Yaz depresyonu/ İçimdeki zombi (III)

Ekim ayında sahil beldeleri sakinleşir. O insanı zıvanadan çıkaran kalabalık, gürültü, saygısızlık, en iyi hizmeti ben almalıyım “para bende” halleri, gittiği yerin halkını, ineğini, köpeğini, davullu-zurnalı düğününü beğenmeyen, çöp üreten şehirlim, yazık ki kendi kalabalık yalnızlığına dönmüş olur. Yerli halk da biraz sakinler; yumurtayı “bu tavuk gezipduru” diye, hal domatesini tarla domatesi diye, bildiğin lahmacunu turist gelmiş diye adetini 50 Tl’ye, çayı 5 Tl’ye (yazmakla bitmez) sattığını unutur kendi sakinliğinde “bu yıl işler çoook kötüydü” dövünür gezinir.

İşte bu ay tam benim ayımdır. İçimdeki zombi çekilir kabuğuna. Deniz ve güneş bana kalır.

Sabah ilk uyandığımda saate ve hava durumuna bakarım. “Uygun, bugün ders yok. Öyleyse denize gitmeliyim.”

Kitabımı da alıp sahile geldim. Şöyle bir baktım üç-beş kişi var. Öğlene doğru olsa olsa yerlisi ve yabancı turistiyle 10-15 kişi ya olur ya olmaz. Her zaman geldiğim Denizim Cafe’de kapış kapış giden şezlonglar boş. İstediğinde yatabilirsin, hatta bir kaçını kendine ayırabilirsin. Hatta şımarır bir bacağın bir şezlongda bir bacağın diğer şezlongda oturabilirsin. Bir saat birinde, bir saat diğerinde yatabilirsin.

Gidip en sakinine havlumu serip “burası benim” işaretimi koyduktan sonra kitabımla terletmeyen, tatlı tatlı ısıtan güneşin keyfini çıkarmaya başladım. Oya Baydar’ın “Köpekli Çocuklar Gecesi” kitabının ortalarındayım. Nasıl güzel vermişim kendimi kitaba anlatamam. Hani beni o çıldırtan çıstak çıstak müzik yok, gürültü yok, bağıra bağıra konuşanlar yok, daha ne olsun. Ne kadar geçti bilmiyorum sol yanıma bir çift eşleşmiş insan, sol yanıma bir bir çift eşleşmiş insan geldiler. Güneş gözlüğümün üstünden çaktırmadan baktım “hımmm… eh yaşları oldukça kemale ermiş, bunlar rahatsızlık vermezler” dedim kendi kendime. Selamlaşıp kitabıma döndüm.

“… Sanki bedensiz kalmış gibiyiz, dokunma duygumuzu yitirmişiz ya da insani duygulara programlanmamış yapay zekalı robotlarız. Hiçbir şey gerçek değil, ne benim buraya gelebilmiş olmam, ne de bu an. Bir de çay ikramı.”

Kaç sayfa okudum bilmiyorum, ya da bu mutlu anlar ne kadar sürdü? Aynı sayfayı tekrar tekrar kaç defa okudum?

Sağımdaki yaşlı çiftin yüksek sesle konuştuklarına gidiyordu aklım. Adam bol magazinli gazeteyi okuyup, sonra karısına yüksek sesle söylüyordu:

  • Aleyna Tilki güzel kızmış, ben de kıyafetlerle güzelleştiriyorlar sanıyordum.
  • Evet gördüm, son kıyafeti çok güzeldi.
  • Okudun mu Lütfüüü, Berkay’da Demet’in hediye ettiği saati satarken yakalanmış ay çok ayıııpp! derken cep telefonundan gözünü ayırmıyordu.
  • Okudum ama o olay öyle değilmiş…

Kitabında Oya Baydar, çoğumuzun görmediği, görmezden geldiği “küresel iklim” krizinin tüm dünyayı yutuşunu anlatıyor. Gerçeklere kendimi tam kaptırmış ve sayfaları heyecanla yutmak bir yana,  “aman tanrım tüm bunlar roman değil oluyor ve gerçek” diye okurken “Aleyna da ne yaa?” diyerek ekşiyorum. Berkay kim? Demet saat hediye etmişse bize ne?

Zorlayarak kendimi, dikkatimi kitabın bilmem kaçıncı sayfasına veriyorum;

“Asıl sorun; insan özünün, insanın yüreğinin, vicdanının, değerlerinin gelişmesinin teknolojinin gerisinde kalmasıydı. Teknolojinin gelişmesi insanı aştığında kötülük başlıyor.

Sanırım on beş  sayfa okumuşumdur. Sol tarafımdaki şezlong sahiplerinin yanına bir başka bey  geldi. “ Ooo hoş geldinler, neredesinler? Aman da şezlongumuzun kenarına otursunlar” derken bağıra çağıra, hararetli bir sohbet başladı.

-Bu hafta iyi, Ekim sonuna bozar hava.

  • Yok yok Kasım’a kadar yolu var. Sabah göremedim neredeydiniz?

  • Sabah erken kalktık. Epey de iş yaptık; nevresimleri yıkadık, bahçeyi suladık-ilaçladık.

Başladılar mı genel geçer sohbete. Birbirlerini duymuyorlar belli ki. Bağırarak konuşuyorlar;

-Azizim ben kalabalıkta kitap okuyamıyorum. İnsanlar etrafta yüksek sesle  konuşunca dikkatim dağılıyor.

Hah! diyorum empati yaptı, benim de rahatsız olacağımı anladı. Susacaklar. İç sesimse “ hee sen öyle san, salak” diyor, onu susturuyorum.

-Ama diyor adam; kalabalıkta, konuşanların yanında okuyabilenleri de tebrik ediyorum. Ayrıca kardeşim yaşlandık tabii, eskisi gibi okuduğumuzu çabucak anlayamıyoruz. Yeri göğü inleten bir kahkaha atıyor. (Galiba bana taktı. Bilmiyorum)

Diğer adam yorum yapmıyor ama eşi şezlonglarına ilişmiş misafirlerine, kikirdeyerek:

-Ne yaşlanması ayol daha var, ben yaşlanıp eve bağlandığımda bir köpek alacağım eve diyor.

O kadar sinirleniyorum ki kadına “ yaşlanınca eve nasıl bağlanacaksınız acaba?” diye sormamak için şezlonguma iyice gömülüp bir süre kitabı yüzüme kapatıyorum. Bir yerde okumuştum deriin deriiin on kere nefes alııp, ağırca nefes veriyorum. Oksijen ve iyot kokusu başımı döndürse de bir süre, iyi geliyor.

Kitabıma dönüyorum.

“Gerçek  yok, her şey  görecelidir. Siz nasıl hissediyorsanız öyledir. “Çeyrek yüzyıldır Batı’nın entelektüel ortamlarında baş tacı edilen bu postmodern görüşler, yaşananların etkisiyle gerçeklere yenilirken, dünya çapındaki gerçek ötesi saldırı, gerçeğe ulaşma olanaklarını yok ediyor, kitleleri afyonluyor, çaresiz kurbanlara dönüştürüyordu.

”Sokaktaki adam” denilen işinde gücünde sıradan insanlar güç koşullarda  yaşıyor, yokluk yoksulluk çekiyor, geleceğe korkuyla bakıyorlardı ama ne yaşanmakta olan felaketin gerçek boyutlarının ne de sonun başlangıcında olunduğunun farkındaydılar. Tek sığınakları ve umutları başlarındaki otoriteydi.

Tek sığınakları ve umutları başlarındaki otoriteydi. “

Tek sığınakları ve umutları başlarındaki otoriteydi. Tek sığınak. Tek sığınak. Tek sıığınaaaklarıııı… Sık sık okuyunca sığınak kelimesi ne kadar da anlamsızlaştı.  Eee şey nerede kalmıştım? Tek sığınakları otoriteydi. Ne yapıyorum ben ya? Kaçıncı okuyuşum bu satırları. Tamam baştan alıp devam ediyorum. Tek sığınakları ve umutları başlarındaki “Tv izlemek istemiyorum şekerim. Ben sana kaç kere söyledim başka kanalı aç, hayvanlar alemini seyret diye. İyi de hayvanları seyret seyret nereye kadar? Onu bunu boş ver de Ayşe’nin turşusu neydi öyle? Hiiç beğenmedim. Biz ne zaman turşu yapacağız? Bu hafta pazardan lahana alalım, yaparım. Dolar ne kadar artmış yine. Gördüm, hatırlatma insana. Hatırlatmayınca artmamış mı oluyor, alemsin. (Gülüşmeler)                                   Tek sığınak… Tek sıı… Yine yangın çıkmış ormanda. Canına okunuyor dünyanın. Ayyy şu elbisenin güzelliğine bak, alayım bunu. Ekim’de bu kadar sıcak olmazdı. Küresel ısınma diyorlar. Her halde küresel ısınma böyle oluyor ne bileyim?”

Hay Allah kahretmesin beni, kitabı kapatıp denize bakıyorum. Öyle ufuk çizgisine. Bir kaç tekne var. Yazın lüks tekneler hava atmak için burnumuzun dibine kadar girdiği için ufuk çizgisini görmek mümkün olmuyordu.

“Binlerce yıl sonrasında yaşanacağı düşünülen ekolojik felaketin belirtileri öylesine artmıştı ki, birbiriyle savaşan, silah sanayisi ve nüfuz bölgesi kavgasında ne çevreyi, ne yaşamı ne insanı umursayan, uluslararası iklim anlaşmalarını imzalamaktan çekinen süper güçler bile etekleri tutuşmuş ve bu dünyadan umutlarını kesmişçesine çevre koruma fonlarını iyice kısıp uzayda koloniler kurma projelerine muazzam fonlar aktarmaya başlamışlardı. Bulabildikleri çözüm yerküreyi korumak değil terk etmekti. Kim kurtulacak sorunun cevabı onlar için “Bizler,  bizim çocuklarımız, torunlarımız, bizim soyumuzdu.” Tam o günlerde, dünyadaki en zengin 26 ailenin servetinin dünya nüfusunun yarısının, yani üç buçuk milyardan fazla insanın servetine eşit olduğu açıklanmıştı. Zamanı geldiğinde uzaydaki kolonilere gidecekler onlardı, onların çocukları, torunları, torunlarının torunlarıydı. Milyarlarca insanın payına düşecek olan; yok olup gitmek ya da kolonilerde yaşayan seçilmişlerin ihtiyaçları için yerin yedi kat dibinde böcekler gibi yaşayıp ölümüne çalışmaktı.”

Sağ ve solumdaki “eşleşmiş çiftler” birden sohbete başlıyor. Nasıl oldu anlayamadım, ne ara dost oldular, ne ara kaynaştılar? Üzerimden sözcükleri birbirlerine yollayıp duruyorlar, uçuşan anlamsız kelimeler sırıtarak vızzt vıızt üzerimden geçiyor. Zaman zaman sözcükleri bana kasıtlı olarak atıyorlar gibi geliyor, sivri uçlu olan kelimeler beynime beynime batıyor. Yuvarlak kelimeler bir top gibi zıplayıp karşı eşleşmişlere ulaşıyor, sorun yok. Beyinlerinde ne kadar tutuyor ve algılıyorlar bilmiyorum, ama hep bir ağızdan konuşup birbirlerine gönderiyorlar kelimeleri. Onlar açısından kaos yok, birbirlerini o gürültüde gayet iyi anlıyorlar. Kaos bende, bende. Şerefsizim bende.

Ortada savunmasız kitabımı ısırmış bekliyorum. Biri beni görse, biri fark etse zaten öbürlerini de susturacak. Fark etmiyorlar! Bu sinirden kaskatı şezlonga yapışmış zavallı insanı. Dişlerimin acısıyla o kaskatı kesildiğim andan kopuyorum. Kitabı yavaşça, bir polisten “elindeki silahı yavaşça yere bırak” demişçesine yere bırakıyorum. Elimin tersiyle kitabımın üzerinden bir şey kovalarmış gibi hareket yapıyorum. Gayet sakinim, kendim bile şaşırıyorum. Suyumdan birkaç yudum içiyorum. Gülümsüyorum da ha! Öyle mutlu insan profili takınmışım ki değme rol kesiyorum. Ayağa kalkıyorum ortalarında uzun bir nefes alıyorum, her iki çift eşleşmişin hangisinden başlamalıyım? diye göz ucu bakıyorum.

Bir anda oluyor olanlar;  “töööbe estaafurullah  gözlerimin önünde bir Jesus görüntüsü, öyle boyu 3 metre falan “de haydi ne yapacaksan yap! Seninle mi uğraşacağız” diyor. Jesus bunu diyor ortalık karışıyor. Saniye geçmiyor, içimdeki zombi uyanıyor ve kükrüyor “laaan yeter lan! Yer mi yok, her yer bomboş gidip orada konuşun, bir sayfa okutmadınız. Başlıııcam magazininizden, haberinizdennn, turşunuzdaaaann… Yeter laaan yeteer… Uçan bir tekme atmak için göklere kadar zıpladığımı sanıyorum sonrası yok.

Zaman yok. Bir sandalyede oturuyorum. Çok yorgunum. Saatlerce koşmuş gibi nefes alıyorum. Her olayımda başımda olan kalabalık, bıkmış bir halde bana bakıyorlar. Bir kaçı yumruk haline getirdiğim ve öylece kaldığım parmaklarımı aralamaya uğraşıyorlar. Yolduğum saçlara bakıyorum, kadınların saçları olmalı sarı ve kızıl saç telleri. Parmaklarımı hemen aralayıp saçlardan tiksinerek kurtulmaya çalışıyorum. Başımda dikilen kalabalığa sessizce ve utanarak; “adamlar kel miydi?” diye soruyorum. Önce uğultu kopuyor “adamlar kel miymiş, sen yaptığına bir bak, bıktık valla.”  Sessizlik ve sonra hep birlikte gülmeye başlıyoruz. Ne kadar sürdürüyoruz gülmeyi bilmiyorum; Deniz Cafe’nin sahibi Erdal “aplama bir çay” diyor. Dünya duruyor. Şimdilik tabii.

Önümüzdeki yaza kısmet artık.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları