Yazamadım


Çılgın rüzgârın deminde unuttu öpüşmeyi kadehlerimiz. Yakıcı soluğunu arıyorum saklı dudaklarımda. Kir ve dumanıyla vuruyor salgın kötülük. Acının dilsiz utancında, çıplak ve siyah gölgeler, sancılı kaygılar… Kanlı yüreklerin kirli yalanlarıyla ne akşamlar bitiyor, ne uyanıyor sabahlar. Susuzluk ve yangından kurtulan kuşlar yumurta bırakmıyor artık yuvalarına. Yorulan ömür, talan edilen sevdalarda kaldı. Sözcüklere sığmayan düşünceler arasında gidip geliyorum.

Elimde kalem, önümde boş, pürüzsüz beyaz bir kâğıt. Otuz beş derece sıcaklık. Avuçlarım terli. Yazı başlığım; yanılsamaları, algılamalarıyla, postmodernizm etrafında biçimlenen “Popüler Kültür”. Elimden tutarak gönendiren, özgecilikle bana abim olma onurunu veren Erol Büyükmeriç, bir dahaki yazın bu olmalı, sana yakışır demişti. Zor bir yazı. Edebiyat, müzik, eğlence, televizyon alanları şişirilen popüler kültür ikonlarıyla kaynıyor. Halkın geri bilincini kullanma madrabazlığı farklı bir kalibrede anlatılmalı, başarabilirsem! Anımsamalardan uzaklaşan belleğimden imgeler çıkarmalıyım, eğretilemelerle.

Nereden başlasam?

Gün ışığına daha çok var. Horozların ötüşüyle, çoklu ezan sesleri birbirine karıştı. Çocuklar uyanacak! İçinden çıkamadığım bu seslerle ıssız kalemi bırakıyorum. Uzayan geceyi karanlıktan kaçırma isteğim işe yaramıyor. Düşlerim kayıyor bir yaklaşan, bir uzaklaşan dış seslere. Peşinden ayrılmadığım, doğmamış özgür geleceğimiz gülümsetiyor sadece. Çocuklar görecek de olsa. Gidip çay demlemeliyim. Kişilere göre suç bulmanın ardı arkası kesilmeyen ülkesinde; sözcükler dışarı çıkmak istemiyor. Ses telleri bir bir kesilirken; her gün bir yanı eksiliyor toplumun, eylemsizlikten. İnsan kendine de yük olur mu?

Uzun bir yolculuk yapacak gibiyim. Beyazlaşan özgür bulutlarla gün dirilmeye başladı. Gece boyunca fısıldaşan melisalar, yoğun parfüm kokularıyla uyku bilmiyor. Çiğin ıslattığı çimlerden yayılan toprak kokulu keskin esintiler… Ağaçların savrulan yaprakları düştü düşecek. Karşı komşunun açık penceresinden hüzünlü gülüşler yankılanıyor sokağa. Yarının sevincinde acı olmasın! Yaya geçitleri, yayından çıkmış koşuşturmalara nefes veriyor. Çocukluk ülkeme dönerek uyumak istiyorum. Hafızasını yitirmiş insanların, yerleşik unutkanlıklarından uzaklaşarak…Seslerini duyarken bile üşüdüğüm, düşmanını sevmeyi inatla sürdüren, kendini yok sayma acizliğine küfrederek… Bir açılıyor, bir kapanıyor gözlerim.

Ölen iki kardeşim kucaklıyor beni. Ayrılığın, ölümün bir başka tadı olduğunu öğreniyorum. Hızla değişiyor her şey. Kıyıcıların öldürdüğü insanlara dokunuyor bu kez elim, kızıllıklar içindeyim. Duvarda beş parmağın ürperten kanlı izi. “Benim değil bu izler, kimseyi öldürmedim ben.” Dünyayı sırtlayan! tanrılara soruyorum, şimşekler çakıyor ansızın. Öldürülenler kutsanıyor, öldürenlerce. Utanmazlık! Uzaklaşan barış, içimizde barınamamaktan yorgun. Sofraların bereketi yok. Çayımı yudumluyorum. Takılıp kaldığım cümleler, yörüngelerine aldığı çemberlerle semazen döngüsünde. Fakat yürekte bilenen umut, ne yapsalar kaybetmeyi öğrenmiyor. Yan yana durmanın gücü bilinmeli diye haykırıyor! Rötarlı cehalet soru sormaya başladı, hayret! Gölge gibi silinmeyen birikimler bellekteyken; sansüre takılan cümleler konuşmayı sürdürüyor. Boyun eğmeyenlerin özlemi titretiyor daralan çemberi.

Bitkinim hâlâ, uyuyamadım. Rehin kaldı gözlerim iki sözcükte. Sokaklarda çoğalarak sürüklenen yapraklar, uykuya yatan ağaçların güz sessizliği, hızla bastıran serin rüzgâr… Boşluğun içinden çıkarsam, ödevimi biliyorum. Hepsi yaralı, delik deşik sözcüklerden kendimi kurtarmalıyım önce.

Muzaffer YEGÜL
Latest posts by Muzaffer YEGÜL (see all)