Gurup Yorum Yaşasın!

Grup Yorum’un müzikaliteden önce ajitasyonu önemsediği, çok sevdiğim birkaç tanesi hariç çoğu marş kıvamında olan şarkılarının tarzından pek haz ettiğimi söyleyemem. Temasta oldukları öne sürülen ve en az sözde değiştirmek istedikleri faşizan sistem kadar biatçı, infazcı, sansürcü, tutucu bulduğum malum örgüte en ufak bir sempati hissetmem. Ölüm orucu denilen eylemlilik türünü de hiç işlevsel bulmam.

Ne var ki hakları ve özgürlükleri keyfekeder sınırlanan veya gasp edilen insanların, kesimlerin ya da halkların yanında durmamız için ille de onları sevmemiz, kendimize yakın bulmamız vs gerekmiyor. Karşımızda en temel yaşamsal hakları ellerinden alınanlar düşmanlarımız dahi olsa destek vermemiz, onlardan önce kendi öz saygımız ve tutarlılığımız için gereklidir

Grup Yorum’un ölüm orucundaki bazı üyelerinin durumu son derece kritik bir safhaya geldiği halde, haklı talepleri kabul edilmiyor.

Bu noktada gerçek yaşam hakkı savunucularına düşen görev, hak talep edilen devlet erkine de ölüm oruççularının kararlarında etken olma ihtimali bulunan söz konusu örgüt erkine de eş zamanlı olarak seslenerek; birinden son derece haklı istekleri kabul etmesini, diğerinden de Nuriye ve Semih’in ölüm sınırına dayanmalarının bile insafa getiremediği ceberrut devlete karşı bir kez daha nafile yere yapılan bu işlevsiz eylemliliğe son verilmesini sağlamaya çalışmasını talep etmektir.

Lütfen sözlerim ölüm orucundaki cesur insanların özgür iradelerini hiçe saydığım şeklinde anlaşılmasın. Mutlaka ki son tahlilde kendi arzularıyla bu son derece güç eylemi sürdürüyorlar; ama hepimiz biliyoruz ki bu tarz eylemlilikler daima bir başka fotoğrafın da parçası oluyor ve zaman geçtikçe, çıkış amacından uzaklaşarak sembolikleşiyor. Ve yine hepimiz biliyoruz ki sembolikleşme aşamasından sonra olay eylemciler için bambaşka bir sorumluluk boyutuna geçiyor ve bu boyutta onur meselesi haline gelerek, onlara bel bağlayan insanları düş kırıklığına uğratmamak uğruna eylemi bırakamamalarına yol açabiliyor. Son tahlilde de olan sadece bu korkunç ıstıraplı süreci yaşayanlara ve onların ailelerine oluyor.

Bu eylemde de tıpkı kısa bir süre önce Öcalan’ın hakları için yapılan ölüm orucu furyasında olduğu gibi, son derece dikkatli bir tutum sergilemek gerekiyor. O insanların haklı hak taleplerinin yanında dururken, ölüm orucu eylemine güzellemeler dizmemek için azamî özeni göstermek, son derece hayatî bir önem taşıyor.

Bana göre tıpkı kendileri savaşmadan savaş çığırtkanlığı yapanlar gibi, kendileri ölüm orucuna yatmadan bu eylemleri yücelterek kendi sorumluluklarını eylemcilerin sırtına yükleyenlerin tutumları da yaşama ihanettir. Etraflarındaki hiç kimse bu nafile eylemi kutsamayıp büyük büyük anlamlar yüklemese, belki bırakmaları çok daha kolay olacaktır.

Neden mi nafile olduğunu düşünüyor ve bırakmalarını istiyorum? Anlatmaya çalışayım.

Elbette ki uğradıkları zulümlerin karşısında hiçbir seçenekleri kalmayan insanların bedenlerini ölüme yatırarak bir yandan zulüm erkine karşı bir tazyik oluşturmak, öte yandan da toplumda bir kamuoyu yaratmak istemeleri geçmişte çok sık başvurulan ve nispeten de başarılı olabilen bir yöntemdi. Fakat ne yazık ki artık bu yöntemin, 21’inci yüzyılın teknoloji sayesinde vahşetine boyut atlatılmış devletleri ile dumura uğratılmış insanları karşısında hiçbir işlevi kalmadı. Çünkü devlet artık dron denilen insansız hava araçlarıyla muhalif öldürüyor, halk ise akşam yemeğinde tatlısını atıştırırken naklen savaş yayını izliyor.

Evet; bu eylemler zalimde vicdan yaratmak kadar, vicdanı olup susanlarda bir hareket oluşturmak için de yapılır; evet vaktinde Gandi bu eylemi yaptığında Hindular üzerinde son derece etkili olmuş ve onlara İngiliz zulmüne karşı direnme gücü vermiştir; ama o dönemler artık çok geride kaldı.

Vahşetin ve şiddetin sadece gazetelerden okunduğunda bile büyük bir infial yarattığı o uzak geçmişte dahi nadiren sonuç alınırken; artık kelle kesmelerin, insan yakmaların, tecavüz edilip doğranmış kadınlara hatta çocuklara ait toplu mezar görüntülerinin bile bir animasyon filmi gibi aperitifler eşliğinde izlendikten sonra hayatın hiçbir şey olmamışçasına lay lay lom devam edebildiği bir gerçeklikte, ölüm orucu gibi kan bile çıkmayan bir eylemin hiçbir taraf için en ufak bir etkileyiciliği bulunmamaktadır.

Devletlerin sıradanlaştırmadığı, halkların da kanıksamadığı hiçbir vahşet, acı, zulüm, keder, yaşam hakkı ihlali yoktur artık.

Artık yok hükmünde olan miadı dolmuş bir eylem için, zaten çok kederli olan insanların ve ailelerinin çektikleri büyük acılar, günümüzde tamamen hiç uğrunadır.

Dolayısıyla, bir yaşam hakkı savunucusu marjinal muhalif kalem olarak benim yüreğim Grup Yorum’un kıymetli müzisyenlerinin, kendilerine de sevenlerine de daha fazla acı vermeden bir an önce bu nafile eylemliliğe son vermelerinden yanadır.

Bir deri bir kemik kalan insanlara ekmek kapıları olan işlerini bile geri vermeyen devletten bir şey istemiyorum, çünkü vermeyeceğini biliyorum; herkes biliyor.

Halkın ise, -elbette ki istisnalar hariç- piyasaları gereği üç beş göstermelik ah vah eden sözde aydın-sol muhalifler de dahil olmak üzere onlara ne olduğu gram umurunda değil.

Yanlış anlaşılmasın, her ne pahasına olursa olsun yaşamı kutsayanlardan değilim. Hatta, insanın gerektiğinde acıyı da ölümü de göze alabilmesi gerektiğini en iyi bilenlerden ve dahi deneyimleyenlerden biriyim. Ne var ki bu acı deneyim böylesine pisi pisine yaşanmamalı…

Zaten ölmenizi isteyen insanları ölümünüzle tehdit etmek, ne yaşarken ne de ölürken çektiğiniz acılar karşısında kılı bile kıpırdamayan zombileşmiş yığınlardan duyarlılık ve destek beklemek, bana göre çok vahim bir hata… Hem de bedeli çok ağır ödenen bir hata…

Eskiden bu tarz yazılarımı, “Ölmeye yatanın bedeni, seyirci kalanın ruhu ölür,” dizelerimle bitirirdim; ama ne yazık ki artık bu söylemin de hiçbir hükmü kalmadı. İnsanlık o kadar çok ‘ölmeye yatana’ seyirci kaldı ki artık bir ruhu yok. Lütfen ruhu olanlar da ölmesin. Zaten çok azız.

Grup Yorum yaşasın!

Rabia MİNE
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları