Savaş ya da Barış

“2023 Seçim Süreci” ve Bir Demokrasi Masalı

12 Eylül karanlığı, toplumsal yaşamın tüm alanlarında ve bütün şiddetiyle devam ediyor. 18 Temmuz 2020 tarihli www.odatv4.com’a göre; “Adalet bakanı Abdülhamit Gül; son beş yılda 94 adet cezaevi inşa ederek hizmete açılmış, toplam 355 cezaevi bulunuyor. 9 Nisan 2022 tarihli www.t24.com.tr’ye göre cezaevlerindeki kişi sayısı kapasiteyi aştı: 314 bin tutuklu ya da hükümlü var. Adalet bakanlığı verilerine göre, 12 Eylül’den sonra yapılan E-Tipi, F-Tipi cezaevleri dahil, ceza infaz kurumlarının kapasitesi 271 bin olup, nüfusa göre tutuklu ve hükümlü sayısında ise Avrupa’da birinciyiz (www.dw.com).

Dışarısı içeriden beter. 12 Eylül 2022 günü tüm yurtta ilk ve orta eğitim kurumları ders başı yaptı. Yaptı da,  “öğrenciler beslenme sorunu yaşıyor, açlıktan bayılanlar bile oluyor (www.sözcü.com.tr).” HDP Milletvekili Serra Kadıgil, “…yüzbinlerce çocuk sadece bu ekonomik kriz nedeniyle okulsuzlaştı. Okula gidebilecek kadar hala şanslı olanları da çok büyük bir tehlike bekliyor. O tehlikenin adını söylemek utanç verici ama, o tehlike açlık ve susuzluk tehlikesi. Bu ülkenin çocukları yeterince beslenemiyor, bu ülkenin çocukları temiz suya erişemiyor…”.  Eğitimsen.org.tr(15 Eylül 2022), “Öğretmenler Meslek Kanunu’na karşı ‘ortak tutum’ için sendikalarla yaptığımız görüşmeler sonuç vermiyor! Hala geç değil, birleşirsek kazanırız”.

13 Eylül 2022 günlü Nokta Haber’e göre; İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclis(İSİG): 2022 yılının ilk 8 ayında, tarım, orman, maden, vb. farklı iş kollarında, “bin 202 işçi hayatını yitirdi”. Bunların yüzde 2,99’u sendikalı. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi(DİSK-AR): Temmuz 2022 dönemini de kapsayan,  Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK) tarafından yayınlanan işsizlik verilerine ilişkin “İşsizlik ve İstihdam” raporuna göre, geniş tanımlı işsizlik sayısı 8,5 milyona yükseldi. Mevsim etkisinden arındırılmış geniş tanımlı işsizlik oranı  ise yüzde 22,4; işsiz sayısı 8 milyon 415 bin…

Kapitalist Türkiye’de, emekçi sınıfların hanesinde çürümenin yanı sıra açlık, susuzluk, işsizlik ve nihayet ölüm en başa yazılırken, iktidardaki sınıfın hanesinde sınıflar arasındaki gelir eşitsizliğini daha da ağırlaştıran kamuya ait kaynakların sermayeye aktarılmasının yeni aracı, yağmanın diğer adı, projeler var. En son örneklerden biri, binlerce yıllık Doğal SİT Alanı Göreme Peri Bacaları’nı “yol yapma” projesinin yasal kılıfı, uygulaması hayli gecikmiş, 23.5.1919 tarih ve 7174 Sayılı “Kapadokya Alanı Hakkında Kanun. Meclis’te grubu bulunan partilerin varlığına rağmen yürürlük kazanıyor, nihayet 12 Eylül 2022’den beri uygulamada! Dozerler, iş makinaları Peri Bacaları’na girdi. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunan Kapadokya’da, binlerce yılda oluşmuş Peri bacaları tarih değil, ama, yol oluyor, şimdiden dozerlerin iş makinalarının üzerinden geçtiği… Göz gözü görmüyor… Toz toprak ve taş… Havada kuş sesi yok… İnsan yok… İş makinaları homurtuları yükseliyor… İş makinaları, 11.yüzyılda inşa edilmiş Bizans Manastır kompleksinde…

“Bu Kanunun amacı; Kapadokya Alanının tarihî ve kültürel değerleri ile jeolojik/jeomorfolojik dokusunun ve doğal kaynak değerlerinin korunması, yaşatılması, geliştirilmesi, tanıtılması, gelecek kuşaklara aktarılması, planlanması, yönetilmesi ve denetlenmesine ilişkin hususları düzenlemektir(7174 SK.m.1).” Artık hiç kimse hiçbir doğal güç Peri Bacalarını yıkamaz! Yıktılar. Gelecek kuşaklara yol yaptılar. Hem de, Kapadokya Alanı Hakkında Kanun’da hüküm bulunmayan hallerde, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, İmar Kanunu, Turizmi Teşvik Kanunu ile ilgili diğer mevzuat hükümlerini uygulayarak(7174SK.m.3).

Ne demişti Bestseller yazar bay Yoval Noah Harari, Homo Deus- Yarının Kısa Bir Tarihi’nde; “Teoriden gerçekliğe dönecek olursak, insanın işbirliği ağlarının gücü, gerçekle kurgu arasında kurulmuş hassas bir dengeye bağlıdır.”,  “Gerçeklikle çok fazla oynarsanız zayıf düşer ve ileri görüşlü rakiplerinizle mücadele edemezsiniz.”, “Diğer yandan, kurgulanmış mitlere biraz da olsa yaslanmadan insan kitlelerini etkin bir şekilde organize etmek mümkün değildir… Katışıksız, gerçekliğe sadık kalarak içine hiçbir kurgu karıştırmazsanız çok az insan peşinizden gelecektir.” Görüldüğü gibi; “bir ölçek nesnel gerçeklikten alıyor, çizmeye çalıştığı öznel gerçekliğe boca ediyor ve okurun aklını karıştırmayı başarıyor. Sokal buna; ‘ilan edilen strateji senkrenizmdir; yani, modern bilimin seçilmiş öğelerini reddetmek’diyor. Aynı zamanda, Eric Hobsbawm’a göre; ‘postmodern savunma hattına çekilenler, suçluların avukatıdır.”(1)

Önce projeler hazırlanıyor, ihaleler dağıtılıyor. Ardından, yasal kılıf hazırlanıyor. İstanbul Kanalı gibi, bu kez Kuzey Ege bölgesini, Çanakkale, Balıkesir, İzmir ve Manisa illerini doğrudan etkileyecek, açlık ve susuzluk tehdidinin kaynağı bir değil, doksan yedi baraj projesi gündemde. Adı,  “Kuzey Ege Nehir Havzası Yönetim Planı”; bir an önce ihale ve inşası  için, ÇED Yönetmeliği dururken, ilk kez KENHYP için uygulanan Stratejik Çevresel Değerlendirme Yönetmeliği icad ediliyor. Bu daha eski bir öndekinden; 2017 tarihli. KENHYP-SÇD Raporu ile birlikte İPTALİ için Danıştay’a taşınan Stratejik ÇED Yönetmeliği, Amaç maddesi de şaşırtmıyor bizi; bilakis,  Bir Eleştiri Denemesi’nin konusu Bay Harari’yi doğruluyor; Emperyalist akıl, yerli burjuvaziye sesleniyor: “Katışıksız, gerçekliğe sadık kalarak içine hiçbir kurgu karıştırmazsanız çok az insan peşinizden gelecektir.” Öyleyse, gerçekliği çarpıtacak, insanları yanıltacaksınız. Yalan söyleyeceksiniz!

“Bu Yönetmeliğin amacı; çevrenin korunmasını sağlamak üzere sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda, çevre üzerinde önemli etkiler yapması beklenen plan/programların hazırlanması ve onayı sürecine çevresel unsurların entegre edilmesi için uygulanan Stratejik Çevresel Değerlendirme sürecinde uyulacak idari ve teknik usul ve esasları düzenlemektir.” “Sürdürülebilir kalkınmayı” sürdürmenin yasal yollarını döşüyorlar! Yasal ve demokratik!

Üç ayı aşan bir süredir  iyileşmeyip, erken ayağa kalkınca, baskıya dayanamayıp çöken omurga kırıklarımla yatıp kalkarak bu makaleyi yazmaya çalışırken, yeni bir yağma haberi düştü ekrana, sıcacık taptaze! Kimbilir, ne kadar mutlu servet sahibi azınlık! İktidar eliyle, bir hamle daha yapıyor emekçi milyonlara,   16 Eylül 2022 Gün ve 31955 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren, 6088 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle; “Balıkesir, Kütahya, Bingöl, Bolu, Çorum, İzmir, Kastamonu, Rize, Sinop, Mersin ve Karabük illerinde bazı alanların orman sınırları dışına çıkartılmasına” karar veriliyor.  Orman niteliğinden çıkarılan alanlara yapılacak projeler için de, 2017’den beri yürürlükte olan, üstelik AB mevzuatına uygun,  Stratejik ÇED Yönetmeliğimiz var nasılsa! Her şey yasal ve tabii demokratik! Orman manzaralı villalar için yangın çıkartmak yeterli olduğuna göre, ilk akla gelen madenler oluyor. Orman kurdu kuşu doyuran, suyu, toprağı besleyen, insan dahil bulunduğu coğrafyayı yurt edinen türlerin yaşam alanıdır, yaşamın kaynağıdır. Peki, bundan patronların ne çıkarı var ki? Yok! Madenler, öyle mi!

Bir yanda en son her biri 3 milyon değerinde ruhsat satın alıp da çalışmak için “bir şeyler” bekleyen madenler, bir tarafta baraj projeleri, bir yandan Maden Yönetmeliğinde değişiklik yapan yönetmelikle zeytinliklerin, (zehirli atıklarla kirlenmiş toprak, kurumuş derelerle imkansız) iş bitince ihya (eski hale iade) şartıyla madenlere açılması. Diğer yanda, sadece bir bölgede doksan yedi baraj projesi! Türkiye kapitalizminin yağma, pardon kalkınma projeleri! Her şey kitabına uygun, yasal, demokratik!

Peki, yalnızca maden ve diğer sermaye şirketleri için mi kararlar, projeler, yönetmelikler! Emekçi milyonlar, işçiler için bir şey yok mu? Olmaz olur mu? Her projenin, dayandığı kararın çıkarlarını koruduğu sınıf gibi,  zararlarına katlanacak olan külfetini yükleyeceği bir sınıf var. Ustalar ne diyordu; iki sınıf var, çıkarları karşıt, yani uzlaşmaz iki sınıf. Lenin’in deyişiyle, “Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının ürünü ve tezahürüdür(görünümüdür)… Devletin, kendi karşı kutbuyla (kendine karşıt sınıfla) uzlaştırılamayacak olan belirli bir sınıfın egemenlik organı olduğunu, küçük-burjuva demokratlar asla anlamayacaktır.”(2) Öyleyse, biz anlamaya, anlatmaya çalışalım.

Devam edelim. Kuzey Ege Nehir Havzası Yönetim Planı(KENHYP)-Stratejik ÇED Raporu kapsamındaki doksan yedi barajdan biri, Reşitköy Barajı Sulama Projesi’nden söz edelim biraz. İhale ve inşasının önünü açan, Valiliğin “ÇED Gerekli Değildir” kararı, 12 Temmuz 2021 t.de mahkeme tarafından iptal edildi. Ancak, sermaye hazırlıklıydı. 2020 t.li, ayı günü belirsiz KENHYP ile Kuzeyde Kazdağları, Güneyde Madra dağlarından doğup, Çanakkale, Balıkesir, İzmir, Manisa illeri sahilinde denize dökülen akarsu havzaları tek bir havza  ilan edilmişti. Bu sayede, yukarıda  amaçlarını öğrendiğimiz, tek bir SÇD Raporu ile diğerleri gibi Reşitköy Barajı için de geçerli olarak alınacak ÇED Raporları, her bir proje özelinde bilimsel araştırmayı gerektirmeyecek. KENHYP-SÇD Raporuna uygun olması yeterli olacak.

Oysa, KENHYP-SÇD Raporu, her birinin üzerine onlarca,  milyonlarca m3 su kapasitesiyle barajlar yapılacak olan akarsular özelinde bilimsel araştırmalar içermiyor. Tek bir nehir havzası ilan edilen bölgedeki su kaynaklarının isimleri, uzunlukları, kirlilik oranları, kaynakları gibi tamamen yüzeysel coğrafi, istatistik bilgiler içeriyor. Önerisi de, tarımsa üretimi kısıtlamak, bunun için sayaç takmak, ücretlendirmek! Adı, Reşitköy Göleti ve Bahadınlı Regülatörü Sulama Yıkama Eleme Tesisi Sulama Projesi olarak değişen Reşitköy Baraj projesinde olduğu gibi, bilirkişi Raporlarıyla tespit edilen, Barajın üzerine kurulacağı Karınca Deresi’nin değil, Edremit’de bir başka baraja ilişkin su verilerinin kullanılması gibi, 97 baraj projesini ve üzerinde kurulacağı su kaynaklarını aynı çuvala dolduran bir SÇD Raporu var. Üstelik, adı  “stratejik”! Oysa, her bir baraj projesi için kendi özelinde ekoloji, jeoloji, klimatoloji, arkeoloji ve benzeri tüm alanlarda bilimsel rapor alınması gerekiyor. Zira, bir barajın yapıldığı yerde tüm tarihi ve doğal dokuyu değiştirdiği, herkesçe malum. Bunun için bilim insanı olmak gerekmiyor.

Yaşam ve geçim aracı olarak toprak ve suyun üretici sınıfların elinden zor alımının araçlarından, SÇD Yönetmeliği 7.maddesinde, “ÇED sürecinde SÇD Raporundaki hususların” dikkate alınacağı düzenlenmiş. Başka türlü olamazdı. SÇD Yönetmeliği yapılmış, KENHYP-SÇD Raporu alınmışsa, her bir proje özelinde yapılacak bilimsel incelemelere dayalı olması gereken ÇED Raporlarının, ön gelen işlemlere uygunluğu kaçınılmaz olacaktır. Öyleyse, bundan böyle ÇED Gereklidir kararı verilebilir. Alınacak ÇED Raporlarının, KENHYP-SÇD Raporuna aykırı olması olanaklı değil! Olursa, bilimsel gereklere uygun olursa, “Olumlu Kararı” verilmez. Bu işler için örgütlenmiş sermaye şirketlerine, Bakanlığın ağır görev ihlali oluşturacak şekilde, Anayasa’nın verdiği görev ve yetkiyi devretmek suretiyle yeni bir proje yeni bir ÇED Raporu ısmarlanacaktır. Herşey yasal, herşey demokratik.

Bu kadar da değil, KENHYP-SÇD Raporu’nun dayanağı, yaşam ve geçim aracı olarak toprak ve suyun üretici sınıfların elinden zor alımın araçlarından biri, Stratejik Çevresel Değerlendirme Yönetmeliği’nin, 4.maddesinde, “Avrupa Briliği Mevzuatına Uyum” başlığı altında; “27/6/2001 tarihli ve 2001/42/AT sayılı Belirli Plan ve Programların Çevre Üzerindeki Etkilerinin Değerlendirilmesi Hakkında Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi dikkate alınarak Avrupa Birliği mevzuatına uyum çerçevesinde hazırlandığı” ileri sürülüyor.

Emperyalist Avrupa Birliği meraklılarını ikna etmek için güçlü bir iddia. Ancak, ekte görüleceği gibi, atıfta bulunulan 2000/60/EC ve 2002/42/EC sayılı Konsey Direktifleri(3), AB üyesi ülkeler arasında su kaynaklarının korunması, kirliliğin, keyfiliğin önlenmesine; üye ülkelerin Çevre ve ÇED mevzuatının ortaklaştırılmasına ilişkin. Aynı zamanda, bu kararlar, üye ülkeleri bağlayıcı, derhal yürürlüğe giren, denetime tabi “direktifler” yani, emirlerdir. Öncelikle, Türkiye kapitalizmi AB üyesi değildir. Eğer olsaydı, Direktifleri hayata geçirmek için 2017 yılını bekleyemeyecekti, bu iki.  Üçüncüsü, bu direktiflerin hiç birinde, hiçbir yerinde sulama barajları yapımı, su kullanıcılarının sayaç takılarak kullanımın denetlenmesi, su kullanımının ücretlendirilmesi yönünde “emir/yaptırım” söz konusu değildir. Su, yaşamsal bir gereklilik olduğu ölçüde korunması ve temizliği, yurttaşların içilebilir, temiz suya erişiminin güvencesi olarak mevzuatın ortaklaştırılması amaçlanmış; üye devletlerden her birinin, diğer üye ve komşu devletlerin su kaynaklarına da zarar verecek  keyfi girişimlerden kaçınmaya yönelik tedbirler öngörülmektedir. Halen uygulamada olup olmadığını, araştırma fırsatım olmadı.

Öte yandan, Türkiye kapitalizmi, her türlü zor aracını devreye sokarak, açıkça yağma ve talanı tüm yurtta yayarken, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi üretici sınıflar mülksüzleştirilirken, Türkiye solu nerededir? “Kapitalizmin burjuva anlamda refahı sağladığı, (çelişkilerin gözlerden saklanabildiği, A.K)bu barış dönem(ler)inde, Avrupa’daki II.Enternasyonal partileri, parlamenter yollardan büyük başarılar sağlamış”(4) olabilirler. Kapitalizmin görece  gelişme dönemlerinde, işçi sınıfının örgütlü ve bilinçli olduğu ölçüde refahtan pay aldığı emperyalist ülkelerde solun, rehavete kapılması bir ölçüde anlaşılabilir! Ancak, kapitalist sermaye birikiminin emperyalist aşamasında, küreselleşen sermayenin Sovyet sonrası yeniden yapılanma dönemiyle çakışan, Türkiye kapitalizminin Cumhuriyet’in  tasfiye ve gerici bir rejimi inşa girişimi tamamlanmak üzeredir. Sınıflar arasındaki çelişki gözle görülür derecede derinleşmektedir. Barış değil, iktidardaki sınıf tarafından ilan edilmiş açık bir savaş vardır. Hayata geçirilen her bir proje, sermayenin Türkiye işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi, üretici sınıflara karşı açtığı yeni bir cephedir.

Emperyalist ülke ve merkezlerin kontrolünde kapitalist üretim biçimleri tasfiye; yaşam ve geçim araçları doğrudan, devlet zoruyla elinden alınmak suretiyle üretici sınıflar mülksüzleştirilir, üretim süreçlerinin dışına(kaçınılmaz olarak açlık ve susuzluğa) itilir, ekonomik ve siyasi bağımsızlığını yitirirken, işbirlikçi sermaye sınıfı Cumhuriyet tarihinin en yüksek karlarını yapmaktadır. Bu koşullarda, üretici sınıflarla, iktidardaki sermaye sınıfı arasında barıştan, sınıf partileri arasında  demokratik mücadeleden söz edilemez. Söz eden, Türkiye işçi sınıfı çıkarına değil, iktidardaki sınıf çıkarına konuşmaktadır.  Sol, tarihin herhangi bir yerinde olduğundan daha çok düzen içi çözümlerden, sermaye iktidarı ile uzlaşma, barış ya da demokrasiden söz edemez.  Zira, “Barış” dönemi geride kalmıştır. Ekonomik, siyasi ve toplumsal bir alt üst oluş kaçınılmazdır. “Artık proleter devrimcilerin dünyayı yorumlamaktan değiştirmeye geçecekleri, her şeyin alt üst olacağı, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımlarını yaşamaya başlayacağı dönem”(5) başlamış, oldukça ilerlemiştir.   Düzen partilerinin dilinden düşürmediği “demokratik cumhuriyet, kapitalizmin düşünülebilecek en iyi politik kılıfıdır”.(6)

Engels’in, Erfurt Programının Eleştirisi’nde, Enternasyonal Tüzüğü’nden yaptığı açıklamayla; “Sosyal yoksunluk(bu no 1’dir), entelektüel çürüme ve siyasi bağımlılık” Fiziki çürüyüp yok olma sosyal yoksulluğun kapsamına girer ve siyasi bağımlılık ise bir olgudur, ama siyasi haklardan yoksunluk bir programda yer almaması gereken izafi(göreli) değeri olan bir söylev ibaresidir… Emekçilerin örgütlenmesinin, onların gittikçe güçlenen direnişinin yoksulluğun artmasına set çekmesi mümkündür(olanaklıdır).” (7)

Türkiye kapitalizminin gündemi “demokratik seçimler” dir. Sağda kurulan Millet ve Cumhur ittifakında sonra, solda da ittifak girişimleri izleniyor. Demokrasi için! Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal tarihinde bir kırılma noktası, emniyet verilerine göre on milyon kişinin sokağa çıktığı Gezi Direnişi’nde, “hükümete karşı darbe yapmaya girişenlerle arasına mesafe koyan” siyasi parti öncülüğünde, 16 Eylül 2020’de “altılı ittifak” ilan edildi.  “İzmir’de başlayan Karaburun Bilim Kongresi’ne katılanların, seçim sürecine giren  Türkiye’de yaşanan ekonomik ve siyasi krizin derinleştiğini vurgulayarak, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın önemine dikkat çekmesi” düşündürücüdür.

Zira, öncelikle, “Türkiye’nin seçim sürecine girdiği”  söylemi, iktidardaki sınıfın ajanlarının, yani burjuvazinin emekçi sınıfların önüne attığı bir yemdir. Başka bir deyişle,  ilan edilmemiş, “dedikodudan” ibaret, açlığa sürüklenen yığınları düzene bağlayan ideolojik bir söylemdir. Türkiye kapitalizminin ortaya attığı, Marksist sınıf partileri dahil tüm siyasi öznelerin sahiplendiği, dilinden düşürmediği seçim süreci ilan edilmiş durumda.  Her şey, demokrasi için! Oysa, sınıflar arasındaki eşitsizliğin gözle görülür hale geldiği, derinleştiği, işçi sınıfının eskisi gibi yönetilmek istemediği, siyasi bir öncü tarafından örgütlenmediği gibi öncülük edilmediği için birbirinden kopuk direnişlerin görüldüğü bir tarihsel dönemde, demokrasi iktidardaki sınıfın sorunudur. İşçi sınıfının sorunu, iktidar sorunu olmalıdır.

Seçim sürecini başlatan siyasi öznelerden biri, “Türkiye halkları için bir tür rejim tercihine dönüşmüş 2023 seçim gündemi”nden;  “… içinde bulunduğu sol, sosyalist ve özgürlükçü partilerin bir bölümüyle ortaklıklar kurarak tek adam rejiminin, otoriter ve tekçi sistemin yarattığı tahribatı ortadan kaldırarak emekçilerin en temel geçim sorunlarını daha da derinleştiren  Kürt sorununun demokratik, şeffaf ve kalıcı bir çözüme ulaşmasının koşullarını yaratmayı başaran günler” vadediyor. Bir başkası; “Türkiye’de dışlaştırılmış bir emperyalizm anlayışı var. Oysa, emperyalizmin çelişkileri dışsal değil içsel bir olgudur ve emperyalizme karşı mücadelenin Türkiye devletine kaşı yürütülmesi gerekir. Türkiye’nin emperyalizm ile ilişkisini ekonomiyle değil, devletle tanımladığımızda ulusalcı yaklaşımın açmazlarından kurtulabiliriz. Türkiye’nin NATO’dan çıkması emperyalizm sorununu çözmez. Var olan rejim zaten NATO’ya kafa tutarak Suriye’de Kürtlere karşı savaş yürütmekte”dir! “Güçlü Türkiye!” mitini hatırlatıyor. Hiç istemediğim halde, bir kez daha bay Harari’yi hatırlatacağım: “kurgulanmış mitlere biraz da olsa yaslanmadan insan kitlelerini etkin bir şekilde organize etmek mümkün değildir” Demek ki, Harari’yi iyi okumuş ve anlamış! Ya da ortak, sınıf refleksi olabilir mi?

Son sözü, bunların söylendiği “Atılı Masa” ittifak toplantısına, online katılan Korkut Boratav’a bırakalım. “Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca sınıfsal bir gaddarlıkla karşı karşıyadır… 30 milyonluk bir kesim ağır bir yoksulluk yaşamaktadır…  bu durum daha önce 2.dünya savaşı ve 12 Eylül döneminde neoliberlalizme geçiş döneminde yaşanmıştır… İktidarın seçimleri tekrar kazanması ya da başka bir iktidar gelmesi durumunda ufukta bir İMF programı görünüyor. Türkiye toplumu bu ağır yoksulluğun üstüne ilave kemer sıkma politikasına tahammül edemez. Yoksullaşan halk İMF politikalarıyla kamu kaynaklarının yağmalanmasına, ekonominin küçülmesiyle işsizlikle karşı karşıya gelecek. Buna karşı örgütlenmek ise Türkiye Sol hareketine ve işçi sınıfının örgütlü gücüne düşmektedir.”(8)   Başka bir deyişle, “yalnızca proleterya en yoksul köylüleri yöneterek savaşı demokratik bir barışla sona erdirebilir.”(9)


https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/ALL/?uri=CELEX%3A32001L0042 (2001/42/EC, Stratejik Plan ve Programların Çevresel Etkilerinin Değerlendirilmesine İlişkin Direktifler)

  1. Mahir ÇAYAN, Kesintisiz Devrim I, İlkeriş Yayınları, 3.Baskı, Mart 2017
  2. Mahir ÇAYAN, age.
  3. LENİN, age.
  4. ENGELS, Gotha ve Erfurt Prorgramlarının Eleştirisi, Çev. M.Kabagil, Birinci Baskı, 1969
  5. BORATAV, “Bilim Kongresi Başladı: Emek ve Özgürlük İttifakı önemli”, Nokta Haber, 15.09.2022
  6. LENİN, Nisan Tezleri, Çev. Muzaffer ERDOST, Altıncı Baskı, 2006; “Savaşın hızlandırdığı tarih, ileri doğru öyle büyük adımlar attı ki, eski formüller yeni içerik kazandı. Eskiden ‘ücretli emeğin yasaklanması’ ancak, küçük-burjuva aydınların zevkine uygun boş sözdü. Şimdi ise durum değişti: milyonlarca yoksul köylü, 242 yetki belgesinde, ücretli emeğin yasaklanmasına doğru gitmek istediklerini açıklıyorlar, ama bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlar. Biz bunu nasıl yapmak gerektiğini biliyoruz. Biz biliyoruz ki, bu amaca, ancak işçilerle birleşerek, işçilerin yönetimi altında kapitalistlerle bir ‘anlaşma’ siyaseti ile değil, kapitalistlere karşı savaşım ile ulaşılabilir… Çünkü, devrimci proletarya,  ücretli emeğin yasaklanmasına doğru tek emin yolla, bir çiftlik  hizmetkarının  kira ile tutulmasını yasaklayarak değil, sermeyenin devrilmesi yoluyla, fiilen yol almaktadır.’(11 Eylül 1917)”