Ez Ji Te Hez Dikim


Yazının içeriğiyle bir alakası olmayan başlık ve (aşağıdaki) görsel, Diyarbakır surlarındaki “Em ji Erdoğan hez dikin” yazısından mülhem. Yazı, Türkiye’de on milyonlarcanın konuştuğu, bilinmeyen bir dildenmiş galiba. Cumhuriyet resmi tarihi, ideolojisi, siyaseti ve sosyolojisi bilinmeyen bu dilin her ne pahasına olursa olsun bilinmemesi üzerine inşa edilmiş ama işte gün gelmiş bu bilinmeyen dil lazım olmuş demek ki. Burada bilinmeyen bu dil, Amerika’da, Avrupa’da biliniyordur diye düşünülmüş belki de.

Diyarbakır surları

Polatlı girişinde bir tabela vardı “We want to be Province”. Altına da “Türkçe dedik anlamadınız, bir de İngilizce söyleyelim” diye not düşülmüştü. Bizimkiler de ‘Ey Amerika, Ey Avrupa, Türkçe dedik anlamadınız, bir de Bilinmeyen Dil’den söyleyelim’ demek istemişler belli ki. Neyse, benim gibi apolitik birini aşan ciddi mevzular bunlar.

Zaten böyle ciddi mevzulara aklım ermediğinden, Fırat ve Nil boylarından bir şeyler yazayım dediydim, lakin bu kadar ses getireceğini hesap edemedim. “His Holiness” Papa hazretleri de, Latinceye tercüme edildiği anlaşılan yazımı okuyunca pek etkilenmiş ki, bu koronalı günlerde ta Vatikan’dan kalkıp Fırat boylarına gitti, gitmekle kalmayıp, orada bilinmeyen dilden konuşan halkın iltifatına mazhar oldu, üstüne bir de harita ihtilafına yol açtı. Halbuki, bana sorsa, kendisine dininin cemaziyellevvelini anlatırdım, bunca gürültü patırtıya da gerek kalmazdı.

Neyse, olan oldu artık. Dilerim, bu defa da Mısırda şamataya sebep olmadan, Akhenaton’un yarım kalan hikayesini tamamlarım.

Firavun Tutmosis’in, kuzeyden güneye doğru akan Fırat nehrini anlatırken “akıntıya karşıdan akıntıya doğru akar” dediği gibi Fırat ile Nil birbirine ters akar, lakin muktedirler her yerde hep aynı yöne bakar anlaşılan; Fırat boylarındaki gibi, Nil boylarında da krallar ilahi nizamın sürdürücüleri olarak, işlerini ilahların tasdikiyle ve işbölümü içinde sürdürüyor sorumluluk almak istemedikleri işleri de ilahların üstüne yıkıyordu. Ruhban da tanrılar ve krallar arasındaki bu işbölümünü işlerine geldiği gibi kullanıyordu;

Misal, rutin mezar teftişine giden vezirlerden biri düşüp bacağını kırmış, Firavunun, pek sevdiği bu vezirini iyileştirme çabaları işe yaramamış, neticede adamcağızın geçici görevle teftişe gittiği mezarlığa, daimi olarak tayini çıkmış, ruhban da bunu tanrıların Firavuna olan kızgınlıklarına bağlamış. Demek ki tanrılar öldürmezdi ama canları istemezse birilerinin yaşamasına da yardım etmezdi.

Sümer-Akkad kozmolojisine göre de tanrılar insan yaratmaz ve öldürmezdi. Onlara göre, insan çamurdan var olmuştu ve çamuru yoğuranın kim olduğunu merak etmişlerse de bunun tanrılar olmadığını biliyorlardı. Zaten tanrıların işi belliydi. Onlar, kralın bir veçhesi olarak var olana nizam vermekte krala yardım ediyordu.
İnsanlar, her ne kadar tanrılar tarafından yaratılmamışlarsa da, tanrılar ve krallar işlerine güçlerine rahatça yoğunlaşabilsinler diye onlara yiyecek, içecek ve barınak sağlamak ve zevklerine hizmet etmek için yaratıldıkları belliydi. Zaten tanrıların onca işleri arasında bir de ekmek derdine düşmemesi gerektiğini tecrübeyle biliyorlardı. Kralların tabletlere yazdırdıklarına göre, tüm krallar tanrıçaların tatlı sütlerini içerek büyümüşlerdi. Bunun için onların, kendilerine tahsis edilmiş cennette iyi beslenmesi gerekirdi.

Bahse girerim ki, bu cennet fikri de, işi gücü krallarla ve oğullarıyla fingirdemek olan tanrıçalar ve ortalarda dolanıp olur olmaz her işe burnunu sokan tanrılar, çalışanları işlerinden güçlerinden etmesinler diye zekice düşünülmüş bir Sumer-Akad keşfiydi. Zira, cennet münhasıran tanrılar için düşünülmüş ve tasarlanmış, yedi gün, yirmi dört saat yiyip içip eğlendikleri, eksiksiz ve kusursuz özel bir yerdi ve oraya faniler giremezdi. Tanrıların, başlangıçta kendilerine tahsis edilmiş cennetten kovulması ve cennetin fanilere tahsis edilmesi çok sonraları ortaya çıkmış bir fikir anlaşılan.

Sümer-Akad tanrılarının aklından insan yaratma düşüncesi geçmemiş mi, geçmiş elbet ama yüzlerine gözlerine bulaştırmışlar; cennetteki bir ziyafette tanrı ve tanrıçalar kafayı bulmuş ve ancak kafayı bulan birinin kalkışacağı işlere, kilden insan yaratmak işine kalkışmışlar. Tabletlerde anlatılanlara bakılırsa yarattıkları şey, bir işe yaramaz ucube, biçimsiz, manyak ve hasta tiplermiş. Tüm tanrılar panteonu bir araya gelmiş ama yarattıklarının hiçbirini düzeltmeleri mümkün olmamış. Olayın sonrasını bilmiyoruz ama tanrıların ve tanrıçaların ortada bırakıp gittiği o ucubelerden kurtulma işi, mekandaki dağınıklığı toparlamak, kırık dökükleri silip süpürüp çöpe atmak mecburiyetinde olan hizmetçilere kalmıştır muhtemelen. Belki de çöpe atılan o ucubelerden kimileri bugün devletler yönetiyordur kim bilir?

Kamerunlu filozof Achille Mbembe’nın çok ses getiren “Nekropolitika” başlıklı denemesinde belirttiği gibi, muktedirin nihai ifadesi, kimin yaşaması ve kimin ölmesi gerektiğine karar verme kudretinde yatar; Hiç kimseye hesap vermek zorunda olmadan, dilediğini var etme dilediğini yok etme, yaşatma ya da öldürme, mahkum etme ya da özgür bırakma, fakir ya da zengin, dost ya da hain, köle ya da efendi yapma kudreti…

Ama Sümer-Akkad tabletlerinden anlıyoruz ki, o devirlerde tanrıların henüz böyle bir kudreti ve sınırsız yetkisi yokmuş. Bu kudretin sahibi her devirde ve her yerde firavunlar, krallar, tiranlar ve diktatörler olduğuna göre, pratikte bu kudreti kullanırken, bir noktadan sonra onu tanrılara mahsus göstermekte sayısız fayda görmüş olmalılar. Tanrılar ve inanç onların kontrolünde olduğu sürece de bu ithafın bir sakıncası da yoktur tabi ki.

Nitekim Saddam da Kürtleri yok etme savaşına “Enfal” adını vermişti. Arapça savaş ganimeti anlamına gelen ve kafirlere karşı savaşı konu eden Enfal’de, “onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. (Bombaları) attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı.” demiyor muydu? Öyleyse Kürtleri Saddam değil, tanrı öldürüyordu. Elbette Kürtlerin kendilerini katledenin, onların da inandığı ilah değil, Saddam olduğunu düşünmesinin bir kıymeti harbiyesi yoktu.

Öyle görünüyor ki, Aton bu hikayeyi tamamlamamı istemiyor, hikayenin kalanını anlatmaya her niyet ettiğimde araya başka şeyler karışıyor. Acaba Aton, benimle ve firavunum Akhenaton’la uğraşacağına, git kendi tanrıların ve firavunlarınla uğraş mı demek istiyor? Bizde tanrıların yerini devletin, firavunların yerini devletin düzeneğiyle seçilmiş muktedirlerin aldığından haberi yok anlaşılan. Hem öyle bile olsa, bizim tanrılarla ve firavunlarla uğraşılmaz ki. Bizimkiler çok güçlü, arkalarında harabeye dönmüş bir Amarna değil, dev ordular var. Ama Aton bilsin ki, yerli televizyon dizisine dönme riski taşıyan bu hikayeyi bitirme teşebbüslerimi inatla sürdüreceğim.

ÖNCEKİ BÖLÜM          Sonraki Bölüm

M. Şirin ÖZTÜRK
Latest posts by M. Şirin ÖZTÜRK (see all)