Tek Yol Sınıf Mücadelesi

Üçüncü havalimanı işçileri, Flormar işçileri, Cargill işçileri, Real ve MakroUyum işçileri, Babacanlar Kargo işçileri, Muğla Taşıt Muayene İstasyonları işçileri, Aydın Belediyesi İmar A.Ş. işçileri, Yeşil Kundura işçileri ve daha niceleri… Farklı illerde ve işyerlerinde çok sayıda işçi direnişi ve mücadelesi sürüyor. Kimisi yüzlerce günü geride bıraktı, kimisi kolluk gücüyle veya patronların ayak oyunlarıyla yüzleşerek, çarpışarak direnişine devam ediyor. Son olarak, AKP’nin sembolik iktidarını pekiştirmesi amaçlanan, tam da işçi ölümleri pahasına 29 Ekim’e yetiştirilmeye çalışılan Üçüncü havalimanı işçilerinin ağır çalışma koşullarına ve iş cinayetlerine başkaldırısına tutuklama ile karşılık verildi.

İşçilerin ekonomik ve siyasal düzeylerdeki isyanını burjuva basının kalemşörleri itibarsızlaştırmaya çalışsa da, her direniş ve başkaldırı neoliberal düzene dolaylı veya doğrudan bir itirazı barındırmaktadır. İş cinayetleri artarken, (iktidar partisine oy verenler de dahil olmak üzere) emekçi sınıflar yoksullaşırken, işçi sınıfı, Türkiye kapitalizminin eşitsiz gelişimini ve patronların zenginleşmesini izlemektedir: TÜİK’in “Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2017” sonuçlarına göre nüfusun yüzde 20’si toplam gelirin yaklaşık yarısını kazanırken, en yoksul yüzde 20’nin toplam gelirden aldığı pay ise yüzde 6,3 olmuştur.

Ücretli emeğin durumu ise kötüleşmeye devam etmektedir: 2017’de kar ve rantın geliri işgücü ödemelerinin iki katı hızda artmıştır. Bunun sonucunda emeğin milli gelirden aldığı pay 1.67 puan azalarak, yüzde 30.54’e gerilemiştir. Ücret, maaş ve yevmiye ile çalışan başına işgücü ödemesi miktarındaki yıllık artış yüzde 9.39’a düşmüştür.[1] Bu sayılara bir de OECD ülkeleri içerisinde haftada 50 saat ile en uzun çalışma süresini ve gerçek işsiz sayılarını eklediğimizde, emekçiler arasında giderek yükselen hoşnutsuzluğun nesnel nedenlerini tespit etmek mümkündür.

Türkiye emekçi sınıfları içerisinde dönemsel olarak dalgalı bir seyir izleyen eylem kapasitesi yükselme dönemindedir. Sendikalaştıkları için işten atılan işçilerin direnişine, ücret/çalışma koşulları/özlük hakları için mücadele eden başka işçiler eklenmektedir. İşçilerin mücadelesi ekonomik temelde yükselen taleplerin dışında, aynı zamanda doğrudan doğruya varoluşlarıyla da ilişkilidir. Göreli ve mutlak artık değer sömürüsünün yoğunlaşması sonucunda işçiler çalışırken ölmekte; aynı anda birden fazla işçi yaşamını yitirmemişse haber değeri bile taşımamaktadır. İSİG Meclisi’nin verilerine göre, AKP iktidarında 21 bini aşan iş cinayeti vakası, söz konusu olgunun kapitalist emek rejiminin adeta ayrılmaz bir parçasına dönüştüğünü göstermektedir. Büyük-küçük fabrika, işletme ve şantiye fark etmeksizin sermaye birikim süreci düpedüz işçilerin artık değerinin ve cansız bedenlerinin üzerinde yükselmektedir.

*

Türkiye’de neoliberalizme ve bununla bağlantılı siyasal projelere ‘mutlaklık’ atfetmekten kaçınmaya ilişkin önemli bir gösterge, işçi direnişleridir.

Olağanüstü halin korku ikliminde de, 24 Haziran seçimlerinin nefes alamama hissiyatını kuvvetlendirdiği melankolik siyasal alanın içerisinde de, farklı ölçeklerde işçi mücadeleleri sürmektedir. Seçimlere giren adaylar daha seçim akşamından itibaren ortalıktan kaybolurken, işçiler fabrika kapısı önünde hakkını aramaya devam etmektedir. Bu son derece önemli bir göstergedir, öyle ki  –Marx’ın siyasal sınıf bilinci kazanmış proletaryayı tanımlarken kullandığı ölçüte sadık kalırsak– işçi sınıfı “kendisi için sınıf” olmaya yaklaştığı koşullarda burjuva siyasetinin konformist kurtarıcılık alanından uzaklaşmakta; bir şekilde meşru mücadele ekseninde ve siyasal özneliğinin farkında olarak davranmaktadır. Bu nedenle burjuva siyasetçilerin kabuklarına çekildiği, korunaklı alanlarda siyaset eylediği dönemlerde, işçi sınıfı mücadele içerisinde özneleşerek (class-in-struggle[2]) sokakta, işyerinde, işten atıldığı işletmenin kapısı önünde mücadele kararlığını sergilemektedir.

Mücadelede özneleşen işçilerin eylemlerine onların atfettiklerinden daha fazla anlam yüklemek elbette bir tür idealizmdir ancak işçilerin tekil biçimlerde sürdürdüğü mücadelelerinin vektörel doğrultusunu görmezden gelmek de, sınıfı görmemek de bir tür pasifizmdir. Keza, AKP iktidarı söylemleriyle ve eylemleriyle sınıfsal karakterini bilhassa dışavururken, burjuva siyasetinden sola bulaşan ve neredeyse her hücresine sirayet eden (kapitalist normlara endeksli) soyut demokrasi masalı etrafında örülmüş kimlik politikaları ve aslında örgütsüzlüğü vaaz eden popüler figürlere dayalı havari kültürü, işçi sınıfı ile sol siyaset arasındaki makasın açılmasına yol açmaktadır.

Robert Michels’in “örgüt diyen, oligarşi diyordur” şeklindeki formülünü, bugün, sol-liberallerin ideolojik soslarıyla bulamaç olmuş, işçi sınıfı siyaseti yürüten örgütleri ‘demokrasicilik’ uğruna geri planda tutan bir “normalleşme” düşüncesi takip etmektedir. Sonuç olarak karşımıza çıkan ise, kitlelerle bağını yitiren, köşe kapmaca oynayan bir sol siyasal anlayıştır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, egemen sınıfların siyasal desteğini kaybetmemek adına emeğin anayasal hakkı olan grevi yasaklayacağını açıklarken, bu ifadenin karşısına koro halinde “tek adam rejimi” argümanıyla çıkmak artık bir anlam ifade etmemektedir; dahası mevcut durumu Marksist bir perspektiften yorumladıklarını varsayanların sınıflar arası ilişkilerdeki ve devlet biçimindeki dönüşümü açıklarken “tek adam rejimi” türünden Weberci terminolojiye sığınmaları ise tutarsızlıktan başka bir şey değildir.

Bugün Türkiye toplumsal formasyonuna özgüymüş gibi görünen şiddetli siyasal baskı Lenin’in “Devlet ve Devrim” eserinde tanımladığı “burjuva diktatoryası” kavramının ideolojik ve iktisadi içerikle güncellik kazanmasından öte bir tanıma sahip değildir. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu tüm toplumsal formasyonlarda sermaye sınıfı için tutulacak yol bir ve aynıdır: Egemen sınıflar, siyasal ve sınıfsal üstünlüklerini korumak adına diğer sınıfı/sınıfları devletin zor aygıtı aracılığıyla baskı altında tutmak, hegemonik üstünlüklerini kaybetmemek zorundadır. Dünyada toplumsal üretim araçlarına sahip olanların sayısı azalırken (tekelleşme), yoksulluk artmakta ve emeğin durumu günden güne kötüye gitmektedir. Emeğin bu denli kıyıcı bir tablo karşısında sessiz kalması amacıyla –iktisadi, siyasi, toplumsal– kısacası nasıl olursa olsun denetim altında tutulması kapitalist devlet aygıtının karakteristiği gereğidir.

Marx, Kapital’in ilk cildinde kapitalist yönetim biçiminin temel niteliğini izah ederken, bunun sadece iktisadi alanla sınırlı kalmadığını, toplumsal alanda denetimi kapsadığını ve içerdiğini şöyle izah etmiştir: “Kapitalistin yönetimi, yalnızca toplumsal emek sürecinin doğasından kaynaklanan ve ona ait olan özel bir işlev olmayıp, aynı zamanda toplumsal bir emek sürecinin sömürüsü için gerekli ve dolayısıyla da sömüren ile sömürüsünün ham maddesi arasındaki kaçınılmaz karşıtlığın zorunlu kıldığı bir işlevdir.”[3] Kapitalist yığınsal üretim teknolojinin gelişmesiyle birlikte karmaşık bir hal aldıkça, bu giriftliğin toplumsal yaşamda da bir dizi yansımaları olmaktadır. Doğru orantılı bir biçimde, sermayenin denetim ve hegemonya alanı da karmaşıklaşmakta ama sömürü özünü korumaktadır.

Emekçi sınıfları baskı altında tutmak ve kontrol etmek için yeni rıza mekanizmaları dışında, zor’un kapsayıcılığı da arttırılmaktadır. Türkiye dahil, gelişmiş ve gelişmekte olan kapitalist ülkelerdeki neoliberal otoriter ve faşizan yönetim tekniklerinin eşzamanlı yükselişi tesadüfi değildir (Rusya, Polonya, Fransa, Macaristan, vd.). IMF’nin bir araştırmasına göre (2017), 1991-2014 arasında, incelenen 35 gelişmiş ülkenin, toplam GSMH’nin yüzde 78’ini oluşturan 19’unda emek gelirlerinin payında düşüş gözlenmiştir.[4] 54 yükselen ülkenin ise toplam GSMH’nin yüzde 70’ini üreten 32’sinde emek gelirlerinin payı gerilemektedir. Ücretli emeğin hoşnutsuzluğu kendiliğinden ve tekil formlarda ortaya çıksa da, iktidarlar tarafından açık tehdit olarak algılanmaktadır.

*

Geliyoruz kadim soruya; ne yapmalı?

Bu soruya doyurucu yanıt vermenin yolu pratikten geçiyor. Ancak “devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz” ilkesinden hareketle belirli örnekleri incelemek mümkün. Socialist Register dergisinin 2013 yılı sayısında Atilio A. Boron imzalı “Latin Amerika Halk Mücadelelerinde Strateji ve Taktik” yazısı belirli başlıklar bakımından retrospektif bir ufuk taramasına yardımcı olabilir.

Boron, Hardt, Negri ve Holloway’in eserlerinde dile getirildiği türden post-modern ve post-Marksist eğilimlerin geçer akçe sayıldığı bir dönemde, geleneksel sınıf mücadelesi biçimlerinin demode kabul edildiği bir ortamda “devlet fikrinin öldüğünü”, “defnedilmeyi beklediğini”, “devlet iktidarını ele geçirme yolunda stratejilerin anlamını yitirdiğini”, “devlet erkinin ele geçirilmesi fikrinin devrimin yozlaşması ve acımasızca boşa çıkartılması” anlamlarına geldiğini yazar. Parti fikrine ve temelde sınıf iktidarı merkezli örgütlenmeye ilişkin “küçümseyici bakış doğarken”, “kendiliğindenlik”, “yataylık”, “stratejisizlik” gibi erdemlerin kıymete binmesi de cabasıdır.[5]

Öte yandan Boron, “solda yer alanlar başta olmak üzere, siyasi partilerin ‘seçim tutulması’ şeklinde tanımlanabilecek seçim siyaseti deli gömleğinin yırtılıp atılması” konusu üzerinde durur. Latin Amerika’da toplumsal hareketlerin ve ‘sokak’ fikrinin kazanımlarından birisinin bu olduğunu belirtir. Ancak bunun da bir sınırı bulunmaktadır: “Kahramanca direnişler, gösteriler ve şiddetli kavgalar, halk güçlerinin geçici zafer kazanmasını sağlayabilir ama sermaye iktidarının parçalanması için yeterli olamaz”.[6]

Latin Amerika üzerine bu düşünceler Türkiye için de tanıdıktır. Önderlik (parti) sorunsalına eşlik eden program sorunsalı üzerine durmak gerektiği açıktır. Leninist yöntemde “parti ve önderlik öncelikle yığınların güvenini kazanmalı, ancak ondan sonra devrimci stratejiyi başlatmalıdır”. Bugün sol ile kitleler arasındaki uçurumu göz önünde bulundurursak, tüm emekçi sınıfların sorunlarıyla ortak kesişim kümelerinin oluşturulması gerektiği daha da önemli hale gelmektedir. Sol, işçi sınıfının taleplerine ve direnişine dışsal kaldığı oranda tebliğ ve ajite eden izleyici pozisyonuna bürünmekte, direnişin organik ve örgütleyici parçası olmak doğrultusundaki dönüşümünü gerçekleştirememektedir. Bu durumda ister seçim merkezli isterse de sokak merkezli olsun tüm siyasal mücadele alanlarında yenilmeye mahkumdur.

Sınıf siyasetini statü ve kimlik politikalarıyla eşdeğer tutarak, işçi sınıfına kozmopolit turist muamelesiyle yaklaşan stratejiler, en nihayetinde burjuva siyasetine “ucundan” eklemlenmektedir. Siyaset, yalnızca seçim siyasetine ya da liderler arası afaki polemiklere indirgendiği ölçüde ve en önemlisi etkili muhalefeti iktidara gelmeye tercih eden uzlaşmacı anlayışlara prim verildiği müddetçe yenilgiler tarihi de tekerrür etmeye devam edecektir. Kurucu irade, kurucu program ve bunun etrafında örgütlenmiş iktidar perspektifiyle yeni bir sayfa açmak, Türkiye özgüllüğünde devrimci teoriyi yeniden düşünmek, kitlelerle bağları yeniden kurmak ihtimal dahilindedir. Tek yol, sınıf mücadelesidir…

https://devletvesiniflar.blogspot.com/2018/10/tek-yol-snf-mucadelesi.html


[1] İsmet Özkul, Hızlı büyümede çalışanların payına ne düştü?, Dünya, 06.05.2018

[2] Söz konusu kavram sınıf tartışmaları dahilinde Adam Przeworski’nin 1977 tarihli “Proletariat into a Class” makalesinde geçmektedir. Kavramın geçerliliğine ilişkin tartışma bu yazıyı aşacaktır.

[3] Karl Marx, Kapital I, çev. Mehmet Selik, Nail Satlıgan, Yordam Kitap, 2011, sf. 322.

[4] Hayri Kozanoğlu, “Küresel pastada emekçinin payı geriliyor”, BirGün, 02.05.2017.

[5] Atilio A. Boron, “Latin Amerika Halk Mücadelelerinde Strateji ve Taktik”, içinde Socialist Register 2013 (Haz. L. Panitch, G. Albo, V. Chibber), çev. U. Haksan, T.B. Işık, Yordam Kitap, 2016, sf. 141

[6] “Latin Amerika Halk Mücadelelerinde Strateji ve Taktik”, f. 152

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları