Neden İdama Karşı Olmalıyız

Bugün izlediğim Luther isimli İngiliz suç dizisinin üçüncü sezon üçüncü bölümünün konusu, sistemin sağlayamadığı adaleti kendisi sağlamak isteyen birinin infaz cinayetleriydi. Çok sevdiği genç karısı dört yıl önce tecavüz edilerek vahşice öldürülen adam dört yıl boyunca intikam ateşleriyle yanarak kendini bir terminatöre dönüştürmüş, paltosunun altına sakladığı tüfeğiyle, yeterince ceza verilmeyerek salıverildiğini tespit ettiği tecavüz ve şiddet suçlularına ölüm kusuyor; bir yandan da vahşet suçlarına idam cezasının çıkarılması için kamuoyu yaratmaya uğraşıyordu.

İnfazcının katilleri birer birer avlayışını izlerken, kendi içimdeki ürkütücü dalgalanmaları da izlemek durumunda kaldım. Ödünsüz bir idam karşıtı olmama ve bu konudaki birçok yazıma rağmen bu cezalandırmalardan haz aldığımı görmek bir kez daha ürpertti beni… Daha önce de farklı criminal dizilerde benzer konularla karşılaştığımda yine aynı ikilemleri yaşamıştım. Neyse ki elemanın dizinin ortalarına doğru yaptığı internet yayınındaki sözleriyle kendime geldim.

Şöyle seslendi infazcı halka:

“Caitlin karımdı. Dört yıl önce Milan Knizac tarafından tecavüz edilip öldürüldü. Bay Knizac şiddet içerikli hırsızlık suçu için aldığı dokuz yıllık cezasının daha yarısını tamamlamadan salıverildiğinde, şartlı tahliye memuru tarafından ‘orta seviye riskli’ olarak sınıflandırıldı. Caitlin sadece benden alınmadı; arkadaşlarından alındı, anne ve babasından alındı, asla sahip olamayacağı çocuklarından alındı. Ceza adaleti sistemi bize zarar veren insanlardan bizi korumak için oluşturulmuştu; ama çoğu kez çuvalladı. Bütün Caitlin’ler ve aileleri için bu yetersizliği sonlandırmanın zamanı geldi.”

Evet doğruydu; sözde modern hukuk sistemleri en gelişmiş ülkelerde bile çoğu kez çuvallıyor ve gerek kurban yakınlarının gerekse kamunun vicdanı bu yüzden büyük yaralar alıyordu. Ama şayet mevzu sadece kurban değil onun yakınlarını da kapsıyor idiyse, aynı bakış açısı suçlunun yakınları için de geçerli değil miydi? Ya devlet eliyle öldürülen suçlunun annesi, babası, eşi, çocukları ne olacaktı?

Bu noktada, Özgecan’ın herkesin cezaevinde infaz edilmesine alkış tuttuğu katilinin, duyguları hiç kimse tarafından gram umursanmayan annesi geldi aklıma… Gözünün önünde evladının ölüsünün üzerinden defalarca arabayla geçilen; bir cenaze aracı, bir mezar yeri bile verilmeyerek yüreği paramparça edilen annesi… O da en az Özgecan’ın annesi kadar acı çekiyordu. Biri nefret edilen bir tecavüzcü eliyle; diğeri devletin yerine cinayet işlediği için kahraman ilan edilen, ama aslında birçok büyük kirli suçun faili olan bir mahkûm tarafından öldürülmüş iki cinayet kurbanı genç insanın anneleri…

Zalim ve linççi toplum, aynı derecede acı çeken, hatta belki oğlu bir de bu korkunç cinayetin suçlusu olduğu, ona bir mezar yeri bile verilmediği için çok daha fazla kahrolan bu iki kurban anneden birini bağrına basarken, diğerine nefret kusmuştu! Suçluya daima ağaç kovuğundan çıkmış kendinden menkul bir yaratıkmış gibi, onun suçlu olmasında kendilerinin hiç payı yokmuş gibi bakan devlet de toplum da “annesinin ne suçu var” diye düşünmemişti oğlunun işlediği suç yüzünden onu da vahşiçe cezalandırırken.

Suçlu kimdi? Örneğin Özgecan vakasında vahşi katilin annesini ve kız kardeşini dinlediğimizde asıl suçlu olarak canavar babaya, canavar babayı dinlediğimizde topluma varıyorsak; bir suç eylemindeki suçun ne kadarı o suçu fiilen işleyen kişiye aitti? Toplumu rehabilite etmeden, çoğu toplum kurbanı olan suçlu bireyleri tanrı sendromlu infazcılar ya da devlet eliyle öldürmek toplumu nasıl suçtan ve suçludan arındırarak adaleti sağlayıp vicdanımızı rahatlatacaktı?

İnfazcının konuşmasıyla bir kez daha idama karşı olmakta ne kadar haklı olduğum noktasına gelen düşüncelerim, hikâyenin devamında elemanın kaçınılmaz ‘tanrı sendromu’na kapılmasıyla daha da pekişti. Başlangıçta sadece suçlular için çektiği silahını, bir süre sonra onunla sözde adaleti arasına giren bir polisin bağırsaklarını asfalta saçmakta kullandı; ardından, karısının cezaevindeki katilini öldürmesini istediği doktorun hamile eşini kaçırmasıyla kötücül dönüşümü devam etti. Yani, insanın hiç kimsede salt iyi ya da salt kötüden oluşmayan doğası, bir kez daha aslına rücu etti. Bir kez daha gördük ki sözde iyi bir insanın, sözde âdil bir ceza dağıtıcısı olmak için yola çıkmış birinin, kısa bir süre içinde bütün ilkelerini yitiren yoz bir katile dönüşmesi sadece zamana, mekâna ve herkesin kendi içinde aklayıp rasyonalize edebileceği bir ‘kendince’ geçerli subjektif nedene bağlıydı.

Masum değiliz hiçbirimiz. Hangimizin içinden hangi durumlarda bir canavar çıkacağı belli bile değil. Belki en fazla boyut değiştireceğimiz eşiklerimizin yüksekliği farklı; ama kesin olan şu ki hepimizin bir canavarlaşma eşiği var.

O yüzden önce birer suçlu üretme fabrikası olan toplumları rehabilite etmeyi ve kendimizi bireysel olarak evriltmeyi hedeflemek gerek. Önce insanları yaşamak için suç işlemek zorunda bırakacak; çocukluk travmalarının, yoksulluklarının, yoksunluklarının acısını başka canlılara acı vermekte aratarak insanın içindeki kötüyü ortaya çıkaran dış etmenlerle mücadele edip, toplum kurbanı suçlular üretmeyi en aza indirgemek olmalı öncelikli derdimiz. Ondan sonra beyinlerindeki empati merkezi arızalı birer sosyopat ya da pedofili olmaları vesair mental sebeplerle şiddet suçları işlemeden duramayan ‘hastalar’ veya hırsları uğruna keyfekeder suç işleyen yozlaşmışlar için, ama asla onlarla birlikte ailelerini de orantısız bir şekilde cezalandırmayacağımız cezalar uygulamak… Ömür boyu akıl hastanesi ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis gibi…

Asla idam değil, asla! İdam bir ceza değil, devlet eliyle cinayettir. Geri dönüşü yoktur. Sayısız araştırmayla kanıtlandığı üzere, hiçbir caydırıcılık sağlamamaktadır. Daha da önemlisi, döktatöryayla yönetilen polis devletlerinde sadece muhalifleri yok etmek için kullanılır.

Neyse, kendi iç çelişkilerimi de masaya koyarak biraz beyin jimnastiği yapayım dedim. İnsanın haksızlığa uğraması, hiç bir suçu olmadan nedensiz kötülüklere maruz bırakılması, sevdiklerinin vahşice hayatından koparılması elbette ki çok acı. Bu büyük acılar karşısında intikam arzusuna kapılmaktan daha doğal da hiçbir şey yok. Ama işte çözüm asla, zaaflar içindeki insanların bireysel adalet bahanesiyle işleyeceği ya da devletin idam cezası adı altında ifa edeceği cinayetlerle yeniden yeniden suç üretmek değil!

Önümüzde iki seçenek var; ya insanlık ailesi olarak el birliğiyle içine ettiğimiz hayatı kendi vahşi akışına bırakacak ve önüne gelen iyi kötü her şeyi silip süpüren bu kötücül selde yok olup gideceğiz; ya da hiç kimsenin sınanmadığı günahların masumu olmadığını asla unutmayarak, tüm zorluğuna ve isyanlarımıza rağmen evrim yolunda nefer olmaya çalışacağız; sonucunu göremeyecek bile olsak…

Bunları da beğenebilirsin