Suyun Ticarileşmesi, Canlı Yaşamının Zincire Vurulması Demektir


Yıllardır, ülkemizde su politikaları konusunda, özel sektöre ticari kaynak oluşturulması için yoğun çaba içine girilmiştir. Özellikle Suyun “hak” olmaktan çıkarılıp, “ihtiyaç” haline getirilme girişimleri, suyun bir pazar ürünü olarak ticarileştirilmesi demektir. Bu ise, suyun ambalajlanması ile ticarileştirilme adımı atılmıştır.

Su, bütün yaşamın temel kaynağıdır. Su hakkı, temel bir insan hakkıdır. Bunu ihtiyaç olarak ifade etmek, suyun ticari meta haline getirilmesinin yolunu açmıştır. Ve suyun “ekonomik kaynak” olarak görülmesi, temel bir hak olan su hakkı elimizden alınmış oluyor. Tarım ve Orman Bakanlığının hazırladığı su politikalarıyla ilgili taslakta, “tahsis, fiyatlandırma, kullanım” kavramları üzerinde politika üretmeye çalışılıyor. Bu çalışma ile “su hakkı” unutturulmaya çalışılıyor.

BM Genel Kurulu, 2010 yılında “suyun temel insan hakkı” olduğunu kabul etti. “Herkes için güvenli, temiz, erişilebilir ve uygun fiyatlı içme suyu sağlanması için devletlerin gerekli adımları atması gerekiyor.” Vurgusu yapılıyor. Ancak burada bile “uygun fiyatlı” denilerek, suyun pazar ürünü haline getirilmesinin önü açılmıştır. Her geçen yıl su kıtlığı süreci hızlanırken, suyun ticarileştirilmesi yönündeki adımlarla, dar gelirli insanların suya ulaşması imkansız hale gelecektir. Susuz yaşam düşünülmez. Ve suya erişilmeden yaşamın devamı mümkün olmayacaktır. Birileri para kazansın diye, toplumun büyük kesiminin susuzlukla karşı karşıya bırakılması akıl almaz bir girişimdir. Bu yaşam hakkına doğrudan bir müdahaledir.

Aslında 2012 yılında hükümet su kuyularının ruhsatlandırılıp, sayaç takılması yönünde bir girişimi olmuştu. Hatta sayaçla kişinin kendi kuyusunda kullandığı su miktarını belirleyip, sonrasında bu suları da ücretlendirme hedefi vardı. Kısaca hükümet tüm yer altı ve yer üstü suları denetim altına alıp, bunun pazarlamasının yoluna gidecekti. Nasılsa o yıllarda bu işi yapmakta sonradan vazgeçtiler. Yani işi rafa kaldırdılar. Ancak öyle görülüyor ki bu çalışmalar tekrar raftan indirilmiş, su meselesinin sermaye odaklı çözümüne yine başlanmıştır. Su havzalarının belirlenmesi aslında suyun özelleştirilmesinin bir adımı olarak karşımıza çıkarılmıştır.

Anayasa Mahkemesi ise, akarsuyun atıklarla kirletilmesine karşı açılan bir davaya şöyle bir karar veriyor: “Su kaynağını kirletmek hak ihlalidir.” der ve suyun bir hak olduğunu onaylamış oluyor. Ancak ülkemizdeki patlamaya dayalı maden, taş ve mermer ocakları ile Jeotermal Santral kuyularındaki çalışmalar, sularımızı kaynağından kirlettiği gibi, suyun başka alanlara kayması sonucu, kaynaklar kurumaktadır. Bunu geçtik, Tarım ve Orman Bakanlığının Kamu Spotunda “ Su Vatandır. Suya ihanet etme” videosu ile suyun hak olduğunu, vatan olduğunu onaylıyor. Ancak su politikaları konusundaki hazırlıkları ise Vatan dediği suyu ticari meta haline getirmeye çalışıyor. Ve suyu yabancı ülkelerin denetimine verme girişimleri içine girmektedir. Suyun kaynağını kirletip, kaynakların kaybolmasına neden olan madencilik faaliyetlerine ise ses çıkarmamaktadır. Özellikle HES’ler ile su, bu HES’leri yapanlara su “kullanım hakkı” verilmiş oluyor. Kendi yatağındaki diğer canlılar ve o kaynaklardan yararlanan yöre halkının da “su hakkı” gasp edilmektedir. HES’ler enerji ihtiyacından çok, HES’lerdeki suyun kullanım hakkının müteahhitlere verilmiş olması üzerine bina edilmiş oluyor.

Özellikle su havzalarının belirlenmesi ve bu havzalardaki suyun kullanım hakkını ise DSİ’ne verilerek, bunun zaman içinde pazarlanmasının yolu aralanmış oluyor. Enerjiyi önce bölgelere ayırdılar. Sonra ise bu bölgeler bazında özelleştirme yaptıkları gibi. Suyu da su havzaları bazında belli müteahhitlere ihale ederek, suya erişim hakkı paralı hale gelecek, ödeyeceğin ücret oranında suya sahip olacaksın denilecektir. Suyu belli eller de toplanması ise her tür canlının suya erişimi de engellenmiş olacaktır. Bu ise canlı yaşamının sonu demek olacaktır.  Uluslararası sermaye gruplarının denetiminde olan Dünya Su Formu bu yönde ileri adımlar atmaya çalışıyor. İklim krizine bağlı olarak su kaynaklarındaki azalma ile su sorunu daha da ivedi olarak herkesin aynı ölçüde yararlanacağı şekilde çözülmesi gerekmektedir. Devlet, su hakkı açısından güvenli, ulaşılabilir su temin etmekle sorumludur. Devlet, toplumun tüm kesimlerine güvenli ve sağlıklı su sağlamakla yükümlüdür. Bakanlığın Kamu Spotunda dediği gibi; “su vatandır, suya ihanet etme” şiarına uygun davranmalı. Suya HES’ler ile maden, taş, mermer ocakları ile ve JES kuyu çalışmaları ile suyu kirletip, yatağını değiştirenlerin, suya nasıl ihanet ettiğini de görmeli ve bunu önlemek içinde çaba içine girmelidir. Ayrıca maden ayrıştırma çalışmalarında oluşan asit havuzları ile suya yapılan ihaneti görmeli, o alanlarda sorun çözücü olmalıdır.

Su, insan hayatının devamı için vazgeçilmezdir ve temel bir insan hakkıdır. Bugün suyumuzun karşı karşıya bulunduğu tehlikenin boyutu, aynı zamanda su hakkının mücadele edilmeden kazanılmayacağını da göstermektedir. Onun için her şart altında su hakkının korunması için çalışmak ve suya ihanet edenlere karşı mücadeleden geri durmamalıyız.

Yaşamın vazgeçilmezi olan su, iklime dayalı göçler, su havzalarından kaynaklanacak bölgesel çatışmalar ve hızlı nüfus artışının yanında küresel iklim krizinin etkilerinin yoğun şekilde yaşandığı günümüzde, bu konuda duyarlılık ve farkındalık yaratarak, mücadele kanalları açmak çok daha önemli hale gelmiştir. Temiz su bir haktır. Hak pazarlanamaz…