Bir Kavramsal Arılaşma Çabası: Elitizm ve Anti-Elitizm 


Epey bir zamandır zaten sıkça duymaya başlamıştık “anti elitizm” söylemlerini; Boğaziçi Üniversitesine atanan kayyum rektöre karşı öğrenci ve öğretim görevlilerini kapsayan güçlü bir eylemsel tepki üzerine bu söylemler yeniden güncelleşti…Zaten popülizm başlıklı tartışmaların merkezi yerinde konumlanan bir argümandı(r) “anti elitizm” konusu… Bu teoriye göre demokrasi karşıtı otoriter ve totaliter popülist hareketlerin en önemli alameti farikalarından biridir “anti elitizm”… Yani “nerede anti elitist söylem varsa ve yükseliyorsa bilin ki orada popülist otoriterlik de yükseliyor demektir” diyor(du) özetle popülizm teorileri….

At izinin it izine karıştığı şu “post modern” zamanlarda, faşizmlerden sonra popülizm teorileri de “elitizm” ve “antielitizm” kavramlarının içinin boşaltılması ve hatta tepetaklak edilmesi alanında epeyce başarılı bir manipülatif rol oynadı. “Anti elitist iseniz anti demokratsınızdır da…” Popülist teorinin bize söylediği bu…. Bu değerlendirmenin nesnesi ise bu kavramın demagojik biçimde -onların popülist dediği- faşizan hareketlerce istismar ediliyor olması…. Buradan bakınca “hiçbir şeyden çekmedi” elitizm “ve “anti elitizm” kavramları, şu popülizm teorisyenlerinden ve faşist demagoglardan çektiği kadar” diyesi geliyor insanın.

Bir Demokrasi Arzusu Olarak “Anti Elitizm

Oysa tarihsel anlamına baktığımızda bugün bize dikte edilmeye çalışıldığının aksine “anti elitizm”in demokrasi cephesinde “elitizm”in ise otoriterlik cephesinde konumlandığını görürüz. Şöyle de söyleyebiliriz “elitizm teorileri” demokrasiye bir tepki olarak şekillenmiştir. Nerede demokrasi şekillenmeye ve-veya derinleşmeye başlamışsa, buna tepki olarak ardı sıra demokrasinin “elitist” eleştirileri de şekillenmiştir. “Elitizm teorileri”nin ilk kaynağının Antik Yunan olması bu anlamda hiç şaşırtıcı değildir. Platon’dan, Aristo’ya hatta -belirli farklılıkları olsa da- Sokrates’e kadar kökleri uzanır bu “elitist” teorilerin. Demokratik Atina otoriter Sparta’ya yenilince iyice doruğa tırmanır bu söylemler. Atina’nın yenilgisi halk yönetimi olan demokrasinin, erdemli, yetkin, iş bilir elitlerden oluşan bir iktidara karşı ne kadar yetersiz olduğunun ispatı sayılır. Çıkartılan sonuç ancak erdemli elitlerin iktidarda olmasıyla iyi bir yönetimin kurulabileceğidir.

Antik Yunan’da özellikle Platon’da simgeleşen, İslam dünyasında ise karşılığını İbn-i Haldun ve Farabi’de bulan bu elitist anlayışa siyaset bilimi terminolojisinde “otoriter elitizm” denilmiştir uzun süre…. Bir de halkın yönetme alanındaki rolünün sadece oy vermekle sınırlandırılmasını ve yönetim işlerine asla aktif bir aktör olarak katılmamasını savunan Pareto, Mosca vb. isimlerde simgeleyen “klasik otoriterizm” ile Mills ve Mannheim”da simgeleşen iktidarı elitler ve halk arasında daha fazla paylaştıran ama enisonu elitlerin yönetimde belirleyici olmasını savunan “demokratik elitizm” anlayışı vardır.

Burjuva Devrimleri ve “Elitist”- “Anti Elitist” Yaklaşımlar 

“Elitizm” tartışmalarının yeniden yükselişi yine hiç şaşırtıcı olmayan biçimde burjuva devrimin bir (yan) ürünü olarak demokrasi dalgasının yükselişe geçtiği döneme denk düşer. Halkın kitleler halinde eyleme geçtiği ve yüksek derecede politize olduğu bu dönemde ana tartışma konusu, demokrasinin nasıl daha da geliştirileceği değil nasıl küdükleştirileceğidir. Liberalizmi, kelime anlamından kalkarak “özgürleşmeci” ve buradan kalkarak “demokrat” sananlar şaşıracaklardır ama gerçek olan liberallerin bu dönemde anti demokratik eğilimin bayraktarlığını yapıyor oluşlarıdır.  Liberalizmin kurucu babalarından istisnasız hepsi ya eğitimi gerekçe göstererek (Mill) ya da daha dürüstçe doğrudan mülkiyet sahipliğine atıfta bulunarak (Locke vb.)  Muhafazakarlarla el ele eğitimsiz ve mülkiyetsiz (ki eğitime erişimin mülksüzlere kapalı olduğu o dönemde ikisi de aynı anlamdaydı zaten) halkın oy hakkından yoksun bırakılmasını savunmuşlardır. Kadınlar ise zaten tümüyle tartışma dışıydı. Yani liberaller halk değil elitler yönetmeli ve halkın yönetime katılmasının sınırı en fazla elitlerin iktidarına zeval vermeyecek düzeyde olmalı diyorlardı.  Elitizm bir kez daha demokrasi istem ve iradesini bloke etmek için sahneye çıkıyordu. Jonathan İsrael, muhteşem eseri “Radikal Aydınlanma” da bu “elitist” tavrın karşısında yer alan ve anlamlı biçimde kör kalınan radikal aydınlanmacıları, o dönemin “anti elitist” düşünürlerini yeniden gün yüzüne çıkarıyor.  Diderot, D’Holbahc, Paine gibi radikal aydınlanmacılar liberal ve muhafazakâr elitist aydınlanmacılığa karşı çıkarak, bütün halkın ayrımsız biçimde yönetme hakkını savunuyorlar, genel ve eşit oy hakkını ilk kez yüksek sesle dillendiriyorlar.  Malum olduğu üzere onlardan da bayrağı Marksizm ve işçi sınıfı devralıyor.

Bir kez daha vurgulayacak olursak elitizm ve anti elitizm demokrasi sorunsalı etrafında ve demokrasinin kapsam ve sınırlarının ne olacağı konusunda bir tartışmadır. Tersinden örnekleyecek olursak örneğin elitist yönetimin en irrasyonel biçiminin hâkim olduğu Orta çağ açısından bu ikilemle yürüyen bir tartışmaya rastlamayız. Zira o yönetimlerde halkın iktidara katılımı, işin doğası gereği, teklif edilmek bir yana düşünülmesi ile imkânsız bir durumdu. Osmanlı döneminde avam-havas ikilemenin, hürriyet ve istibdat tartışmalarının gündeme geldiği tarihlere ait bir ikilem olması da bu açıdan manidardır.

Sözün özü “elitizm” ve “anti elitizm” kavramları hem orijini hem de genel tarihi itibariyle sırasıyla halkın demokrasiye katılımının sınırlandırılmasını savunan oligarşist ve-ya aristokratik anlayışlarla, yönetme erkinin ya da bir başka ifadeyle demokrasinin halkın reşit olan tüm kesimlerini kapsamasını savunan kesimlerini tanımlayan kavramlardır.

Kavramsal Arılaştırma Çabamızı Bir Başka Açıdan Sürdürelim. 

“Elit” kavramı en başından itibaren siyasi ve kültürel elitleri de kapsayan bir içerikle kullanılırdı. Ama dikkat edilmesi gereken temel husus, o dönemlerin siyasi ve kültürel elitleri ile ekonomik elitlerinin bir ve aynı sınıfın değişik görünüm ve ifadeleri olmalardır. Demek oluyor ki elit kavramı özü itibariyle mevcut iktidarı ve müesses nizamı temsil eden kesimleri tanımlamaktaydı. Ama o dönemde de var olan ve büyük ölçüde de egemen sınıfların içinden gelen değişim yanlısı aydınları ve siyasetçileri kapsamazdı bu kavramlaştırma. Yani okumuşların genel olarak elit tabaka içinde tanımlanması, onların okumuşluğu ile ilgili değil iktidar ve müesses nizamın organik parçaları olmasıyla ilgiliydi.

O tarihlerde tanımın içeriği konusunda bu anlamda büyük bir karmaşa yaşanmazdı.  Ne zaman ki sanayileşmenin ve sosyal demokratik devletin birleşik itkisiyle alt sınıflardan gençler eğitim olanaklarına daha fazla kavuştu, elit kavramı bu çerçevede bir gövdeden çıkan ama iki ayağı olan bir kavram haline dönüştü. Kavramların klasik sınıfsal ayrımlara yani halk ve yönetici kesimler ayrımına dayalı anlamının yanı sıra Marksçı ifadeyle kafa ve kol emeğinin birbirinden ayrılması gerçeğini ve bunun çift taraflı kötücül etkilerini niteleyen ikincil anlamı da vardı artık. Yani eyleme gücünden yoksunlaşan bilgi ve fakat aynı zamanda bilgi alanından azade kılınan pratik güç…. Birisi “dar pratikçilik”e  diğeri “elitizm”e kapı aralayan “çift yönlü ve her ikisi de zafiyetli” bir durum… Net ifadesiyle aydınlar sınıfsal anlamda elit olmamakla birlikte statüsel anlamda elitist zafiyete hayli açık bir kategori olarak bu tanıma ikincil ve şartlı bir biçimde dahil ediliyordu. Bu tarihten sonra sınıfsal olan ile statüsel olan bu iki ayağın birbirinden, özellikle de ikinci ayağın daha temel olan birinci ayaktan yalıtılarak ele alındığına, “okumuşluk” ile “elit” olmanın (kavramın ontolojik özünü karartacak biçimlerde) aynılaştırılarak kullanılmaya başlandığına sıklıkla tanık olmaya başlıyoruz.  Fakat bu dönemde gündemde yaygın bir “elitizm” ve “anti elitizm” tartışmasına rastlanmadığı gibi, olduğu kadarıyla da kavramın özüne sadık kalan kullanımların daha ağırlıkta olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, kavramın akademik alandaki kullanımının ağırlıklı olarak iktidar elitleri (siyasetçi, sivil ve askeri bürokrasi) ve sermaye elitleri (işveren temsilcileri, CEO’lar, yüksek düzeydeki mühendisler vb.) gibi kesimlerin sınıfsal konum ve rollerini sorgulamaya yönelik olduğunu görmekteyiz. Yani elitler tartışması hala büyük ölçüde kültürel bir temelde değil sınıfsal bir temel üzerine oturtulmaktaydı.

Faşizmler ve Kavramsal Ters Yüz 

Kavramın tepe taklak edilmesi esas olarak faşizmler döneminde gerçekleşti. Sağ muhafazakâr ideolojinin her şeyi olduğu gibi, elit ve elitizm kavramını da kültürel kodlar üzerinden tanımlama eğilimi hep vardı ama bu eğilim faşizmlere kadar tartışmalara ve bilinçlere egemen olabilecek bir güçten yoksundu. Faşizmlerle birlikte elit kavramı, yaygın biçimde milletin değerlerine ve kültürlerine yabancı unsurları tanımlar biçimde kullanılmaya başlandı. Vurgulu biçimde söylemek gerekir; “elitizm” ve “anti elitizm” konularında bugün egemen haldeki algılayış, doğrudan siyasal nedenlerle ve bizzat faşizmlerce şekillendirilen bir kavrayış biçiminin ardılıdır. Elit tanımı sınıfsal değil hatta statüsel bile değil, doğrudan kültürel bir atıfla yapılmaya başlanınca, elit(ler) sözcüğü bilimsel bir kavram olmaktan çıktı ve artık” kültürel olarak milli ve manevi değerlere yabancı unsurlar”ı tanımlamak için kullanılmaya başladı. Tabi ki “elit” tanımının içine ekonomik ve siyasal elitler ve hatta kültürel elitler de dahil edilebilmekteydi ama artık sınıfsal konumları ya da iktidar mahfilleri olmaları nedeniyle değil kültürel olarak millete yabancılaşmış olmaları hasebiyle bu tanımın içine dahil olmaktaydılar. İşin özü, elit kavramı artık komünistleri, Yahudileri, aydınları ve kozmopolit toplumsal kesimleri vb. tanımlamakta ve onları düşmanlaştırmak için araçsallaştırılmaktaydı.  Ekonomik gücü, siyasal iktidarı ve sistemin ideolojik ve kültürel yeniden üretimi işini üstlenen ve her anlamda gücü elinde yoğunlaştıran, aslında faşist tabanın da nefretini çeken kesimleri tanımlayan ”elit” kavramı, böylece ve faşistler eliyle tersyüz edildi. Gerçek elitler yani ekonomik, siyasi ve kültürel gücü kendinde merkezîleştiren sınıf ve tabakalar ise gözlerden ıraklaştırıldı; bu kesimlerin yerine özelde sistem muhalifleri genelde milli kültür ve değerlerin dışında görülen ötekileri ikame edildi. Eliti kavramı böylece çifte bir düşmanın adı oldu içeride milli ve manevi kültürün dışında yaşayan kesimler ve dışta bu kesimleri de kullanarak ülkeyi yıkmak için uğraşan yabancı devletler… Hiçbir bilimsel niteliği ve açıklayıcı değeri olmayan, faşistlerce siyasal bakımdan araçsallaştırmak için çarpıtılan “elitizm”, “anti elitizm” kavramları ne yazık ki o yıllardan bugüne akademik literatürde bile bu çarpıtılmış ihaliyle yaygın biçimde kullanılır oldu.

“Elitizm” ve “anti elitizm” tartışmalarının faşizmler döneminden sonra bugün bütün dünyada yeniden ve aynı çarpıtılmış içerikle yoğun bir biçimde gündeme girmesiyle neo liberalizm ve postmodern ideoloji arasında dolaysız bir neden sonuç ilişkisi bulunmaktadır.Ne var ki yazıyı daha da uzatmamak için işin bu kısmıyla ilgili görüşlerimin yanı sıra neden “anti elitist” olduğuma, “anti elitizm” demagojisi yapan faşist ya da faşizan partilerin ise neden aslında ve üstelik irrasyonel bir “elitizm”i temsil ettiklerine, bu faşizan “anti elitizm” söylemi karşısında nasıl bir tavrın daha doğru olabileceğine vb. ilişkin görüşlerimi gelecek yazıya bırakmak durumundayım.

Mahmut ÜSTÜN