İmam Hatipli Deistler

İmam Hatip okullarında okuyan gençler arasında deizm ve ateizmin popülerleşmesi konusu basında, televizyonlarda ve elbetteki sosyal medyada çokça tartışıldı. Nasıl tartışılmasın! Konu ilk bakışta bir oksimoron. Oksimoron (oxymoron); çatışkı da diyorlar. “Sessiz çığlık”, “kötü şans” gibi yan yana gelmesi, birlikte anılması aptalca (kelimedeki moron da tam bunu ifade ediyor zaten) ifadeleri nitelemek için kullanılıyor. “İmam-hatipli ateist” de bal gibi oksimoronik bir ifade. Ama (düşünce) tarihinin kendisi de tomarla oximoronla dolu değil mi zaten. Aklıma Charles Darwin geldi. Babası onu da adam olur belki diye (Tıp Fakültesinde haylazlık edince) Christ’s College’a yazdırmamış mıydı; nereden nereye? Türkiye’den aklıma gelen örnek Turan Dursun’dur. Çok kesif bir din eğitiminin ardından çeşitli illerde müftülük yapmıştır. Sonradan sosyalizmle tanışır, ateizme yönelir. Din konusundaki yazılarına devam eder. Ben Dursun’un Kullateyn’ini ve Din Bu serisini okumuştum yıllar önce; ama Kur’an Ansikolopedisi sanıyorum en kapsamlı çalışması. Aziz Nesin’in de sıkı bir din eğitimi almıştır. Hem de cübbeli, sarıklı cinsinden adamlardan; kafasında cübbe sarık Kasımpaşa Büyük Cami’de öğle namazlarından sonra Kur’an okuduğunu anlatıyor Soner Yalçın’a. Onu da kafir diye öldürmeye çalışacaklar. Lafı uzatıp Alper Taş’tan da mı bahsetmeli? Gerek yok. Kişinin aldığı din eğitimi ve ilerleyen yıllardaki dinsel tutumlar ı arasında zorunlu bir mütekabiliyet olmadığını göstermesi açısından güzel örnekler bunlar. Demek ki her oksimoron oksimoron olmuyor.

Konumuza dönelim İmam-Hatipliler arasında gittikçe yayınlan deizm ve atezimin kamuoyunda yarattığı tepki iki an başlıkta toplanabilir. Bunlardan ilki bizim mahallede yaygın müstehzi tepki. Bunun bir tezat olduğu, bir oksimoron olduğu da bizim mahallenin yazarları tarafından çokça dile getirildi. Aslında, kabul edelim işin içinde bir “beter olsunlar!” duygusu da yok değildi. İşi abartıp konuya Barbaros Şansalvârî tepkiler veren mahalle sakinlerimiz de olmadı değil. Yıllardır imam-hatipleri “arka bahçesi”, sağ seçmenin doğal habitatı olarak gören sağ iktidarlara bir “kapak” gibiydi okullarda ateizm ve deizmin yaygınlaşması. BBC bile bu konuda topa girerek bir röportaj (20 Nisan 2018) yayınlamıştı. Selin Sezgit’in mülakatına dayanan röportaj, şimdi kendisini agnostik olarak tanımlayan Merve isimli eski bir Din Kültürü Ahlak Bilgisi öğretmeni ile gerçekleştirilmişti. Röportajda yüzü gösterilmeyen Merve, “Tanrı var mı yok mu bilmiyorum, beni çok da ilgilendirmiyor artık” diyor.

Bizim mahalledeki oksimoron karşı mahalleye infial olarak yansıdı. Öyle ya, “Koynumuzda yılan mı besliyoruz?”u sorgulamaya başladılar zaar! Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş bile TRT Haber’in yayınladığı ve aynı anda 50 kanalın ortak sunduğu Anadolu Soruyor programında deizm tartışmalarına gönderme yaparak “Hangi Müslüman peygamberi inkar eder de halen müslüman kalabilir?” diye sorar. Ve devam eder: “Bizim milletimizin hiçbir ferdi böyle sapık böyle batıl bir anlayışa asla prim vermez.”
Aslında bu tartışmalar arasında heder olup giden bir çalışma var. Dr. Öğretim Üyesi Fatma Günaydın Hocanın İmam Hatip Liselerinde İnanç Soru(n)Ları başlıklı tebliği. Tebliğ hiç değilse Erbaş gibi “sapık la bunlar!” kalibresini aşan -hiç değilse aşmayı deneyen- değerlendirmelere sahip. Ha unutmadan Erbaş Profesör Fatma Hoca’nın daha akademik kariyerinin başında olduğunu yazmıştım şimdi; Marmara İlahiyat kökenli bir araştırmacı. 2013 yılında doktorasını almış.

Önce bu tebliğinde yer aldığı sempozyumdan bahsedeyim size. Türkiye’de imam-hatipler ve deizm/ateizm tartışmasını alevleyen bu sempozyum, Van’da 2017 yılında toplanan İlahiyat Fakülteleri XXIII Kelam Koordinasyon Toplantısı Uluslararası Din Karşıtı Çagdaş Akımlar Ve Deizm Sempozyumu. Sempozyumda sunulan bildiriler saha sonra bildiriler daha sonra Din Karşıtı Çağdaş Akımlar ve Deizm başlıklı bir kitapta yayınlanmış. Her sempozyumda olduğu gibi bu sempozyumda da yazarın ilkokul diplomasını bile sorgulamayı gerektirecek evsafta yazılar olduğu gibi, merakla okuduklarım, göz attıklarım da oldu. Abdühamit İnanoğlu’nun Yunan Sofistlerinden Günümüze Uzanan Bir Din Karşıtlığı: Agnostisizm ve Umursamazcılık’ı; Mehmet Bulgen’in Kant’ın Agnostik Antinomileri ve Kelamcıların Kozmolojik Argümanları: Modern Bilim Açısından Bir Değerlendirme makaleleri dikkatimi çektiler. Emre Dorman’ın (Tarihsel ve Teolojik Açıdan Deizm ve Eleştirisi Teizm ve Deizm Açısından Vahye Olan İhtiyaç) ve Harun Çağlayan’ın (Teizm ve Deizm Açısından Vahye Olan İhtiyaç Konusunun Değerlendirilmesi) tebliğleri de merakımı uyandırdı Son ikisini çok ama net anlayabildiğimi söyleyemem, belki de haksızlık ediyorumdur. Fatma Günaydın’ın tebliğini daha önceden de okumuştum. Kamuoyunda bu tartışmalar alevlenince, doktora öğrencilerimden biri bulup benimle paylaşmıştı. Bu vesile ile bu yazı için tebliğ kitabının tamamını bulup göz atma şansım da böylece oldu.

Din konusundaki çalışmaların kanaatimce en büyük eksiklikleri eleştirel olamamaları. Apriori dinsel söylemin içinden konuya bakmak zorunda hissetmeleri kendilerini. Bu sadece bir his değil elbette. Atezim ile ilgili tanrının yokluğunu önceleyen ve tanrının varlığını eleştiren bir çalışmanın ilahiyat sektöründe yayınlanma şansı…. İsmet Paşa olsa “Hadi canım sen de!” der miydi ki? Böyle bir çalışma yapılabilir mi, elbette yapılabilir, ama bu kez de çalışmanın da yazarının da kafir ve sapık olarak yaftalanmadan ilahiyatçılar tarafından kritik edilme şansı çok düşük. Söylediklerime zıt örnekler bulunabilir mi? Böyle bir ağaç bulup göndermeniz ormanın geneli hakkındaki manzar-i umumiyeti değiştirmeyecektir, baştan söyleyeyim.
Söz konusu tebliğe dönmek istiyorum. Hatta bizzat Fatma Günaydın’ın bahsedeceğim tebliğ’i bu zıt örneklerden biri olarak -kısmen de olsa- düşünülebilir.

Fatma Günaydın’ın tebliği “ İmam Hatip Liselerinde inanç sorunlarının mevcudiyeti varsayılarak yapılmış bulunan gözlem ve mülakatların verileri” paylaşmak ve bu noktadan hareketle “İmam Hatip Liselerinde kelam öğretimi konusunda bazı mülahazalara yer ver”mek olarak çizilmiş. Örneklerini Günaydın’ın 10 yıldır görev yaptığını söylediği Esatpaşa Kız Anadoluİmam Hatip Lisesi öğrencilerinin inanç konularında yönelttikleri sorular oluşturmakta. Günaydın, 12. Sınıf öğrencilerine sorulan “Neden inanırız?” sorusuna verilen cevapların kendisi için büyük problem olduğunu belirtmiş. “Çünkü bu soruya cevap olarak ‘ içimizdeki inanma isteği, zayıflığımız, benliğimizin toprakta yok olmayı kabullenmemesi gibi açıklamalar yapılıyor. Eğer benliğimizde bir inanma ihtiyacı varsa yanlış bir şeye inanma ihtimalimiz artmaz mı. Yani ben korkuyorum ya da aklım doğayı algılayamıyor ve bunun sonunda ‘bir ilah var’ diyorum. Zaten Müslüman bir ailede doğdum …. Ya O şey yoksa? İnancım benim psikolojimin ürettiği bir şeyse … Allah bizi test amaçlı dünyaya gönderdi. Bu ego değil midir? Bu gönderiş bir tatmin olma gayesi değil midir? Peki o zaman bizim inandığımızın Yunan mitolojisindeki kızdığında insanları doğa ile korkutan Zeus’t ban ne farkı var. En zor olan beni dinden uzaklaştıran şeyin ne olduğunu bilmeyişim.” Diyor. Alan araştırmaları konusunda amatör olduğunu da kabul etmiş, bu nedenle metodoloji konusunda bize eleştirecek bir şey de bırakmamış: “Belirtmem gereken birkaç husus; bu soruların sahipleri dindar ya da en azından muhafazakar ailelerden gelmektedir. Okulun akademik başarı seviyesi Teog puanı ile 200-300/350 bandında seyretmektedir. Veli portföyü gelir düzeyi olarak orta ve alt gelir grubuna dahil edilebilecek ailelerden müteşekkildir. Son olarak öğrencilerin inanç problemlerini öğrenmeye yönelik olarak yaptığım araştırmalar amatör niteliktedir.”

Günaydın İHL öğrencilerini kendi inançlarını sorgulamaya iten soruları ateist ve deist internet sitelerden öğrendiklerini söylüyor “soruların bir kısmının da deist ve ateistlerden öğrenilmiş olma ihtimali mevcuttu” Elbette doğru olma ihtimali yüksek bir önerme ama Yazar’ın ilk önce öğrencilerin neden bu sitelere ilgi duyduğunu keşfetmeye yönelmesi de gerekiyordu ki bunu yapmamış.

Bunu yapmamış ama hiç değilse ergenlik dönemiyle birlikte dinsel değerlerin sorgulanmaya başladığı ile ilgili literatürü kısmen de olsa kurcalamış olduğu belli. Şöyle diyor bildirisinde: “Dolayısıyla gençlerimizin en azından bir kısmı dört yıllık bir dini eğitimden sonra ‘Allah bizi niçin yarattı’ gibi ya da’ ben imtihan olmak istemedim ki’ gibi problemlerle mezun olup gitmektedir. Ancak bu soru ve sorunların mevcudiyeti her zaman müfredatın eğitimin veya öğretmenin eksiklikleri ile açıklanamaz. Çünkü bu soruların sahipleri ‘dini şüphe yaşı’ dediğimiz bir dönemi yaşamaktadırlar. Eğitim alanındaki araştırmacıların verdiği bilgiye göre 12 -14 yaşlarında başlayan dini şüphe 16-18 yaşlarda zirvededir ve 20 li yaşlarda ona erer. Bu soruların sahipleri de dini şüphe döneminin zirve noktasındadır. Dini şüphe ile ilgili a raştırmalara göre Amerika’da dini şüphe erkeklerde %79 kızlarda %53 gibi bir orandadır. Mısır”da yapılan anket sonucuna göre kızlarda %27 erkeklerde %21 oranındadır. Hayati Hökelekli’nin araştırmasında İmam Hatip Liselerinde %12 genel liselerde %30 dur. Farklı araştırmalarda da ülkemizdeki dini şüphe oranı %30 lan geçmemektedir.”

Dini Şüphe konusunda Günaydın şu noktalara dikkat çekiyor: Birinci sırada yer alan konu gençlerin dindarlarda gördükleri eksiklikleri dine transfer etmeleridir. Dindarlardan dolayı yaşadıkları düş kırıklıklarının dinden şüphe ve soğumaya yol açtığı malumdur. Ancak onlara dinin ilkeleri ile bu ilkeleri yaşamaya çalışan insanların aynı kulvarda ele alınmaması gerektiğini fark ettirmek mümkündür. Öğrenci, imtihanda kopya çeken öğrencinin bu yanlışının, imtihanın kendisine bağlanmasının tutarlı olmadığını anlayacak düzeydedir. Bununla beraber o dinden beslenen insan tipinin inancından tamamen soyutlanarak ele alınması da gerçekçi değildir. Bu iki konu arasında doğru bağlantılar kurmak, objektif değerlendirmelerde bulunmaya çalışmak öğrencilerimizin bu konuda yaşadıkları ikilemi aşmalarını sağlayabilir. Çoğu zaman bu konudaki küçük açıklamalar bile öğrencinin rahatlamasını sağlayabilmektedir. Mesela; toplumda insanların işlediği büyük kötülükler (adam öldürme, zina, hırsızlık, zulüm gb.) kendisini dine nisbet eden insanlar arasında mı daha yaygındır yoksa dini referansları dikkate almayan insanlar da mı, şeklindeki basit bir soru dahi aslında pek çok düş kırıklıklarını bertaraf edebilecek niteliktedir. Dindarları değerlendirirken kriterlerin fazlaca yükseltilmesi, ya da işin içine duyguların, önyargıların karışması meseleyi zorlaştırmaktadır. Bir de son dönemlerde İslam Dünyasının içinden geçtiği zor süreçleri de düşünürsek, gençlerimizin aşmak zorunda oldukları engellerin çokluğu da daha kolay anlaşılabilir.”

Günaydın’ın öğrencileri avam olarak nitelemesi pek de anlaşılabilir değil. Hele ki Avam kavramını Gazali’ye atfen atlatmaya çalışması hayli zorlama olmuş. Düşük gelir ve eğitim düzeylerindeki ailelerin çocukları olduklarını zaten belirttiği öğrencilerin avam olduğunu vurgulamanın sosyal bilimsel amacını anlamak pek zor. Zaten Günaydın da belirtip geçiyor, üzerinde pek fazla durmuyor. Şöyle devam ediyor Günaydın: “Dolayısıyla öğrencilerimiz bir kısmı Gazali’nin bahsettiği ‘avam’ kategorisindedir ancak sayıları az olmayan önemli bir kısmı da inanca dair soru ve sorunlara sahip olarak mezun olup gitmektedir. Akaid- kelam öğreticisinin düşünsel seviye açısından karma bir ortamda problemi olanları çözümle buluşturmak, olmayanları ise problemlerden uzak tutmak gibi bir zor görevi üstlenmiş bulunmaktadır. Kelam öğretiminin bu ‘göreliliği’ işimizi normalden daha zor hale getirmektedir. Bu göreliliği ayarlayamayan bir kelamcının gerekli olmayan tartışmalara öğrenciyi yönlendirmesinden kaynaklanan bir kafa karışıklılığına sebebiyet vermesi kaçınılmazdır. Ancak bu zorluğun farkında olarak gerekli formasyonu edinmiş öğretmenlere özellikle hastalıkların yaygınlaştığı ve çok kolay ulaşılabildiği şu dönemde ne kadar çok ihtiyaç olduğu da muhakkaktır. Fikri farklılıkların, mezhepsel ayrılıkların inanma motivasyonunu olumsuz yöne etkilediği gözden uzak tutulmadan bu konulara girilmelidir. Öğrenci hem yaşı hem de hayat tecrübesi itibarıyla birden fazla doğrunun olabileceğini birbirinden farklı şeyler söyleyenlerin her birisinin haklı olabileceğini kavrama aşamasında değildir. Ancak ona bu eşiği atlatma imkanını en çok verebilecek ders kelamdır.”

Toparlayacak olursam, Fatma Günaydın’ın bu tebliği üniversite tabiriyle “A+” değilse de bir tartışmayı başlatabilmesi açısından kötü ve baştan savma da değil. Din “bilgisi” eninde sonunda dini sorgulamaya da zemin hazırlıyor mu bu gerçekten üzerinde düşünülmesi çalışılması gereken bir mevzu; bu mecrayı da ilahiyatçılara terk etmemek lazım.

Keyifli Pazarlar.

Mete Kaan KAYNAR
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları