Yaz Depresyonu ve İçimdeki Zombi

İnternette geziyorum. Gezmek ne demekse? O sayfadan bu sayfaya sörf yapıyorum ki değme sörfçüler yanımda sıfır kalmışlar havasındayım  “sörf “ sözcüğünü kullanınca.

-Na’pıyosun?

–Ya işte, her zaman ki gibi sörf yapıyorum.

Havaya bak!

Hava dedim de, sıcağın tavan yaptığı bu günlerde kucağımda bilgisayar evin eeen serin köşesinde (yatak odasının kapıdan girince karşı sol köşesinde) yere çökmüş, abartmıyorum yere çökmüş sörf yapıyorum. Acayip serinletiyor.

Bir başlık “ Siz de yaz depresyonunda mısınız?”  Evet evet depresyondayım, “yaz depresyonu” tam da bu. Heyecanla okumaya başladım. İşte mevsim değişimlerinde depresyon olasıymış, çoğu insan bahar da neşeli, sonbahar da hüzünlü, kışın sıfırın altıda beş hissedermiş. Bildiğiniz şeyler. Hızla okudum aşağıya doğru yaz mevsimi depresyonu nerede diye? Bir uzman psikolog diyormuş ki “öyle değil işte yaz mevsiminde de depresyona girersiniz.” “E hani yaz tatil demekti, güneş demekti” diye okuduğum yazıya sinirleniyorum.

Tamam sakin. Benim beklediğim yaz depresyonu açıklaması bu değil. Okumaya devam “efenim yaz mevsimi kış- sonbahar- ilkbaharın çıkışıdır” diyor psikolog. Tüm mevsimlerin yorgunluğunu taşırmış. Mantıklı. Ama benim yaz depresyonum bu değil ki. Okuduklarım genel geçer bilgiler. Benim depresyonum başka arkadaş. Bu değil ki. Sonraki bir kaç satırdan bahsetmiyorum bile içim sıkıldı.

Anladım “senin yaz depresyonun ne diyorsunuz?” Okuyup yok artık! Bu mu  yaz depresyonun? demeyecekseniz anlatayım. Bak söz verdiniz ona göre.

Var sayın ki bir sahil beldesinde yaz–kış yaşıyorsunuz. 3 mevsim harika. Deniz, doğa, sahil, kahvehaneler, kafeler hep sizin. Tatilcilerin bırakıp gittiği kediler, köpekler de sizin. Evde kedi-köpeğin yiyeceğine ne varsa, çıkarsınız sokağa biraz o kediye, biraz bu köpeğe tatilcileri “yad” ederek beslersiniz.

Marketler sizindir. Bom boş market,  gez dolaş, bir daha dolaş, gel kasaya “aaa kasada eleman yok.” Normal! Yazın çalışan elemanlara kışın yol verir bu marketler. Her işi yapan elemanlar vardır,  kasaya yaklaşırken “kasaya bir kişiiii” diye bağırırsın biri rafları bırakır gelir. O kadar olacak.

Sakindir sahiller, açık olan kafeler, lokantalar. Sürekli yaşayanlar kafelerde okey, tavla oynar. Bol bol çay içilir. Mekan sahibi istediği kadar “burası çay ocağı mı kardeşim? diye veryansın etsin ve istediği kadar iş yavaşlatsın “çay 10 dakika sonra” desin ama yarım saat sonra getirsin. Fark etmez. Sabırla o çay beklenir ve içilir. Gazete okur, kitap okur. Sohbetler edilir mümkünse insan gibi. Dostluklar kurulur kimi yıkılır, kimi sağlam kalır. Günaydınlar, iyi akşamlar esirgenmez herkesle selamlaşılır.

Aylar geçer. Mart dedin mi uyuşukluktan çıkar esnaf. Boyalar- badanalar, temizlikler, değişiklikler başlar. İnşaatlar hızlanır, kamyonlar, vinçler caddeler de yarışır. Yürek ağızda gider gelirsin. Bunlar da geçer. Geçer deee tatilciler geldiğinde yerleşik olanları stres basar. Aslında depresyonun başlar.

Şehirden gelenler “köpek havlıyor, inek möölüyor, horoz sabah erken ötüyor” diye söylenmeye başlar. Yerlisi ne yapsın horozuna şu saatte mi öt desin. Hatta denizde balık bile istemezler. Dinlenen fok balığını bile şikayet ederler. Mahkemeleşilir.

Komşun evine kaçak kat çıkar, çıkarken birazda imar affına sığınarak komşu evinin sınırlarını ihlal eder. Senin evin değeri gitmiş ona ne? Hele sonradan yerleşmişsen vay haline. Ne yaparsan yap, bulunduğun beldenin haklarını, doğasını, bitkilerini, hayvanlarını korumak için çaba göster, sen “yabancısındır.” Mahkemeleşilir.

