Yazmaya Dair


Yokluğumu fırsat bilen bir kırlangıç, çöp çalı kullanmadan, tamamen kilden, havadar bir köşk inşa etmiş verandaya. Kilden bu zarif mimariyi, bir de İsfahan, Şiraz, Yezd üçgenindeki antik Abarkuh şehrinde, dörtbinbeşyüz yaşında olduğu söylenen “Servi-i Zerdüşt”ü tavaf etmeye gittiğimizde görmüştüm. Kim bilir, belki de Abarkuh mimarlarının ilham kaynağı bu kırlangıçtır. Geldiğimde yoktu. Epey bir bekledim gelir diye. Gelmedi. Onun köşküne işgalci bir serçe el koydu lakin kullanmasını bilmiyor. Her tarafı sıçmış batırmış ama köşk sahibiyim diye hava atmaktan da geri durmuyor. Bahar geldi ya, verandayı kullanmaya başladım diye bana da posta koyuyor. Epey bir kavga ettik bugün.

Kendisini tenzih ederim ama teşbihte hata olmaz; onun bu hali, bir yazıda değindiğim, kaderine yenik düşmüş medeniyetlerin metrukelerine çöküp medeni görünmeye çalışan yeniyetmeleri hatırlattı. İyi güzel de, olmuyor işte. Köşk medeniyetinden olamadığı, olamayacağı, işgal ettiği zarif köşkün etrafına saçtığı pislikten belli.

Bir de bir çene var mübarekte! Susmak nedir bilmiyor. Durmadan konuşan biriyle ilgili, gizleyecek ne çok şeyi varmış demişti ciğerparem. O günden beridir, psikolojik bir problemden kaynaklı değilse, çok konuşmanın ekseriyetle gerçeği ifşa etmeyi değil, saptırmayı, gizlemeyi hedeflediğini düşünürüm. Durmadan yazmak da öyle galiba. Baktım ki bu aralar çok sık yazıyorum. Düşünüyorum ister istemez; bu durum psikolojik bir araz mı, yoksa kendimi perdeleme, olduğumdan farklı görünme ihtiyacından mı kaynaklı? Belki de ikisi de değildir. Belki de ömür tekerinin aşağıya doğru yuvarlanırken çıkardığı gürültüden ibarettir bütün mesele.

Nietzsche’nin “utanç verici ve ayıplı bir şeydir; üstesinden gelinmeli ve aşılmalıdır” dediği modern insanın ikiyüzlü hallerine projektörler tutan Aldous Huxley’in “Ses Sese Karşı”sındaki karakterlerden Philip, iki kardeşin tanrının matematik ispatı üzerine bitmeyen tartışmasını izlerken “zavallı ihtiyarcıklar” der; aşktan söz etmeyecek kadar yaşlılar, paradan söz etmeyecek kadar varlıklılar, düşünce ve sanata değer verdiklerinden çekiştirmezler, el ayak çektiklerinden sözünü edecek kimse tanımazlar, ömürleri boyunca bir maceraları olmadığından kendilerinden de söz edemezler. Kala kala tanrı kalmış bunlara.

Acaba benim de tanrıyı mütemadiyen mevzu etmem bu minvalden bir hal mi? Eğer öyleyse yazmamın yuvarlanan tekerleğin işareti de olabileceğini belirtmekte haklıyım.

Tanrı demişken, her ne kadar koronamın ilk “çayna” dozunu aldıysam da, modern bilimi ve tıbbı, modern insanın tabiata ve tanrıya olan öfkesine yorumluyorum. Onları kontrol altında tutmak isteyen medeni insan, öldürme yetkisine onları ortak etmek istemiyor. Öldürme işini onlar yapacaksa, modern bilim, tıp ve teknolojinin geliştirdiği biyolojik, kimyasal, konvansiyonel silahlar, atom bombaları ne işe yarayacak?

Ayrıca, kontrolünde olmayan öldürme fiilinde pratik bir fayda göremeyen insan, ölümü bir gayeye matuf kılmak istiyor. İnsan, muktedirlerin tayin ettiği gayeler için yaşamalı ve yine o gayeler için, onların münasip gördüğü zamanda ve münasip gördüğü araçlarla ölmeli. Tanrı, ölüme karar vermek için değil, muktedirlerin öldürme fiiline haklılık kazandırmak için lazım yine de.

Her ne kadar Sümer tanrı ve tanrıçalarının hepsi bir araya gelip bir insan yaratmayı beceremedilerse de asri zamanların müesses nizamları, yapaylık ve yüzeysellik hamurundan milyonlar yaratabiliyor. Tektipleştirilmiş bu milyonlara birinin ötekinden farklı olduğu inancını yerleştirmeyi de ihmal etmiyorlar. Zira, herkesin aynı olduğunu bildiği durumda yönetmenin de yönetilmenin de esprisi kalmaz ve milyonları sürüklemenin mazereti olmaz.

Bu minvalden suni farklılıklar uydurma işine, kapitalist iktisatta “ürün farklılaştırılması” diyorlar. Aynı kalitesizliğin kıyısıyla, kenarıyla oynayarak, farklı ürünmüş gibi, farklı mahallelere, farklı ambalajlar içinde pazarlanması hinliği yani.

Manipülasyona uygun farklılıklara inandırılmış bu kalabalıklara Muhammed’in heykelini kırdılar dense, Muhammed’in hiç heykelinin olmadığını düşünmeden gösterilen hedefi ateşe verirler, İsa’nın heykelini yaptılar dense, sayısız heykelinin olduğunu düşünmeden heykel yontanları linç ederler.

Yapay kalabalıklar fikir ve tercihleri kullanmazlar, fikir ve tercihler onları kullanır. Bundandır ki, milyonları sürükleyenler dün söylediklerinin bugün tam tersini söylerken utanma duygusu hissetmezler, ne derse desinler, sürükledikleri milyonların amin diyeceğinden eminler çünkü.

Hal böyleyken yazmak istemekteki hikmet ne o zaman? Olan bitenin ötesinde hakikati dile getirmek desek yalan olur. Zira hakikat tarife gelmez. Mescidin yahut meyhanenin yolu tarif edilebilir de hakikati tarif etmek imkansız; hakikat bir yere sabitlenmiş bir tapınak değil ki ona giden bir yol ve o yolun bir tarifi olsun.

Bir film sahnesiydi galiba; Polis, beyaz saray önünde pankart açıp bir şeyler söyleyen birinin yanına yaklaşıp, boşuna bağırma, seni kimse duymaz deyince o da cevaben, ben zaten sesimi kendime duyurmaya çalışıyorum demişti. Yazmaya sebep böyle bir şey belki de.

Belki de samimi saflığı ve geçkin yaşıyla, başında hayali sevgilisi Dulcinea’nın sevdasıyla, dünyayı haramilerden kurtarıp onu adil ve yaşanılır bir yer kılmak için yola çıkan Don Quijote’un peşine takılmaktır yazmaktaki gayemiz ya da “dergahı meyhane köşesi, mihrabı sevgilinin kaşı” olanların civarında bir yer edinmek. Neden olmasın! Şu işgalci serçeyle başa çıkabilirsem tabi.

M. Şirin ÖZTÜRK
Latest posts by M. Şirin ÖZTÜRK (see all)