkenin ulusal gelir dağılımındaki mevcut uçurumun derinleşeceği, devletin elinde kalan mülkiyetlerin tamamen yabancı tekellere verileceği endişelerini yazmış ve işçi sınıfının güçsüz olduğu bu dönemde seçimlerin boykot edilmesinin AKP’ye yarayacağını belirtmiştik. Ne yazık ki bu söylediklerimiz gerçekleşti. Peki neden?

Toplumsal yapıyı irdelemeden önce 1950 seçimleriyle birlikte “yeter söz milletin” sloganı ile Demokrat Parti’nin kazanmasından bu yana bir iki seçim hariç tüm seçimleri sağ ve muhafazakar partiler kazandı. Bugün de aynı senaryoyu bir kez daha yaşadık. Hiç şüphesiz ki bunun altında yatan nedenlerin tamamını sıralarsak, sayfalar dolusu yazmamız gerekecektir. Ancak yine de bunun belli başlı nedenlerinden öne çıkan etkenlerinden bazılarını araştırmak istedim.

Birinci neden gelir dağılımındaki dengesizliktir. Diğer bir deyişle ekonomik yapı ile ilgilidir. Geleneksel alışkanlık olarak işçi sınıfının sol partilere oy vermesi beklenir. Dolayısıyla bu durum uzmanlar, eleştirmenler ve özellikle işçi hareketinin içinden gelen politikacılarda huzursuzluk ve güvensizlik yaratır. Aşırı sağa yönelenlere yönelik ahlaki eleştiriler tüm dünyada yapılmaktadır.

Türkiye’de 2007 itibariyle kişi başına düşen milli gelir (gayri safi hasıla) 10.597 dolardır. Gerçi 2017 istatistikleri de mevcuttur, ancak içinde taşıdığı çelişki nedeniyle 2007 bilgilerini güvenli gördük. Milli gelir nasıl hesaplanır, basit bir tanımlamasını yapmak istiyorum. Bir yılda bir ülkenin milli gelirinin toplamının, toplam nüfusa bölünmesi ile gerçekleşmektedir. Örneğin Türkiye’nin milli geliri 847 milyar 760 milyon dolar olduğunu düşünelim; nüfusu 80.000.000 varsayalım. 847 küsur milyarı 80 milyona böldüğümüzde çıkan sonuç, kişi başına düşen gayri safi milli gelirdir. Gayri safi milli gelir, içinde masraflar çıkmadan kaba haliyle hesaplanmaktadır. Ancak bunu satın alma gücü paritesi (SAGP) ile ölçtüğümüzde bu rakamın 2 trilyon dolara yakın olduğunu görürüz. Bu durumda herkes 10 bin küsur dolar alabiliyor mu? Ebetteki hayır. Bunu nasıl ölçebiliyoruz diye sorduğumuzda kapitalist sistem gereği karşımıza milli gelirin büyük payının küçük bir azınlık tarafından kendi aralarında bölüşüldüğünü görüyoruz. Nüfusun % 20’lik kesimi 2007 verilerine göre % 47,2 alırken, % 80’ni de % 52,8’ini alabilmektedir. Bu kesimin içinde en alt gelir gruplarından % 20’lik yoksul kesim milli gelirin ancak  % 2,06’sını almaktadır. Yani en zengin kesim dediğimiz burjuvazi, en yoksul dediğimiz halktan 22,9 katı kadar fazla almaktadır. Milli gelirin ancak yüzde 2,06’sını alan  yüzde 20’lik kesim seçimlerde AKP’yi desteklemiştir. 2002 yılından bu yana da AKP Genel Başkanı sayın Erdoğan’a da “kurtarıcı” gözüyle bakmaktadır. İşsiz sayısı 2017 yılı Ekim döneminde bakanlık verilerine göre 3 milyon 287 bin kişi kişidir. İşsizlik oranı da % 10,3 seviyesinde gerçekleşmiştir. Oysa sendikalara göre bu oran % 17,21 civarındadır [2].

2014-2018 aralığında 430.000 esnaf iflas etti. . Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu verilerine göre, bu yılın ilk iki ayında 20.308 esnaf iflas ederken, geçen yılın aynı döneminde bu sayı 19.859 idi. 2014’ten 2018’e kadar batan esnaf sayısı ise 430.275’tir. 2017’de 260.781 küçük işletme kullandığı KOBİ kredisini ödeyemediği için takibe alındı. Küçük işletmelerde icralık olanların sayısı bir yılda 15.553 arttı. Küçük esnaf üzerinde araştırma şirketlerince ciddi bir “siyasi tercih araştırması” yapmamakla birlikte büyük oranının sağ partilere yönelik olduğu bilinmektedir.

İşçi sınıfının da genel anlamda eğitim düzeyi düşüktür bu ülkede, örgütsüzdür, kendi deyimiyle sahipsizdir. Gelen vuruyor, giden vuruyor. En büyük tokadını işverenden yer; emek sömürüsü ile… Sonra işverenlerin temsilcisi olan siyasal iktidarlardan yer ikinci tokadı. Grevleri, toplu sözleşmeleri, özlük hakları ve diğer demokratik talepleri askıya alınır. Aldığı asgari ücret bile açlık sınırının altındadır. Cinayet gibi iş kazaları olur, önemi yoktur siyasal iktidarlar nezdinde. Ülkenin tüm sıkıntısı onun omuzlarına yüklenmiş durumdadır. Üçüncü tokadı da umursamaz tavırlarıyla ilgisiz toplumdan yer. Ama yine de halinden memnundur, şikayeti yoktur. Toplumsal yapının tabanını oluşturur. Pejmürde ve dağınıklığına, örgütsüzlüğüne rağmen kendi gücünün farkında değildir, muktedir olduğunu bilmez. Yaşlı ve eğitimsizler istisnasız sermayenin radikal temsilcisi olan sağ partilere oyunu verir. Onları başından eksik etmez. Onlara göre sol partiler, zenginlerin partisidir.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) 2018 Haziran ayı ‘açlık ve yoksulluk sınırı’ verilerini açıkladı. Buna göre 4 kişilik ailenin açlık sınırı 1.714, yoksulluk sınırı 5.584 liraya olarak belirlendi. Hani kişi başına milli gelirden aldığı pay, 10.000 dolar, 20.000 dolardı?

Konda araştırma şirketinin 9-10 Eylül 2007 tarihinde 28 il ve 101 ilçede yaptığı anket araştırması sonuçları oldukça çarpıcıdır. Bu araştırmada “Türkiye’nin en acil, en önemli sorunlarını hangi parti çözer?” sorusuna seçmenlerin % 34,3’ü AKP cevabını vermiş. CHP’nin sorunları çözeceğine inananların oranı ise sadece % 9’da kalmıştır. Katılımcıların % 25’i ise “hiçbiri” demiş ve yeni parti gerekir yanıtını vermiştir [1]. Yoksulların umudu AKP’de aradıklarını bu araştırma sonucu ile öğreniyoruz. Araştırmada beyan edilen hane geliri üzerinde yapılan kişi başı gelir hesaplamalarının ortalaması alınarak yapılan tercihte AKP/Erdoğan, HDP/Demirtaş tercihlerinde [1] bulunanların ekonomik bakımdan ülkenin en alt gelir dilimine sahip oldukları görülmüştür. CHP/Kılıçdaroğlu, yeni kurulmakta olan / Akşener veya Atatürk gibi cevap verenlerin ise ekonomik bakımdan ülkenin en yüksek gelir düzeyine sahip olduğu kesimin içinde yer almıştır. Sorunu temelden aldığımızda görüldüğü gibi birinci neden toplumun ekonomik yapısı ile ilgilidir.

İkinci neden eğitim düzeyi ile ilgilidir.

Tabloda görüldüğü gibi Türkiye’de hala okuma yazma bilmeyenlerin oranı % 9,2’dir. İlkokul mezunu % 36,4; Ortaokul ve dengi okul mezunları % 5,5’tir.  Okuma yazma oranı düştükçe sağ eğilimli partilere ilgi artmaktadır. 2017 Cumhurbaşkanlığı referandumunda eğitim durumu ile ilgili oy dağılımı aşağıdaki gibidir[3].

Eğitim durumu yükseldikçe sağ partilere olan eğilim de azalmaktadır. Eğitimsiz kitle ile ortaokul mezunu olanların Türkiye nüfusuna oranı % 51,1’dir. Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi eğitim durumu yükseldikçe bilinçli kitle oranı da yükselmektedir.

Üçüncü neden “duygusallık” sorunu ile ilgilidir. Seçmenler, kararlarını verirken etrafında olup bitenler ile ilgili olaylara mantıksal bir ilişki kurmaktan çok, duygusal pencereden bakmaktadır. Elbette bu anlattığımız, gelir düzeyi düşük ve eğitimsiz ya da destekledikleri siyasal iktidara olan bağlılık durumu ile ilgilidir. Diğer bir deyişle, olayları akıl ve mantıkla değil, büyük ölçüde duygularıyla algılarlar. Bu salt bizim ülkeye özgü bir durum değildir. Tüm kapitalist gelişmiş ve üçüncü dünya ülkelerinde görülen bir durumdur. Çoğu kez kararlarımızı verirken elimizdeki veri ve bilgileri uzun uzun akıl ve mantık süzgecinden geçirmeyiz. Aklımız, tutkularımızın ve duygularımızın adeta esiri haline gelmiştir. Bu perspektiften bakıldığı zaman hiç şüphesiz ki işsizliğin, yoksulluğun, vicdan ve dinin, ezenin, ezilenin, namusun, ahlakın, arkadaşlığın ve bayrağın sağcısı, solcusu yoktur. Nice sağcılar gördük, solcu geçinenlerden çok daha değerli; yine aynı şekilde nice solcu ve sosyalistler gördük, onları hep başımızın üstünde tuttuk. Çünkü gerçek yeri orasıdır diye düşündük ve bu düşüncemiz bizleri yanıltmadı. Türkiye’de siyasi tercihte duyguların, algı ve önyargının her zaman birinci planda, aklın ve mantığın ise ikinci planda olduğu bir gerçektir.

Dördüncü neden “dinsel etkenler” ile ilgilidir. İslam alimleri her ne kadar İslam dininde siyasetin yeri yoktur dese bile tercihler her zaman sağ siyasi otoritelerden yana kullanılmıştır. Siyasetin dine karışması, dinin tek resmi temsilcisi olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın imam atamasından tutun da kurumlara personel tayinine varıncaya kadar tüm tercihini siyasi otoriteden bağımsız yaptığına bugüne dek tanık olmadık. Tartışmalı 15 Temmuz darbesinde gece yarıları okunan salalardan tutun da 24 Haziran 2018 seçimlerine varıncaya kadar cami imamlarının hoparlörlerle ve vaazlarıyla siyasi otoritenin propagandasına varıncaya kadar her türlü ahlaki kurallar ile bağdaşması tartışmalara yol açan faaliyetleri bugüne kadar masaya yatırılmadı. Türkiye’nin önemli gerçeklerden biri de tarikatların, cemaat ve şeyhlerin siyasi arenada sahne almasıdır. 1950 seçimlerinden günümüze kadar bu kurumların siyasi otorite lehine faaliyette bulunduklarını bilmeyen yoktur. Türkiye’nin İslam ülkesi olması itibariyle muhafazakârların sağcı partilere ya da radikal İslamcı diye bildikleri partileri destekledikleri bir gerçektir. Türkiye’de solun etkili olamamasının en büyük nedenlerinden biri de burjuvazinin, “sol”u İslam düşmanı algısını yaratması ile ilgili 1923’lerden başlayarak bugüne kadar yaptığı propagandanın hedefe ulaşması ile açıklanabilir.

Beşinci neden “yazılı ve görsel medya” ile ilgilidir. Burjuvazi, tercihini kullandığı siyasi otoritenin her başarısızlığını görsel ve yazılı medya üzerinden zafermiş gibi göstermesi, eğitimsiz kitleler üzerinde pozitif algı yaratması ile açıklanabilir. Ülke sorunlarının ikinci plana itildiği medyada günlük dedikodu haberler ile halkı mümkün olduğunca pazifize etmeye yönelik yayınları ve eğitimsiz halkımızın büyük çoğunluğunun dizilere kilitlenmesi, tüketim ekonomisinin ön planda tutulması ve ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizin gölgede bırakılması hiç şüphesiz ki siyasal otoritenin mümkün olduğu kadar uzun süre ayakta kalması hedeflenmektedir. Bu da siyasi ahlaktan tamamen yoksun Makyavelist kültürün ikamesi ile ilgili her türlü ikiyüzlülüğün, yolsuzluğun, talanın, hırsızlığın, bencilliğin, açgözlülüğün ve ahlaksızlığın amaca ulaşmak için mübah sayıldığı bir düzenin yaratılmasına yöneliktir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki yazarlar, gazeteciler, öğrenciler, bilim insanları, öğretmenler, yargıçlar ve sıradan insanların tutuklanmış olması o kadar önemli değildir bu kesim için. Çünkü yoksul ve eğitimsiz bireyler, gazete okumaz, sorgulama yapmaz, haklı ya da haksız yere tutuklanmaların, işten atılmaların pek umursandığı yok. Benzine, mazota, gazyağına yapılan zamlar veya şeker fabrikalarının, devlet binalarının, arsaların, yabancı şirketlere peşkeş çekilmesi ya da öğrencilere ve demokratik haklarını kullanmak isteyen insanlara uygulanan orantısız polis gücü, yargının burjuva hukukunu ayaklar altına alması, ülkenin kaosa sürüklenmesine katkı sağlaması, Kürt illerinde terör örgütlerinin bahane gösterilerek taş üstünde taş bırakılmaması, suçsuz insanların katledilmesi ile  pek ilgilenmezler. Kendi devletinin kirli savaşlara karışmış olması da önemli değildir. Siyasi otorite yetkililerinin yolsuzluk yapıp yapmaması, devletin kasasını boşaltması, ihaleye hile ve fesadı karıştırması, o kadar önemli değildir. Tek adam yönetiminin, uluslararası sermaye şirketlerinin çıkarları için uğraşmasının önemi de yoktur, yeter ki kendisine ve çocuklarına dokunulmasın. Hani bir söz vardır, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye… Siyasi otoritenin yoksullar için verdiği kömür ve makarna onlar için nimettir. Bunun dışında ve belki de en önemli reformlardan biri de engelli bireyler için haneye sağlanan maaş ile yaşlılık aidatıdır. Diyarbakır’da birkaç yoksul aileler ile yaptığım görüşmeler, bunu doğrular nitelikteydi. Sayın Erdoğan’ı kurtarıcı olarak görüyorlar. O giderse yaşlılık maaşlarının verilmeyeceği endişesi hakimdir.

Gerek sol diye geçinen muhalefet partileri ve gerekse işçi sendikaları, meslek kuruluşları, demokratik kitle örgütleri ve aydınlar yoksul ve cahil bırakılmış kitlelere ulaşmada gerekli çabayı göstermediler. Sayın Nami Temeltaş’ın dediği gibi “bizler, bize düşen görevleri yapamadık.”

İşçi sınıfını ve ezilen halkları kucaklayabilecek ve örgütleyecek siyasi bir oluşumun olmaması, burjuvazinin iktidar sürecini uzatmakta ve giderek büyük yığınlar üzerindeki tahakküm ve zulmünü arttırmaktadır. Bu oluşum ne yazık ki ufukta pek görünür gibi değildir. Bu durumun devam etmesi ya da Türkiye’de görülebilecek iç ve dış olağanüstü durumların vuku bulmaması durumunda Sayın Erdoğan’ın 2028 seçimlerine kadar iktidarını sürdüreceği büyük ihtimal dahilindedir.

Sayın Nami Temeltaş’ın dediği gibi “bizler, bize düşen görevi yapamadık.”


[1] Fakirler kime oy veriyor, Gazete Duvar (13.10.2017)

[2]Türkiye DİSKAR İstihdam ve İşsizlik Raporu (15.12.2017)

[3] https://onedio.com/haber/referandum-sonrasi-anketi-egitim-seviyesi-ve-yas-araligi-tercihleri-nasil-etkiledi-767249

Mazhar ÖZSARUHAN

Latest posts by Mazhar ÖZSARUHAN (see all)

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları