Kaldırın Şu Heykeli Buradan

Fransız heykeltıraş François-Auguste René Rodin, yaptığı
heykelleri anlatırken şöyle diyor:
“Taşın fazla tarafını atıyorum, gerisi heykel kalıyor.”
Türkiye’de ise heykelin kendisini atıyoruz, geriye taş kalıyor.
Öyle ki, ülkenin dört bir yanında, yüzü parçalanmış, kafası uçmuş, kulağı kesilmiş, burnu koparılmış, kolu bacağı
kırılmış, boyanmış, depolara atılmış, çürümeye terk edilmiş
ne kadar heykel varsa hepsini toplamaya çalıştım. Toplumsal hafızanın bir eseri olarak…

*
Sonra gittim, isyankâr bir ruhla gittim, bir heykelin önünde durdum.
Soğuk mermerin üzerine çıktım. Parmaklarımın ucunda
yükselerek, suretinin yarısı geçmişse, yarısı bugün olan heykelin “dünya oyunlarına râm olmamış” gözlerine baktım.
Elimi kulağına dayadım ve fısıltıyla sordum: “Bunca zaman
nasıl bu kadar ‘canlı’ kalabildin? Bak dünyaya, izlediğin şeye
bak! Taş olsa parçalanır…”
Sonsuzluğa gözlerini dikip, dünyayı sadece seyretmek nasıl bir duygu anlamak istedim.
Onun gibi durdum. Bir heykel gibi; tepkisiz, sessiz, nefessiz…
İzledikçe ve etrafa dağılan parçaları birleştirdikçe anladım
ki, heykel tek başına bir sanat eseri olmaktan çok daha fazlası. Zamana yayılan geniş bir yolculuğun önemli bir parçası. “Heykeli dikilecek” birileri varsa, “heykeli yıkılacak” birilerinin de mutlaka var olması gibi…

*
Bakın dünya tarihine! Bir ülkenin heykellerle ilişkisi devletin toplumla, toplumun bireylerle, bireylerin de kendisiyle nasıl ilişkili olduğunun dehşet verici örnekleriyle dolu.
Tarih ve kültürel değerlerin vücut bulmuş hali sayılabilecek bir heykel, aynı zamanda toplumsal tercihlerden ve
kolektif bilinçten yoksun, siyasi iradenin keyfî kararlarıyla
oluşmuş, rejimlerin ya da ideolojilerin sürdürülebilir bir var
olma hikâyesinin de bir parçası olabilir mi?
Öyle olmalı.

*
Yönetmen Andrzej Wajda Mermer Adam filminde bir müzenin deposunda unutulan bir işçi heykelinin izini sürerek,
duvar işçisi Mateusz Birkut’un hikâyesine ulaşmamızı sağladı. Rejime olan inancı sarsılmış bir işçinin hikâyesine…
Ben tam tersini yaptım.
Rejimlerin yarattığı travmalarla sarsılan liderlerin heykellerinin izini sürdüm. Toplumların kültürel kimliğini oluşturan heykelleri de unutmadan. Böylece taşları yerinden oynatan, sinsi dayatmalara karşı duran, tabuları yıkan ya da her
şeyi tabulaştıran, nereye doğru yol aldığı belli olmayan insanlık tarihinin en “canlı” tanığı olan heykellerle “uzun” bir
yolculuğa çıktım.

*
Geçmişten miras heykellerin günümüz dünyasında nasıl
algılandığını, niçin yıkıldığını, parçalandığını ya da kaldırıldığını anlamaya yönelik çabam; aynı zamanda toplumların,
dünya siyasetinin ya da insanlık tarihinin nasıl bir değişim
ya da dönüşüm geçirdiğini anlamak içindi.
Bu yüzden insanı değil, heykelleri yazmak istedim. Varoluş hikâyelerini değil; kırılan, yok edilen, etrafa dağılan paramparça hallerini…
Hem trajik hem komik!
Ve aslında belki de “insan”ı yazdım.

Belma Akçura
Kaldırın Şu Heykeli Buradan

 İletişim Yayınları, İstanbul

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları