Sorarlar Birgün Sorarlar “İkili Devlet”te Demokratik Mücadeleye Giriş


Sabahın bir sahibi var
Sorarlar bir gün sorarlar
Biter bu dertler, acılar
Sararlar bir gün, sararlar

Mülkiyeliler de sormak istediler; ekonomiyi, doları, her gün ama her gün biraz daha kötüleşen hayat şartlarımızı …soracaklar da. Gençlerin üzerine saldığınız bıçaklı, satırlı tosuncuklarınız da engelleyemez onları.  “Laissez faire” efendim ,  “Laissez faire”  bırakınız yapsınlar. Küçük bir hatırlatma bırakmasanız da yapacaklar. Burası üniversite. 2016-2017’de çok yara alsa da, içinden, ruhundan, özünden çok ama çok şey kaybetse de küllerinden yeniden doğar; elbet ki “biter bu dertler acılar” elbet ki akademinin bıçaksız, satırsız sahipleri var.

Eğitim-Sen 5 nolu Şube’nin başkanı Mutlu Hoca’da bu sürecin parçası -ki işte ben de tam onu demek istiyorum.  KHK ile atılan ama birçok arkadaşı gibi hem sendikal mücadelede hem de akademide -hiç kuşkusuz- var olmaya devam eden Mutlu Hoca’da o gün gözaltına alınanlar arasında. O günü,  Medyaport’da Ayça Onuralmış’a [1] şöyle anlatmış: “Forum başlamadan önce fakültede bulunan faşistler, öğrencilere saldırmıştı ve öğrenciler forumu yapamamışlardı. Ertesi güne ertelenen foruma yine aynı şekilde saldırdılar, bu kez bıçakla saldırdılar. Öğrenciler, fakültenin koridorlarında bıçaklı saldırganlar tarafından kovalandı. Dün de biz Eğitim-Sen olarak fakültede öğrencilerimizi ve üyelerimizi tehdit eden bu bıçaklı saldırganların bulunması ve gerekli idari ve cezai yaptırımların uygulanması için dilekçe vermek üzere okula gittik. O sırada öğrencilerin yeniden forum yapmak için toplandıklarını gördüm. Ben de öğrencilerin güvenliğini sağlamak için işyeri temsilcisi arkadaşlarımızla birlikte öğrencilerin yanlarına gittim. Polis önce çevredeki öğrencileri uzaklaştırdı, üst kantindeki öğrencileri boşalttı. Foruma devam etmek isteyen öğrenciler kol kola girerek oturdular. Daha sonra çevik kuvvet ve sivil polisler öğrencileri tek tek yerlerde sürükleyerek, şiddetle gözaltına almaya başladı. Biz de işyeri temsilcisi arkadaşlarımızla birlikte gözaltı uygulamasına karşı araya girmek istedik. Araya girmek isterken beni de gözaltına aldılar. Ters kelepçe yapılarak 23 öğrenciyle birlikte gözaltına alındım. Emniyete götürüldük ve akşam saatlerinde hastaneden serbest bırakıldık.”

Medyascope’da Öykü Didem Aydın da Mutlu Aydın’la  Üniversite Var, Üniversite Var  başlığıyla bu sorunu tartışmışlar. Hukukçu Öykü Didem Aydın “Forum vb. etkinlikler düzenlemenin bir siyasal hak” olduğunun altını çizmiş. O programda da vurgulandığı gibi, emniyet güçleri “sıradan olaylar”ı birer suçmuş gibi insanların önüne getirmekte. “Kol kola girmek ve Mülkiye Marşı söylemek gibi” Epey zaman oluyor Hacettepe’de, eylemci öğrenciler hakkında açılan soruşturmalardan birinde öğrencilerin “ideolojik halay çekmek”le suçlandıklarını hatırlıyorum. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin 30 Ağustos etkinliklerinde ideolojik vals yapılan, Hacettepe’de ideolojik halay çekilen bir ülkede kol kola girmenin de politik bir tavır olabileceğini Mülkiyeli gençlerin, düşünmeleri gerekir miydi; şüphesiz(!)

O zaman ola ki bir daha forum düzenlemek isteyecek yeni arkadaşlara buradan bir daha hatırlatmak gerekiyor: Arkadaşlar! kolkola girmek, Mülkiye Marşı söylemek, ideolojik halay çekmek yasaktır ama artık vatan, cumhuriyet, inkılap, burun, murat, istikbal, hal, ah, birader, adalet, müsavat, parlamento gibi kavramları kullanmak artık serbest bırakılmıştır.[2] Lütfen kurallara uyalım, uymayanları uyaralım.

Üniversitenin Olağanüstü Hâli

Başlık aynı zamanda Serdar Tekin’in hazırladığı ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan yayınlanan Akademik Ortamın Tahribatı Üzerine Bir İnceleme (2019) alt başlıklı çalışmanın da adı. Birçok yazarın[3] katkısı var bu çalışmada ve kitap “Zor Koşullar Altında İnsan Hakları Aktörleri olarak Akademisyenlerin Desteklenmesi” projesinde yürüttüğü araştırmaların sonuçlarına dayandırılarak hazırlanmış. Kitap akademik ortamın tahribatı kavramını tanımlayarak işe başlıyor ve “Akademik ortamın tahribatını esasen kurumsal bir fenomen olarak” tanımlıyor. Tahribatın bu terimlerle tanımlanması, gerçeklikte elbette iç içe geçen ama analitik olarak yine de birbirinden ayırt edilmesi gereken üç düzleme atıfta bulunuyor:

  • Üniversitenin içinde bulunduğu makro kurumsal gerçeklik veya akademik ortamın kurumsal çevresi olarak siyasal rejim,
  • Akademik ortamı yapılandıran normlar ve kurumsal düzenlemeler,
  • Ve nihayet tek tek üniversitelerin kendi kurumsal pratikleri.

İkili Devlet’te Forum Düzenlemek

İkili devlet Der Doppelstaat kavramı malum, Ernst Fraenkel’ın 1941’de yayımlanan kitabıdır. Tanıl Bora Almancasından (1974) çevirmişti kitabı yakın zamanda (2020).   Ernst Fraenkel 1898’de Köln’de Yahudi bir tüccar ailesinde doğar. Gönüllü askere yazıldığı Birinci Dünya Savaşı’nda cephede yaralanır. Savaştan sonra hukuk okur. 1926-1938 arası avukatlık yaparken, Alman Metal İşçileri Sendikası’nın da vekilliğini yapar. Nazi iktidarında “gazilik” unvanı sayesinde Yahudi olmasına rağmen çalışma izni alır. Bu arada çeşitli yeraltı direniş gruplarına katkıda bulunur. Tutuklanacağına dair aldığı duyum üzerine 1938’de İngiltere’ye, 1939’da oradan ABD’ye iltica eder. İkili Devlet’i Dual State adıyla 1941’de İngilizce yazar, kitap epey süre sonra Almancaya çevrilmez; Fraenkel tekrar yazar onu.

Fraenkel 1933-38 yılları arasında Nazi Almanya’sında bizzat tanık olduğu bir süreci, hukuk devletinin çözülüşünü ve onun yerine geçen olağanüstü rejimin gelişimini tahlil etmek için kullanır ikili devlet kavramını. Olağanüstü hâl yetkilerinin istismarıyla inşa edilen Nazi rejiminde devlet ikili bir görünüm arz etmekte, kendini hiçbir biçimde hukukla bağlı saymayan bir “tedbir devleti” (Maßnahmenstaat) ile en azından mevcut kanunlar uyarınca işleri yürütmeye çalışan bir “norm devleti” (Normenstaat) çetrefil bir biçimde yan yana ve giderek iç içe var olmaktadır.

İşte ince ayrım da burada ortaya çıkar: Aynı kurum hem norm devletine hem tedbir devletine tabi olarak çalışabilir. Tıpkı geçen hafta Ankara Üniversitesi’nde olduğu gibi ya da Serdar Tekin’in derlediği çalışmada verdiği örnekten yola çıkarak “…söyleyecek olursak, bir üniversite rektörlüğü, atama/yükseltme işlemlerini liyakat esaslarına ve olağan prosedürlere göre yaparken norm devletinin işleyiş kipine göre, oysa Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza atmış öğretim elemanlarını işten çıkartırken tedbir devletinin işleyiş kipine göre davranır. Bu iki devlet aynı kurumlarda ikamet ederler ve tek bir rejim oluştururlar.

İkili devlet kavramı, yukarıda da altı çizildiği gibi, akademik ortamdaki tahribatı anlamak ve açıklamak açısından hayli geniş bir imkân sunuyor. Her şeyden önce, akademik ortamın tahribatı olarak adlandırdığımız fenomeni siyasal rejimin dönüşümü bağlamında ele almamızı mümkün kılan Tekin ve arkadaşları “Böylesi bir yaklaşım[ın], gerçeklikte elbette birbirleriyle iç içe geçen ama analitik olarak yine de ayırt edilmesi gereken üç düzleme atıfta” bulunduğunu belirtiyorlar; “daha doğrusu akademik ortamın tahribatını üç farklı açıdan görmemize olanak sağlıyorlar: Bunlardan birincisi, üniversiteyi çevreleyen koşullarla, yani akademik ortamın makro düzeydeki kurumsal çevresiyle; ikincisi, rejimin üniversitelere ve akademisyenlere yönelik uygulamalarıyla, yani tedbir devleti pratikleriyle; nihayet üçüncüsü de üniversitenin kendi kurumsal deformasyonuyla, yani akademik işlevlerinin yanı sıra ve gerektiğinde bu işlevler hilafına bir tedbir aygıtı olarak yapılanmasıyla ilgili.”

En başa dönelim; tam bir ikili devlet yaşıyor üniversiteler. Bir tarafta bir norm devleti diğer tarafta tedbir devleti. Tedbir devletinin sivil faşist unsurları ise oldum olası aynı; 70’lerde aynıydılar, 90’larda da bugünlerde de. O gün 6. Filo’ya “Yanki Go Home” diyenlere saldırıp geminin önünde namaz kılarlardı, o gün İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önüne (16 Mart 1978) bomba atarlardı, bugün forum yapan öğrencilere saldırıyorlar.

Üniversite onlara rağmen üniversitedir. Onların da ellerinde “satır”lar var bizimde. Biz bir satırı bitirince diğerine geçiyoruz, onlar bir satır vurdukça bir daha vuruyorlar. Biz satırlarımızdan dolayı tutuklanıyoruz onlar satırladıkça kahramanlaşıyorlar.

Ama hâlâ sabahın bir sahibi var…


[1] Ayça Onuralmış, “Gözaltına alınan Eğitim Sen 5 No’lu Şube Başkanı Arslan: Üniversitelerimize sahip çıkacağız” Medyaport, 15.12.2021, https://medyaport.net/2021/12/15/gozaltina-alinan-egitim-sen-5-nolu-sube-baskani-arslan-universitelerimize-sahip-cikacagiz/?doing_wp_cron=1639892396.7995901107788085937500

[2] Mehmet Alkan Eski Defterler Programında (2013) anlatıyor: “1875’ten önce sansür mekanizması zaten kurulmuştu. vatan, cumhuriyet, inkılap, burun, murat, istikbal, hal, ah, birader, adelet, müsavat, parlemento, mebus, mecblis-i mebusan, meşrutiyet, idare-yi meşruta, intihab, seçim, kanun-ı esasi, sosyalist, ihtilal gibi sözcüklerin sonrasında sansürlendiği iddia edilse de dönemin gazetelerinde kelimeler mevcuttur. Abdülhamit dönemi boyunca bir azalma olsa da yok olmuş değiller. Yalnız sansür memurları bir nebze engellemiş, müellifler ve yayıncılar ise oto-sansür ile bunu artırmışlardır.

[3] Çalışmaya katkılarını sunan yazarlar şunlardır: Cansu Akbaş Demirel Feride Aksu Tanık Nermin Biter Aslı Davas Lülüfer Körükmez Hanifi Kurt Zerrin Kurtoğlu Şahin Güldem Özatağan Zeynep Ö zen Barkot Serdar Tekin Nilgün Toker Kılınç Zeynep Varol

Mete Kaan KAYNAR