Yirmi Yıl Önce: 11/9 ve “Yaşamın Bedeli”

ABD, yirmi yıl önce, bugün, tarihinin en trajik olaylarından birini yaşadı. O sabah, saat sekiz sularında Dulles, Newyork ve Boston’dan kalkan dört yolcu uçağı, aslında ölüme uçuyorlardı. Fakat ölürken, çok daha fazla sayıda insanı da ölüme götüreceklerdi.

Uçaklardan üçüne, olağan yolcuların dışında, 5; dördüncüye de, 4, sıra dışı yolcu yerleşmişti. Bunlardan 15’i Suudi, diğerleri Mısır, Lübnan ve BAE pasaportu taşıyordu ve bu tuhaf “yolcu”ların hepsi de eğitimliydi. Hatta aralarından dördü ABD’de pilotluk eğitimi bile almıştı.

Hepsi silahlıydı; “pilot”ların her biri ayrı bir uçağa bindi ve silah zoruyla asıl pilotun yerini almak üzere uçuşu beklemeye başladı.

***

Bu özel yolcuların destinasyonu aslında bu dünyada değildi; “Cennet”i özlemişlerdi; oraya gidiyorlardı. İslam düşmanı, Yahudi dostu “Büyük Şeytan”a onulmaz bir darbe vuracaklar ve sonra da Cennet’de “huri”lerle buluşacaklardı.

Hepsi de El Kaide üyesiydi ve bu iş için Afganistan’da eğitilmiş, Bin Ladin tarafından özel olarak seçilmişlerdi. Hedeflerine ulaşınca, 1683 yılında gerilemeye başlamış İslam da yeniden yükselişe geçecekti. Zaten 11 Eylül tarihini de bunun için seçmişlerdi. 11 Eylül 1683’te, Leh Kralı Jean Sobieski İslam’ı Viyana kapılarında durdurmuş, gerilemeye mahkûm etmişti. Ama artık çarkın ters yöne dönme zamanı gelmişti.

***

Uçakların -biri hariç- hepsi de hedeflerine ulaştılar. Bir iki saat içinde ikiz kuleler tamamen, Pentagon da kısmen yerle bir ediliyor ve onlarla beraber üç bine yakın insan da hayata veda ediyordu. Ne var ki Amerika, ağır bir yara almış olsa da, ölmemiş, üstelik hızla intikam hazırlıklarına başlamıştı.

***

Hazırlıklar bir buçuk yıl kadar sürdü ve hedef olarak da Irak seçildi. Aslında terörisler arasında Irak’lı yoktu ve Saddam da laik kafalı bir diktatördü. Ne var ki, ABD, eylemcilerin büyük çoğunluğu Suudi olsa da, bu “dost” ülkeye saldıramazdı. Çıkarları buna engel teşkil ediyordu. Böylece “kimyasal silah üretiyor” iftirasıyla Irak hedef tahtasına oturtuldu ve Mart 2003’te ülke işgal edildi. Başkan Bush, bu iftirayı BM’ye kabul ettirememiş, fakat yine de birçok uyduyu peşinden sürüklemeyi başarmıştı.

Emperyalizmin duygusal davranacak hali yoktu; Irak zengin bir petrol ülkesiydi ve bir taşla iki kuş vurulmuş olacaktı. Bush’un “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) işte bu koşullarda kotarıldı. Projenin eş-başkanlarından biri de T. C. Başbakanı R. T. Erdoğan olacaktı.

Ne var ki büyük oyun aslında bitmiyor, aksine yeni başlıyor ve bu işgalle Ortadoğu’da yepyeni ve çok daha kanlı bir perde açılıyordu.

***

Irak Ortadoğu’nun en güçlü ülkelerinden biriydi ve Irak halkı böylesine aşağılayıcı bir durumu kolay kolay hazmedemezdi. Oysa işgalci güçlere karşı “Baas sosyalizmi” ile de direnilemezdi. Daha büyük bir cepheye ihtiyaç vardı ve bu da ancak cihadcı bir İslam anlayışı ile sağlanabilirdi. Nitekim kırımdan kaçıp kurtulan subaylar da bu kanıdaydılar ve Saddam’ın en sadık adamlarından İbrahim el-Duri de bunlar arasındaydı.

El Duri, izleyen yıllarda, bir eşkıya gibi idam edilen Bağdat diktatörünün tasarladığı taktik savaşı, onun düşüncesinden çok farklı şekilde de olsa, yürürlüğe koyan lider olacaktır.

***

El Duri Baas’lı bir Arap milliyetçisiydi ve asıl amacı, Irak istihbaratında çalışmış birçok subayın da desteğiyle, partisini diriltmek ve işgalci güçlerle savaşmaktı. Irak’tan kaçtıktan sonra Suriye’ye gitmiş ve orada işbirliği yapabileceği dostlar aramıştı. Oysa El Duri aynı zamanda samimi bir müslümandı ve “Nakşibendi Ordusu Askeri Ricali” adlı gizli bir örgüte de üye idi. Ve bu sıfatla, yorum farklarına rağmen, ortak düşman ABD’ye karşı El Kaide’nin yanında birçok operasyona katılmaktan da kaçınmamıştı. Dahası, El Duri 2006 yılında örgütün komutanlığını üstleniyor ve bütün cihadist örgütler aynı yıl “Mücahidin Şura” adı altında birleşiyordu. Kısa süre sonra da Irak İslam Devleti kurulacak ve izleyen yıllarda IŞİD, DAEŞ gibi etiketler altında Ortadoğu’yu kana bulayacaktı. Başkan Bush da, “Bağdat Seferi” ve BOP ile tüm bu kanlı gelişmelerin mimarı ve tetikçisi olmuştu.

***

Bilemeyiz 9/11’de dev Boeing’lerle “Büyük Şeytan”ı vuranlar, “Cennet”de bu gelişmelerden de haberdar oldular mı? Ama biliyoruz ki Amerikalı kurbanlarının yakınları bu iğrenç saldırıyı her yıl anıyorlar. Bu konuda sayısız kitap ve makale yazıldı; filmler çevrildi. Bu filmlerden sonuncusu da geçen yıl gösterime girdi ve anlamlı bir şekilde “Worth” adını taşıyor. “Değer”; ama burada ölmüş insanların “değer”leri, daha doğrusu titiz bir finans anlayışıyla saptanan “bedel”leri söz konusu.

***

Sara Colangelo’nun gerçek olaylara sadık kalarak yönettiği filmde şu anlatılıyor: ABD Kongresi 9/11 günü hayatını kaybedenler için bir tazminat fonu ayırmış, bunun dağıtımını ve payların tespitini de idealist ve gönüllü avukat Kenneth Feinberg’e vermişti. Gerisini tahmin edebilirsiniz: Her “kayıp”ın yaşına, gelir durumuna, arkada bıraktıklarına göre ince hesaplar; utanç verici pazarlıklar; örgütlenmeler, onurlu reddiyeler vb.. Yine de Feinberg sonunda işin altından kalkıyor; 7 milyar dolar kadar tazminat dağıtıyor ve çok küçük bir azınlık dışında herkes de “ölüsünün bedeli”ni alıyor.

Oysa onların ve haksever avukatın yüreklerinde de bir şeyler kopuyor.

Gerçekten de yaşam parayla ölçülebilir mi? Ölü ya da diri, bir insanın “piyasa değeri” hesaplanabilir mi? Yine de ölen ölmüş bulunuyor ve merhametli avukat da hiç olmazsa arkada kalanları yoksulluktan ve açlıktan kurtarmaya çalışıyor.

***

Filmin sorguladığı varoluşçu sorun buydu; fakat şahsen birkaç gün önce “Worth”ü Netflix’de seyrederken, zaman zaman bu filmde yer almayan başka “ölü”leri de düşündüm: 9/11’de tetiklenen intikam dalgasıyla hayattan göçen zavallıları!

Bunlar yüzlerce değil, yüz binlerce, milyonlarcaydılar ve onlara “paha biçen”, arkada bıraktıklarına sahip çıkan kimse olmadı. Üstelik “Cennet’e gitme” gibi bir davaları da yoktu; aksine bu gibi komplocu “dava” sahiplerinin kurbanı olmuşlardı. Sonunda ölenler öldü; kalanlar da hala kin ve nefretle dolmuş halde, hayatla, yoksullukla mücadele ediyorlar. Ve ne yazık ki, ezilen halklar, terör, suikast ve intihar komandolarıyla emperyalizme karşı koyamayacaklarını; aksine, ona bahane sağlayacaklarını anlayana kadar da bu böyle devam edeceğe benziyor…