Bütün kış yazı bekleyen belediye, karayolları vs. birden piyasaya çıkar. Yağmur da, selde, fırtınada zarar gören yollarda bütün kış neredeyse arabayla slalom  yapan zavallı yerleşikler, yamalanan yolları görünce göz yaşlarına boğulurlar. “Yavv biz insan değil miyiz? Anamız ağladı bu çukurlardan, arabalar perte çıktı. Hiç bir şey yapılmadı” diye. Bazen öyle olur ki; kurumlarla mahkemeleşilir.

Deniz mevsimi gelir. Sahiller dolar. Yan yana cafe-beach’ler ( takıldığın cafe-beachler, cafe beach dedikse girişi 150-200 tl, şezlong bilmem ne kadar bir yerden bahsetmiyorum. Orta halli, efendi fiyatları olan bir yer. Vatandaş işi yani. ) tatilcileri ağırlamaya başlar. Senin tatil anlayışın onlara, onların ki sana benzemeyebilir. Dur işte! Lafa giriyorum birazdan. Evet, sen “kitabımı okuyayım, denize gireyim, muhtemelen bronzlaşayım” istersin. Olur da olmaz. Gelmişsin kitabınla, havlunla denize. Konuşlanırsın bir şezlonga. Evet aynen konuşlanırsın.

Denize girersin, çıkarsın alırsın kitabını eline. Okuyabilirsen okursun. Sağındaki kafeden bangır bangır “ baanaa da sööyle bana daa söyleee” diye bir şarkı. Hay çenen kopsun. Ne söyleyecek sana, anla işte. Solundaki cafeden çıstak çıstak “dışarıda yaz günü kar yağıyor canım”

Off offf. İstemesen de sağ kulağında bir şarkı, sol kulağında başka bir şarkı, ikisi de avaz avaz sonuna kadar açık. Bir kulağını kaparsın… öbürünü açarsın… hay ben sizin dersin… Kitabının aynı sayfasını kim bilir kaç kere, bir daha bir daha okursun.  Yok, anlamazsın.

-“İnkarla itiraf arasındaki (bana da söylee, bana da söylee) o suskunluk, yaşayana bir asır gibi (buralara kaar yağııyorrr) gelir bazen… çıstak çıstak… nekadar sürerse sürsün…

Ellerin titreyerek kitabı la havlelerle kapatırsın. Karar verirsin herkes gibi durumu kabullenip günün keyfini çıkarayım dersin. 5 dakika bilemedin 10 dakika dayanabilirsin. “Oralara kar yağıyor canım çıstak çıstak, bana da söyle, yaz günü”

Gözlerin kararır, başın döner. Geçen yıl olanlar mı olacak diye düşünmezsin bile. Yavaşça kalkarsın, içindeki zombi uyanmıştır bir kere. Yaşanması gerekenler yaşanacak artık. Kalbin senden önde atar, ayakların senden önde gider. Dalarsın o müziği çalan kafeye “kim lan buranın sahibi?” dersin. Tam dişine göre, o daha anlamadan kolunu boynuna atar, kafasını kavrarsın. Dönüşü yok, hart ! diye kafasına dişlerini geçirirsin. “Sen benim kafamı dişledin sıra ben de” dersin. Ohhh! içimdeki zombi rahatlar biraz. Kimse daha ne olduğunu anlamadan, hızla çıkarsın diğer kafeye geçersin “kim bu kafenin sahibi?” demezsin, tanıyorsun zaten. Eline ne geçerse fırlatırsın Allah yarattı demeden. “Ulan müziğinize, ulan şerreffsizzler mekancılığınıza, insanlığınıza” saydırırsın nefes almadan, boşluk bırakmadan, atarsın eline ne geçerse. 3 -5 kişi koşar gelir “yapma, etme, sakin ol” diye. Tutarlar kolundan – bacağından  karga tulumba. İstediğin kadar bağır “tamam bırakın zombi rahatladı” diye.  Yallah suya. Çosss…

Hiç bir şey olmamış gibi çıkarsın sudan. Sonuçta iyi savaştın. Bir kafa ısırdın, bolca tabak-bardak kırdın. Kurulanırsın, oradakilerin bakışlarını bakışlarınla savuşturursun.  Bütün bir kış emekli maaşınla ısırdığın kafanın ve kırdıklarının masrafını ödemek bile üzmez seni. Tabii ki mahkemeleşirsin.

 

Benim yaz depresyonundan anladığım bu arkadaşlar.

İyi tatiller.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları