İçsel Toksinlerimiz


Dindar ve kindar, Kindar ve Narsist, Travma- Stres, Milliyetçilik, Öfke nöbetleri ve Akıllara durgunluk veren cinayetler…

Bu hastalıklarımızın kötü genlerimizden mi yoksa erken çocukluk travma kaynaklı olup olmadığını Psikiyatri bilimi tam olarak çözebilmiş değil.

Ama her insanın beyninin bulmacalarla dolu olduğu ve bulmacaların çözülememesi beyinde tam bir kaos yaratığı bir gerçeklik.

Bulmacalar neyse de içsel toksinlerle yaşamak gerçekten kolay değil.  Çocukluğumuzdan itibaren bizimle büyüyen içsel toksinlerimizden kurtulmadığımız sürece iyileşemiyoruz. Bu hastalıklara yakalanmamızın  nedeni de ideal baba, ideal anne maskesiyle dolaşan ailelerin gün be gün çoğalmasından kaynaklanıyor, bir adım ötesi kuşaklararası toksinlerin aktarımı ve ailelerin kaderini de bu toksinlerin belirlemesi elbette.

Aslında çocuklara sorsalar hiç birisi de çıkıp ideal anne baba istemez sanırım. Çünkü çocuklar anne ve babalarının ideal olmadığını zaten biliyorlar.  Dindarlık edasıyla ortalarda dolaşan bir annenin aslında dindar olmadığını, milliyetçilik nutukları atan bir babanın aslında milliyetçilikle alakası olmadığını, asla kindar olmadığını söyleyen ebeveynlerin aslında ne kadar kindar ve narsist olduğunu, öfke nöbetine hakim olamayan bir ebeveynin şamarının suratında patlayan çocuk ebeveyninin nasıl bir insan olduğunu biliyor. Sosyalist olduğunu iddia eden ebeveynin yaşam biçimini şaşkınlıkla seyreden ve buna dayanamayıp evi terk eden çocukların sayısı az olsaydı keşke.

Daha da korkunç olanı; sevdiği kadını öldürenler. Bunların çoğu da bu eylemlerini çocuklarının gözünün önünde gerçekleştiriyorlar.

Peki bu korkunç cinayeti, ya da evdeki şiddeti gören çocuktan sağlıklı bir birey olmasını bekleyebilir miyiz? Çocuklar iyi koku alırlar, sezgileri inanılmaz güçlüdür, bakışlardan anlarlar bir saniye sonra başlarına neyin geleceğini. Ya da ebeveynlerinin nasıl bir varlığa dönüşeceğini anlarlar.  O zaman anne ve babalar boşuna mı maskeyle dolaşıyorlar? Boşuna mı çocuklar duymasın diyorlar? Boşuna mı karanlık odalarda fısıldaşıyorlar?

Çünkü insan davranış olarak ideal bir varlık değil! İdeal olma çabalarımız elbette var lakin ideal insan olmak sanıldığı kadar kolay değil. Sözgelimi duygularımızı dışa vuramadığımızda, anlaşılmadığımızı düşündüğümüzde, ölüm acısı çektiğimizde, terk edildiğimizde, yalnızlık çektiğimizde, haksızlığa uğradığımıza inandığımızda, öfkelendiğimizde ideal insan tarafımız yerle yeksan oluyor.

Evlerimize kapandık, lakin birbirimizi öpüp koklayamadığımız, dokunamadığımız bir mekân ve zamandayız. En acısı da ölülerimizi gömmeye dahi gidemiyoruz. En iyi dostlarımızla, sevdiklerimizle dahi yardımlaşmaya korkuyoruz. Evler tam bir savaş alanına, insanlar ise bencil birer varlığa dönüştü. “Evim evim güzel evim” de tarihe karışacak yakında. Çünkü neredeyse aylarca aynı mekânda 24 saat karı koca, çoluk çocuk buna bir de büyükanne ve dedeleri de ekleyince evlerdeki şenliği düşünün artık. Çekirdek aile olmaya alışkın aileler için ev güzel olabilir mi? Bu evlere bir de yoksulluk ekleyin…

Bencilliğimiz iyice katmerlendi. Belki de zaten bencildik pandemi sürecinde saklama gereği duymuyoruz. Çünkü kendimizi korumalıyız, sadece biz önemliyiz, hayatta kalmalıyız düşüncesini beynimizden atamıyoruz. Dileğim bu süreci az hasarla atlatmak. Yoksa gelecek yıllarda bencilliğin de ötesinde davranışlar sergilersek şaşırmayalım.

İşte böyle durumlarda yazabilenler için yazmak gerçekten sonsuz bir yolculuktur. Bu yolculukta neler yoktur ki? Ne dokunaklı mektuplar, hüzünlü şiirler, öyküler can bulur yazıda. Mektupların anlamını yitirdiğini, artık postacıların mektup için kapıyı çalmadığını söylediğinizi duyar gibiyim. Olsun, illa göndermek mi lazım? Önemli olan kalbimize, beynimize taş gibi oturmuş acılarımızla yüzleşmek değil mi maksat? Yazının sonunda içimizde bir ferahlama hissetmek yeterli.  Yazmak aynı zamanda kişinin kendini tanımasına, özgürleşmesine de neden oluyor. Klavye başında aslında kendi yaralarınıza dokunuyorsunuz işte onun için özgürsünüz…

Cennet BİLEK
Latest posts by Cennet BİLEK (see all)