Rafine bir incelik hayâli peşindeyim …


“Hiçbir uçurumdan seni koruyamam, /Tanrı, göğün en üstün yerine bırakmış ödülü. /Yalnız tek bir tecrübem senin yoldaşın olsun /- Kim olursan ol – bütünüyle ol. Yücelere tırmanmak, uçurumlardan kaçınmayanların payına düşer.”
Mascha Kaléko

Büyük bir gürültünün içinden atlarken tüm beklentim sessizliğe değil de boşluğa bırakıvermek kendimi.
Sanki boşlukta salınma duygusu hayatı kontrol etmeyi ve beklentiyi ortadan kaldıracakmış gibi hissediyorum.
İnsan inandıklarını gerçek sanıyor çoğunlukla.
Soruyorum; inandıkların gerçek değil mi?
Yalan olsa dahi kendi gerçeğin değil mi?
Var oluşunu gerçekleştirebildiğin her şey gerçektir.
Adalet; gerçeklik, inandıkların ve yalanın ortasında nereye sığar?
Adalet, öznel ve içgüdülerden bağımsız olmak zorundadır. Tamamen nesneldir, nesnel olmalıdır ki kişilerden bağımsız olsun.
Bu benim gerçekliğimi bozar mı?
Benim yalanlarım adalete ilham olur belki de kim bilir…

Kimim ben?
Kendi kurgularımla yaşarken, peşinden gittiğim düşlerimin bir yansıması mıyım?
İnandıklarım düşlerimdi çoğunlukla.
Gerçekleşmese de gerçekti.
Kimi zaman gerçekleştiğindeyse düşlerimdi yine o gerçek olan.
Yaşama tutunduğum, sarıp sarmalayan, beni kollayan, arka çıkandı.

Bir gün fark ettim ki düşlerimin yerini, içinden şiddetle kaçmaya çabaladığın toplum alıvermiş.
Toplum bilinci…
Toplum psikolojisi…
Toplum baskısı…
Toplum ahlâkı…
Toplum ilişkileri ve topluma eklenen sayısız insan hâlleri kısacası.

Birey olmamı, bireyselliğimi, haklarımı, gözünün önüne getiremeyen, getirse de ciddiye dahi almayan bir toplumu ben nasıl ciddiye alabilirdim, alabilirim?

Arz ne ise talep ‘o’dur…
Azınlığın talebini yok sayan bir toplum gerçekten toplum olabilmiş midir?

Ben neredeyim tüm bunların arasında?
Nerede varım?
Nerede solurum, nerede nefes alırım?

“Ben de varım,” dediğim her an çoğalma yerine hüzün ekliyor yaşamıma…

Aidiyet kimin kurallarıyla varlığını sürdürüyor?

Tüm saçmalıklarda anlam bulanlar ciddiye alınmasalar da adalet herkesin haklarını gözden geçirecek mi bir gün?
Elbet bir gün olacak mı bu gerçekten?

Uzun, kocaman, kloş etekli, nedense -beyaz tenli olduğunu hayal ettiğim-, koyu kahverengi saçlı, iri gözlü kadının dönen eteklerine tutunup savrulmak istiyorum.
Beni savurmasını istiyorum evet, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya, her yere…
Bu coşkuyla gökyüzüyle bağlantı kurup aramızdaki mesafeyi görmezden gelip, tüm olan bitene küfretmek, sonra o maviliğe karışıp çok güçlü bir kahkaha atmak istiyorum.
Sanki o maviliğin içerisindeki yükseklikte her şeyi çırılçıplak görüp kahkahamla birlikte tamamen arkamı döneceğim insana…
Tamamlanacağım.

Jelibon rezervini, Dolar ve Euro’nun küstah gülümsemelerini, Türk lirasının ezikliğini, yalakalık ve yalandan utanç duymayan siyasetçileri yok sayıp -kendi dünyamda gözlerimi- açmak istiyorum…

Ben toplumun bir artığı mıyım?
Yok muyum ben?
Arta kalan mıyım?
Kendi hâlimde yaptıklarımla var olmaya çalışırken ve var olurken çoğunluğun yok saydığı mıyım?
Ben kimim, ne işe yararım?
Yaradığım işler neden silik kalır o siyaset insanınınkinden?
Ve neden insan; kavgayı, sorunları, gündemde olanları haykırmaya meraklıdır?
Bir misyon mudur bu, inanç mıdır, idealizm midir, yoksa bir zevzeklik midir sadece?

“Ben küçükken bir ekmek kırıntısıyla” vb. şeklinde başlayan her cümle, beni insanın ekmek kırıntısıyla yetindiğine inandırırdı.

“Ekmek kırıntısının yerini alan her şey toplum refahının temelini oluşturur” derken, keşke bir serçe ve ekmek kırıntısı şiiri ekleselerdi de yanına, (arabesk dahi olsa) medeniyet dedikleri şeyin, illaki böyle bir hiyerarşiyle gelişmek zorunda olduğu kanısına varmasaydık.
Düşlerimize düşer, peşinden sürüklenirdik belki fena mı?…

Yoksulu sadece yoksul olarak görüp açlığın yanında duran şiiri gözden çıkarırsan, geriye ekmek kırıntısından gelip ulaşabileceğin en üst seviye ne olur ki acaba bilmem?
Kimine jumbo karides, kimine Beluga havyarı, kimine Palais Garnier’de opera bileti…

Açlık ortadan kalkarsa insanın gelişeceğine inanan sefilleriz.
O yüzden asgari ücret gerçek değerini bulduğunda insanın değişeceğini zanneden ilkel bir sürünün parçalarıyız.

İnsanı, sadece açlığını giderdiği için yaşadığını zannetmeye inandırmak kadar utanç verici bir şey olamaz.
Paranın araç olmaktan çıkıp amaç hâline dönüştüğü tüm hayatlar nasibini alır şu yaşamda.
Para; yapmak istediklerine ulaşman için bir araçsa fena bir hayat sürmüyorsundur, ancak sadece hedonizme yüklenerek var olma isteği diğer azınlık hayatları ezip geçerse.
Bana dokunmayan hedonizmden bana ne, ama toplumun çoğunluğu oraya yönelirse benim azınlık yalnızlığımla baş etmem de güç değil mi?

Bu bir ayrıcalıklı ya da öteki haykırışı ve memnuniyeti değil.
“Ben de varım, hep birlikte varız” çabasından ötesi değil aslında

İnsanın var oluşuna hükmetmek, dayatmak yerine, rafine bir incelik hayâli peşindeyim.
“rafine bir incelik”, “rafine bir zarafet”

Spinoza ne güzel söylemiş; “acı da bir duygudur, incinen kısmın çürümemiş” olduğunu gösterir.

Yaşamdan süzülerek geçerken, nefes almanın ötesine geçip yaratarak çoğalabilmeyi umut ediyorum.

Her tür yaratıma gönül vermek, umut etmek…
Hep bildiğin sen ile var olmak…

Benden kaçma gönlüm, ruhum sana emanet.

Arzu BURSA
Latest posts by Arzu BURSA (see all)