Mezarı olmayan şair: “Sabahattin Ali”

“İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer… Ne olursa olsun…”
Sabahattin Ali

Hayattayken değerini bilmediğimiz şairimiz, öğretmen, yazar ve mütercim Sabahattin Ali, tıpkı İspanya İç Savaşı’nda faşist çeteler tarafından 38 yaşında katledilen İspanyol şair Federico García Lorca gibi mekansız yatıyor.

… Ve ilkbaharı görmesine tahammül edemeyenlerin tıpkı Lorca gibi faili meçhule havale ettiği büyük değerimiz… Mezarı bilinmeyen Sabahattin Ali’nin geçtiğimiz hafta 113. doğum günüydü.

72 yıl önce 41 yaşındayken katledilen Cumhuriyet tarihinin ilk faili (belli) meçhulüdür. Sabahattin Ali cinayeti “faili meçhul” bir cinayet değildir. Devlet, hırsızlık nedeniyle ordudan attığı muhbir Ali Ertekin’i tetikçi olarak kullanmıştır. Ancak Cumhuriyet’ten günümüze işin içinde devlet olduğu için bu tür cinayetler hep “meçhul” kalmıştır. Sabahattin Ali demek, boyun eğmeyen, eğilmeyen, yaşamı boyunca direnen, kendisini toplumun geleceğine, mutluluğuna, ışığa ve insanlığa adayan ender bir aydınımız demektir.

Yaşamı

25 Şubat 1907 Pazartesi günü Edirne’nin Osmanlı toprağı sayılan Gümülcine Sancağı’nın Eğridere kasabasında dünyaya geldi. Babası Osmanlı ordusunda subaydı. Babasının görevi nedeniyle ilkokulu Çanakkale ve Edremit’in çeşitli okullarında 1921 yılında tamamladıktan sonra parasız yatılı Balıkesir Öğretmen Okulu’nda 5 yıl okudu. Daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu’u bitirdi. Yozgat’ta bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra bugünkü adı Milli Eğitim Bakanlığı olan Maarif Vekâleti’nce açılan sınavı kazandı ve Almanya’ya giderek iki yıl da orada okudu. Daha sonra Konya ortaokullarına Almanca Dersi Öğretmenliği’ne atandı.

1932 yılında Konya’da bir toplantı sırasında Atatürk’ü eleştiren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklandı ve bir yıl süreyle Konya ve Sinop cezaevlerinde yattı. 1933 yılında Cumhuriyet’in onuncu kuruluş yıldönümü nedeniyle çıkarılan bir aftan yararlandı ve 15 Ocak 1934 tarihinde Maarif Vekâlet’inin Neşriyat Müdürlüğü görevine atandı. Aliye Hanımla evlenmesinin ardından Yedek Subay olarak askere alındı. 1937 Eylül’ünde kızı Filiz dünyaya geldi. Askerlik sonrası Ankara Devlet Konservatuarı’nda 4 yıl süreyle Almanca dersi öğretmenliği görevinde bulundu.

“İçimizdeki Şeytan” adlı romanı ile milliyetçi ve Kemalist grupların tepkisine neden oldu. Milliyetçi, mukaddesatçı yazarlardan Nihal Atsız hakkında yazdığı hakaretvari bir yazı nedeniyle dava sırasında sıkıntılı durumlar yaşadı. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen, milliyetçi ve ırkçı kesimin tepkisinden kurtulamadı. Olaylı duruşmalar sırasında bakanlıkça haksız yere görevinden alındı, ardından Tan olayları nedeniyle çalıştığı gazete tahrip edilince de işsiz kaldı. Bir yıl sonra Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin ile birlikte siyasal içerikli mizah dergilerini çıkardı. Bu dergilerde de eleştiri niteliğindeki yazıları nedeniyle Milli Şef İsmet Paşa ile alay edildiği gerekçesiyle dergi kapatıldı ve üç ay hapis cezasına çarptırıldı. Ali Baba adlı dergide yayımladığı “Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazıda şunları yazmıştı: “ÇALMADAN, ÇIRPMADAN BİZE EKMEĞİMİZİ VERENLERİ AÇ, BİZİ GİYDİRENLERİ DONSUZ BIRAKMADAN YAŞAMAK İTSEMEK BU KADAR GÜÇ, BU KADAR MİHNETLİ, HATTA BU KADAR TEHLİKELİ Mİ OLMALIYDI”

Bir başka dava nedeniyle 1948 tarihinde Paşakapısı cezaevinde üç ay yattı. Çıktıktan sonra zor günler bekliyordu. İşsizler ordusuna katıldı, yazacak gazete, dergilerde iş verilmedi. Tek parti yönetiminin baskıları nedeniyle yurt dışına gitmeye karar verdi. Ancak pasaport verilmediği gibi yasal yollar yüzüne kapatıldı. Yurt dışına gitmek için ordudan atılmış bir astsubay olan Ali Ertekin adlı bir kaçakçıyla anlaştı. Bu kişi aynı zamanda şimdiki Milli İstihbarat Teşkilatı olan Milli Emniyet Hizmetleri Riyaseti adına ajanlık yapıyordu. Resmi açıklamalara göre Ertekin, ulusal duygularını tahrik ettiği” gerekçesiyle Sabahattin Ali’nin başına vurduğu sopa ile öldürdü. Cesedi, 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulundu. 18-24 yıl arası ağır hapis ile yargılanan bu şahıs 15 Ekim 1950 tarihinde “ulusal duyguları tahrik” gerekçesiyle ceza indiriminden faydalanarak 4 yıla mahkûm edildi. Ancak Sabahattin Ali’nin yakın çevresine Kırklareli Emniyeti tarafından sorgulanırken işkence sonrasında başı taşla ezilerek öldürüldüğünü itiraf eden ajan Ali Ertekin, birkaç hafta yattıktan sonra genel aftan yararlanarak serbest bırakıldı.

Edebi kişiliği

Türk Edebiyatında önemli yer tutan Ömer Seyfettin, Refik Halit, Sadri Ertem, Kenan Hulusi Koray, Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Yaşar Kemal, Kemal Tahir çizgisini takip etmiştir. Başucunda Dostoyevski’nin, André Malraux’un, Nazım Hikmet’in, Mihail Şolohov’un, Maksim Gorki’nin sevdiği eserleri eksik olmazdı. Sabahattin Ali, Türk Edebiyatı’na yön veren ve çığır açan bir yazın ustasıdır. Edebiyat yaşamına şiirle başlamış, halk şiirinin açık izleri eserlerinde kendisini hissettirmiştir. 1930’lu yıllarda “Bir Orman Hikâyesi” Ay Dergisi’nde yayınlandı. Toplumsal eğilimli hikâyeyi Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: “Bu yazı bizde örneğine az rastlanan cinsten bir eserdir. Köylü psikolojisinin bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, ilkel sermaye birikimi yapan sermayedarlığın gelişimi yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en son, doğanın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı yaşamını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz”.

Sabahattin Ali 1934-1936 yılları arasında yayımladığı Kanal, Kırlangıçlar, Arap Hayri, Pazarcı ve Kağnı adlı öyküleriyle dikkat çekmiş ve Anadolu insanına yaklaşımıyla literatüre yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937’de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, edebiyatın en özgün örneklerinden biri olmuştur.

1934 yılında yayınlanan Dağlar ve Rüzgâr adlı şiir kitabı, edebiyat çevrelerinde büyük ilgi uyandırmıştır. Yaşar Nabi, ‘Hâkimiyeti Milliye’ gazetesinde oldukça övücü yazılar yazmıştır.

41 yıllık yaşamına oyun, şiir, öykü, roman sığdırmış, gazetede yazılar yazmıştır. Şiirlerin, kendi sanat anlayışını temsil etmediği düşüncesinde olsa bile büyük beğeni kazanmış şiirlerdir. Değerli yazarımız Mahmut Üstün’ün de belirttiği gibi şiirlerinde imge saplantısı yoktur, imgeleri sade ve gerektiği ölçüdedir. Bu nedenle şiirleri popüler olmuş ve birçok şarkılara beste olmuştur. Sabahattin Ali’de insan sevgisi ön plandadır. İnsanı, karşılık beklemeden ve araya herhangi bir sınır koymadan sevmiştir. Bu aşırı sevgi en yakın arkadaşlarının bile eleştirisine maruz kalmıştır. Öykülerinde insanın birey olarak kötü olmadığını, onu kötü yapan temel nedenin yaşadığı “toplumun sosyo-ekonomik yapısı” olarak işlemiştir. Şiirlerini Toplumcu-Gerçekçi akımdan uzak görmesi nedeniyle de 1934 yılından itibaren ara vermiş, öykü ve roman yazmaya ağırlık vererek toplumsal yaşamın bir kesiti olan “Kuyucaklı Yusuf”u yazarak edebiyatımızda büyük ses getirmiştir. Son yazdığı “Kürk Mantolu Madonna”ya da romandan çok “büyük hikâye” demiştir.

Sabahattin Ali, kendisini öykülerinde daha başarılı hissetmiştir. İlk öykülerindeki romantik tutumundan sıyrılarak toplumcu ve eleştiriyel gerçekçiliğin ağır bastığı “olay öykücülüğünde” adeta yeni bir çağ açarak [1]öykücülüğe gerçekçi ve yeni bir soluk vermiştir. Öykülerinde; tanımlamakta güçlük çektiğimiz kimi tasvir ve duyguları ustalıkla işlemiş, insanın zavallılığını ve gücünü bazen şaşırtıcı ve sanatsal bir üslupla, bazen de masalsı ve destansı bir anlatımla yansıtma ustalığını sergilemiştir. Ne yazık ki ülkenin içinde bulunduğu baskıcı, tekçi ve ırkçı zihniyetin hâkim olduğu siyasal yapı, onu bunaltmış ve edebiyattan koparmıştır. 1947 yılında, yaşamının son dönemini gazete yazılarıyla sürdürmeye çalışmıştır. Sabahattin Ali, yeni edebi eserler vermek için kendisini daha rahat hissedeceğine inandığı umutla yurt dışına çıkmaya çalışmak istemiştir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi faili meçhule kurban gitmiştir. Onun yokluğu edebiyatımızın güçlü kalemini susturmuştur. Tüm olumsuzluklara rağmen başını dik tutmasını bilen Sabahattin Ali, arkasında boynu bükük bir edebiyat bırakmıştır.

Özetlersek:

Ziya Gökalp ve çevresi ile tanıştıktan sonra gerek kuzeni Mehmet Ali Aybar ve gerekse Nazım Hikmet ile olan ilişkileri, onu zıt kutuplar arasında gidip gelen ve sonunda “toplumcu” yönü ağır basan bir sanat anlayışına yöneltmiştir. [2]
Edebi yaşamına şiirle başlamış, roman, hikâye ve oyun yazarlığı ile devam etmiştir.
Şiirlerinde hece ölçüsü ve halk şiiri etkisi ağır basmaktadır.
Eserlerinde Anadolu halkının ve Anadolu köylüsünün yaşamına diğer yazarlar gibi bürokrat gözüyle değil, sınıfsal perspektiften bakmıştır.
Betimleme sanatı güçlü olan Sabahattin Ali, gözlem ve hikâyelerinde toplumcu-gerçekçi akımın izlerini bırakmıştır.
Öykü ve romanlarında canlı, güzel bir dil ve etkileyici bir üslup kullanan Sabahattin Ali, karamsar bir yapıda değil iyimser bir anlayışla eserlerini kaleme almıştır. Köylü ve Anadolu insanı onun kaleminde sefil, düşkün, karamsar değil; dost canlısı, folklor zengini, iyiyi arayan olarak tanımıştır. [3]
Öykülerinde gerçekçilik ve natüralist akımın izleri görülmektedir.
Hikâyelerini çoğu yazarlar gibi masa başında değil, yerinde inceleyerek, tüm detaylarıyla gözlemci ve eleştirel anlayışıyla kaleme almıştır.
Eserlerinde sade bir dil kullanmıştır.

Eserleri: Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna (Roman); Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk (Öykü); Dağlar ve Rüzgâr, Kurbanın Serenadı, Öteki Şiirler (Şiir); Esirler (Oyun).

Sabahattin Ali, ülke olarak geri kalmışlığımızın, emperyal güçlere mahkûm olmamızın, siyasal iktidarları temsil eden basiretsiz ve ihanet içindeki politikacılarımızın bağlı olduğu egemen çevrelerin kurbanı olmuştur. Ona uzanan eller, aynı zamanda ülkemizin geleceğine, insanca ve kardeşçe yaşamamıza uzanmıştır.

Sabahattin Ali, yüreğimize bir sızı ve başkaldırı ateşini salmıştır. O sızı masumiyeti ve başını eğmeden savunduğu görüşleri nedeniyle, Kemalist ırkçı, milliyetçi ve faşist düzene karşı isyanı nedeniyle işlenmiştir.

Sabahattin Ali, salt düşüncesi nedeniyle katledilen ve katilin ceza almadığı ne ilk ne de son kurbandır.

Sabahattin Ali’nin RÜZGÂR adlı şiiri ile anmak istiyorum.

Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve kulaklar sözlerime sağır laşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
Tanrıların başı gibi başları diktir,
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe.

Bu dağların bir rakibi varsa rüzgârdır.
Rüzgâr burda tek başına bir hükümdardır.
Burda insan duman gibi genişler, büyür.
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
Buralarda her düşünce sona yakındır,
Burda her şey bizden uzak, ‘O’ na yakındır.
Burda yoktur insanların düşündükleri,
Rüzgâr siler kafalardan küçüklükleri.
Yanağıma çarpar geniş kanatlarını,
Ve anlatır mabutların hayatlarını.
Arasıra kulağını bana verdi mi,
Ben de ona anlatırım kendi derdimi.

‘Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgâr!
Benim artık yalnız sana itimadım var.
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
Etrafımın sözlerine aklım ermedi,
Etrafım da bana asla kulak vermedi.
Senelerden beri hala anlaşamadık,
Ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık.
Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
Etrafımı süzüyorum biraz gururla.

Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
En büyük şey, en asil şey küçülür burda.
Burda yalan para eden biricik iştir,
Burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir.
Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
Kimi gider vatan için can verir, yalan!
Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
Şairlerin büyük aşkı fani bir kızdır,
Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır.
Ne hakiki aşktan burda bir çakan vardır,
Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
Her büyüklük cüzzam gibi dökülür burda,
En muazzam ölüm bile küçülür burda.

Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgâr, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asil şey seni buldum kâinatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne de süse, gösterişe baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
Rüzgâr! Bu dağ başlarında çırpınan serin
Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
Senin gibi azamete aşıkım ben de.
İşte Rüzgâr! Senin gibi ben de deliyim.
Islıklarım senin gibi inlemelidir,
Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
Rüzgâr! Sana, yalnız sana benzemeliyim.’

Sabahattin Ali (1931)

Saygıyla, minnetle ve özlemle anıyoruz.


[1] Bedri Aydoğan, Sabahattin Ali’nin yaşamı ve yapıtlarına genel bir bakış, Çukurova Üniversitesi Adana, 2014 s. 10)
[2] Ramazan Korkmaz (Sabahattin Ali) Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1991, sayfa: 313)
[3] Sabahattin Ali’nin Edebi Kişiliği (Türk Edebiyatı-Dil ve Anlatım Dersleri Kaynak Sitesi (Edebiyat Öğretmeni)

Mazhar ÖZSARUHAN
Latest posts by Mazhar ÖZSARUHAN (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları