Onsuz da Olmay…

Emeklilik günleri ufukta görünen her Türk orta yaşlısı gibi ben ve eşim de emekliliğimiz vaki olduğunda, yani bizi Ankara’da tutacak geçerli bir gerekçemiz kalmadığında nerede ve nasıl yaşayacağımızın planlarını yapmaya başladık. Emekliliğin silueti henüz belli belirsizken kurmaya başladığımız hayaller yerini plan yapma aşamasına bıraktı yani.

Bazı çiftler için böyle şeylere karar vermek ve uygulamaya geçmek kolay. Örneğin akşamları yürüyüşe çıktığımda karşılaştığım bir çift var. Son zamanlarda yürüyüşe ara sıra çıkmama rağmen onlarla sürekli karşılaştığıma göre demek ki düzenli yürüyorlar. Evet gerçekten çok düzenli yürüyorlar çünkü el ele tutuşmuş, uygun adım marş şeklinde yürürken görüyorum onları her seferinde. Kendilerini spora adamadıkları ama ‘birlikte yürümeye’ adadıkları belli. Gözlemci yazar merakım nedeniyle, belli etmemeye çalışarak yüzlerine de bakmaktan alıkoyamıyorum kendimi bazen. Yahu bir kere de bir tartışmanın, anlaşamamışlığın izi olmaz mı? Yok! Hep o hallerinden hoşnut ifade. Belli ki kendilerini ‘iyi anlaşmaya’da adamışlar. 

İşte mesela bu çift için yeni bir yaşam kurmak kolay olabilir gibi geliyor karşıdan bakınca. El ele tutuşmaktan bile usanmayan, yorulmayan insanlar sonuçta.

Bakın şimdi bunları yazarken hatırıma geldi; bir de apartmanımızda bir karı-koca var bildiğim; onlar için de yeni bir yaşam kurmak gayet kolay olabilir bence. Neden mi? Şöyle anlatayım, biz bu çift ile yeni evimize taşınmadan önce, tadilat işlerimiz henüz devam ederken tanıştık. Bir gün evimizde sabit durumdaki iki şeyden biri olan kapı zilimizin çalması üzerine sabit durumdaki ikinci şey olan kapıyı açtığımızda karşımızda ciddi ve dikkatli bir dedektifin mimiklerine sahip olan ve “Pardon… Sizin tadilat yaptırdığınızı gördük de, biz de mutfağımızı yenilemek istiyoruz da, acaba mutfağınızı nasıl yaptırdığınıza bakmamızda bir sakınca var mı?” diye soran bu hanımefendiyi ve arkasında yer almakta olan eşini bulmuştuk. İstedikleri bilgiyi temin etmelerine izin vererek içeri buyur etmiştik kendilerini.  Mutfağımızda geçirdikleri kısa süre içinde hanımefendi bir yandan olay yeri inceleme titizliğiyle istediği verileri toplarken diğer yandan da yapmakta olduğu yorumların tümünü eşine teyit ettirmişti. Beyefendi: “Evet, haklısın, çok haklısın, bence de, aynen” ve benzeri onaylama kelimelerinin sonuna “Hayatım, canım…” ve benzeri sevgi kelimeleri de ekliyordu ve belli ki gül gibi geçinip gidiyorlardı.

Bu çift için de yeni bir yaşam kurmak oldukça kolay olabilir bence. Kadın, “Gitmeyelim, burada kalalım” dese, burada kalacaklar, “Bodrum’ a yerleşelim” dese Bodrum’a yerleşecekler. Tiny-house modasına uymak istese tiny-house, “Taş ev en iyisidir” dese taş ev… Sıfır çatışma! Bu kadar kolay, bu kadar şipşak…

*****

Örnek verdiğim iki çift de başlı başına birer yazı konusu olabilir ama şimdilik konumuz bu değil. Konumuz, ikisi de herhangi bir konuyu müzakere etme konusunda birbirinden çetin ceviz olan bir kadınla bir erkeğin emeklilik hayatlarını planlaması. Sosyal, ekonomik ve çevresel tüm detaylarını çoktan analiz etmiş olduğu projesini bir an evvel hayata geçirmeye tam teşekküllü hazır bir adam ve uçsuz bucaksız olasılıklar kümesi üzerinde enine boyuna düşünmeden ve ne hissettiğinden emin olmadan harekete geçmekten hiç hoşlanmayan bir kadın. Kırsal bir alanda, doğayla iç içe yaşamak istediğinden emin, doğanın tüm talep ve sürprizlerine eyvallah demeye gönüllü bir adam ve kırsalın sakinliğini, yavaşlığını ve sessizliğini yaşamayı arzulasa da kent soylu konforlarından taviz vermeyecek bir kadın. Zamanı iyi değerlendirmek istediği için bir plan dahilinde harekete geçmek isteyen bir adam, zaman sonsuzmuş gibi yaşamayı seven zamansız bir kadın. Bütün önerilerini duygusal ve rasyonel olarak gerekçelendirmiş ve sorumluluğu üstlenmeye hazır bir eylem adamı, önüne koyulan seçenekleri hem aklıyla ince eleyip sık dokuyarak hem de kalbî hislerinin doğrultusunda itinayla değerlendirdikten sonra karar vermeyi zamana bırakmayı tercih eden; çünkü her koşulda iç sesine kulak veren, tüm benliğiyle hissetmedikçe eyleme geçmeyen, akıl-kalp dengesini esas alan rasyonel-romantik bir kadın… 

Nasıl ama? Ne dersiniz; böylesi bir ikilikten birlik inşa etmek kolay mıdır sizce? Değil ama zaten kolay olanı isteyen kim… Komik mi? Ah evet hem de nasıl!  Peki orta yolu bulmak imkânsız mıdır acaba? Asla! Çünkü bu kadar değil; biraz dahası var. Konu her ne olursa olsun ve ne kadar zorlarsa zorlasın her seferinde uzlaşmanın bir yolunu bulacaklarından emin çünkü “geçinmeye gönlü olan” (¹) bir kadın ve bir erkek onlar…

Özetleyecek olursam ‘yeni bir yaşam’ konusunda ne benim harekete geçmek için elimi çabuk tutmaya niyetim vardı ne de eşimin hislerimden emin olana kadar devam edeceğini iyi bildiği, çıkmaza girdiğimde geri püskürtme amaçlı da kullanabildiğim sükûnetime teslim olmaya…

İşte böyle gelip geçen günlerin birinde, bir karara varmamı kâh sabırla kâh sabırsızca bekleyen ve beni harekete geçirmek için yeni yollar arayan eşim “Birlikte doğada yaşayan insanların hayatlarının anlatıldığı videoları seyretmeye ne dersin?” teklifiyle geldi. Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra ikna etme stratejisini bir kez daha uygulamaya koyduğunu tabi ki anlamıştım anlamasına ama bence bu güzel bir fikirdi. İster dağda bayırda, ister şehirde ya da köyde, hikâyenin her türlüsüne kapısı sonuna kadar açık biriyimdir sonuçta. Üstüne bir de ne istediğime karar versem bu da cabası olurdu, öyle değil mi?

*****

İzlemeye başladık. Seyir günlüğümüzün başlarında ikinci yaşamlarını kırsalda kuran insanların yeni hayatlarını anlatan videolar izlediysek de birkaç gün sonra kendimizi köy hayatının yerlileri arasında bulduk ve Trabzon’un Maçka ilçesinin Kuşçu köyünde yaşayan Meryem Çakmak Teyze’yle Ali Çakmak Amca’nın tamamı köyde geçmiş yaşam hikâyesini izlemeye koyulduk. İlerleyen yaşlarına rağmen hayatta kalabilmek için devam ettirmeleri gereken zorlu köy işleri vardı ve bu karı-koca doğanın içinde bir nevi simbiyotik yaşam sürdürmekteydiler. Her ikisinin de mevcudiyeti diğerinin varlığına bağlıydı; biri olmazsa diğerinin o şartlarda yaşamını sürdürebilmesi neredeyse imkânsızdı. Meryem Teyze on iki tane çocuk doğurduğunu, bir oğlunun şehit olduğunu, çocuklarının her birinin başka yerlerde hayatlar kurduklarını, “Hep bakayrum (bakıyorum) yollara” diyerek acaba gelirler mi diye yollarını gözlediğini anlatırken hüzünlendik. Yufka yüreklilikte sınır tanımaz bir çifttik doğrusu…

Meryem Teyze’nin türlü zorluklarla şekillenmiş yaşamını anlatışının yalınlığı ve doğallığı sükûnetime sükûnet eklemekteydi. Geçip giden yıllar içinde civardaki evlerde yaşayan kimsenin kalmayışını, annesinin, babasının, kardeşlerinin ve oğlunun dünyadan göç edişlerini dinlerken, duymazdan ve görmezden gelmeye çalıştığım bir gerçeklik, gözyaşım olup kendini fark ettirmenin yolunu bulmuştu. 

“Selâ verilir başlarım ağlamaya, oğlum gelir aklıma…” deyişinin hazinliği, çocuklarının ziyarete gelişlerini “Gelduklerinde sevinirum, gittuklerinde üzülürum” sözleriyle özetleyivermesi… İncecikten sızan gözyaşım, bahar aylarında çağlayan bir Karadeniz deresi misali gümbür gümbür akmaya başlamak üzereyken, Meryem Teyze Trabzon insanının nüktedanlığıyla sözü öyle bir yere, öyle bir bağladı ve “Bir ihtiyarlan ben kalduk burada bir başumuza…Hem çekişiyruk(çekişiyoruz) hemi de onsuz da olmay (olmuyor)” dedi ki… Hüznümüzle kahkahalarımız birbirine  karışıverdi…

Yenisi, eskisi, seçilmişi, planlanmışı yoktu. Bir Yeşilin İçindeki Hayat’ı (²) beraber yaşamalarını, dünyaya on iki tane evlât getirip büyüttükten sonra bir başlarına kalmalarını planlamış bir hayat vardı sadece. Öyle olmuş, olduğu gibi kabullenilmiş ve gerektirdiği şekilde yaşanılmış bir hayat… Birlikte sırt sırta, omuz omuza verip yaşamak başka; çekişmek başka şeydi anlaşılan. Hayat arkadaşına kızıp söylenmek başka şeydi, onsuz olamamak başka şey…

*****

Birkaç gün sonra Karadeniz yeşili dağlardan inip zeytin yeşili diyarlara uzanınca, Balıkesir’in Edremit ilçesinin Arıtaşı Köyü’nde yaşayan, eşini erken kaybetmiş ve iki çocuğu da doğdukları yerden doydukları yere göç edince yalnız kalmış, elinde kalanlarla hatıralarının üzerine yeni bir yaşam kurmayı başarmış Fatma Salman’ın hikayesini anlatan Hayat Çok Kısa(3) belgeseline denk geldik. Zeytincilikle geçinen Fatma Hanım “Zeytinciliğe annemizin sırtında başladık” sözleriyle anlatmaya başlamıştı merkezinde rahmetli eşi, çocukları, zeytincilik ve köyü olan hikayesini.

Fatma Hanım’ın gözleri de sözleri de, hüznünü ve güçlü duruşunu aynı oranda aksettirmekteydi. Besbelli yaşadığı sürece kıymetli bir emanetmiş gibi taşıyacağı ve kâh hüzünle kâh tatlı tatlı gülümseyerek tutacağı yasını “Geçmişi anımsamak, ağlamak, özlemek… O da güzel bir şey… Üzülmesem suçluluk duyuyorum…” şeklinde ifade etmekteydi… Rahmetli eşi Turgut Bey doğanın güzelliklerini yaşamayı çok sever, “Bırak şimdi işi gücü… Gel birlikte bulutları, kuşları, ağaçları, güneşin doğuşunu, batışını izleyelim” der, hem doğanın hem Fatma Hanım’ın fotoğraflarını çekermiş. Fatma Hanım ise işlerin bir an evvel bitmesini ister önceliği işlere verirmiş: “Şimdi pişman oluyorum. Oturup çay içseydik, kahvaltı etseydik onun sevdiği gibi… Neden bu kadar çok çalıştık ki…Meğer ne kadar haklıymış… O gittikten sonra onun gözüyle bakmaya çalışıyorum…” 

Üstesinden gelmeyi başardıklarından memnun, yalnız kalmış da olsa devam ettirebildiklerinden hoşnut, bazen bir bilge gibi olgunlukla, bazen de küçük bir kız çocuğunun sevimliliğiyle anlatıyordu… Edremit’tin güneşi bile etkilenmişti sanki Fatma Hanım’ın sevgiyle dolu yüreğinden; kızılın en etkileyici tonlarıyla eşlik etmekteydi anlatısına. Bu hikâyenin bu kadar çok hoşuma gitmesinin nedeni neydi?” diye düşündüm peşi sıra gelen günlerde. Fatma Hanım’ın “Şehirde zaman vardır, her şey saate göre yapılır. Burada ise vakit vardır; her şey vaktine göre yapılır” minvalindeki sözlerini hatırlayınca anladım hikâyesinin içimi ısıtmasının nedenini… Fatma Hanım da benim gibi zamansız bir kadındı çünkü…

Sevgili okuyucu…Anlaşılan oydu ki; üzülmek, yas tutmak başka şeydi, yaşama tutunmak ve yola devam etmek başka şey… Ve yine anlaşılan oydu ki bir aradayken iyi geçinmeyi başaran kişiler, ölüm onları ayırsa bile iyi geçinmeye devam ediyorlardı sanki hiç ayrılmamışlar gibi…

*****

Gözlerim doluvermişti yine. Yok şu iş, yok bu iş diye diye ne çok şeyi ıskaladığımı, daha şimdiden ergenlik çağındaki oğlumun bebeklik ve çocukluk yıllarına dair keşkelerle dolu bir çetele tutmaya başladığımı düşündüm. Yeni bir yaşam kurmak için harekete geçmeye neden bu kadar direndiğimi de anlamaya başladım yavaş yavaş. Bir dönemin artık sona ereceği gerçeğiyle yüzleşmeyi ötelemek istiyordum galiba içten içe. Yeni bir başlangıcın güzelliklerinin, geride bıraktığımız, günü gelince vedalaşmak zorunda kalacağımız acı-tatlı şeylerin hüznüyle şekilleneceğini bilmek suskunlaştırıyordu beni…

Anlaşılan herkesin hikâyesi aynıydı. Bir defter kapanır, yenisi açılırdı. Açılmalıydı…Hayat herkes için aynı planı yapardı… Suskunluğum bir-iki hafta içinde yavaş yavaş son buldu. Anlamıştım ki yüreğinde sevgi olan kişiler için geçmiş de gelecek de aynı şeydi. Sevgiydi ikiliği birliğe dönüştüren şey… Ve sevmek, hayata O’nun gözüyle de bakabilmekti… 

*****

Video izleme taktiği işe yaramış, geleceğe eşimin gözleriyle de bakabilmemi sağlamış ve gözlerinde o çok iyi tanıdığım “Evet başlıyoruz!” parlamasına neden olan kararımı nihayet açıklatmıştı bana. “Karar verildi ve mutlu son” diyerek bitireceğimi sanmayın sakın. Bilakis, bundan sonra yapacaklarımızı enine uzununa tartışacağımız müzakere sürecimiz yeni başlıyor. Daha, bir türlü ikna olmayan çocuklar gibi çekişeceğiz, ortak fikirleri yakaladığımız anlarda keyfimize diyecek olmayacak ve bazen koşarak bazen dura kalka yürüyerek, bazen el ele, hayal ve amaç birliğiyle, bazen kendi başımıza bambaşka hayallerle yol alacağız. Peki bu zor mu? Zor olmaz mı hiç! Komik mi? Ah evet hem de nasıl… İmkânsız mı? Aslaaa…! Çünkü “Geçinmeye gönlü olanlar ne yapar ne eder, bir yolunu bulurlar…” 

Laf aramızda kalsın, eyleme geçiş vizesini verdikten hemen sonra “Bir önerim var!” diyerek ilk maddeyi müzakereye açtım bile sıcağı sıcağına: “Oraya yerleştikten yıllar sonra biz de bir belgesel video çekelim yeni yaşamımızı anlatan…Videonun sonunda kameraya bakalım ve diyelim ki: Hem çekişiyruk hemi de onsuz da olmay Ne dersin?”  

*****

Fotoğraflar: Ergin TOPCU

¹) “Dikenine katlanamadığın gülü incitme… Zorluğuna göğüs geremediğin yâri sevme…” diyen Neşet Ertaş’ın her daim ilham veren ruhuna selâm olsun… 

²) Yeşilin İçindeki Hayat belgeselinin yönetmeni Turgut Bayraktar’ın birbirinden güzel ve değerli Karadeniz belgeselleri var. Karadeniz’in dağlarında ve yaylalarında bilinmesi ve unutulmaması gereken yaşamlar ve zengin kökler olduğunu göstermek için verdiği emek dolayısıyla ve yazıma ilham kattığı için kendisine minnettarım… Belgeseli buradan izleyebilirsiniz:

³) Köy ve gezi belgesellerini seviyorsanız, Hayat Çok Kısa belgeselinin yönetmeni Deniz Sarı’yı da takibe alın derim naçizane. Deniz Sarı, insana insanı anlatmanın sihirli bir formülüne sahip biri bence… Sesler, renkler, hikâyeler… Tüm çalışmalarını keyifle izliyorum.  Değerli çalışmasıyla yazımın sebeb-i ilhamlarından biri olduğu için kendisine teşekkürlerimi sunmak isterim. Belgeseli buradan izleyebilirsiniz: 

Elif Demirbaş TOPCU
Latest posts by Elif Demirbaş TOPCU (see all)