Dênê ma pêroine*

İnsanoğlu ticareti keşfettiği günden beri alacakla borç vardı. İnsanlar, Antik Yunan’dan Roma’ya, Arabistan’dan Anatolia’ya dek ticarette ya alacaklı, ya da borçluydular. Ama bundan yarım yüzyıl evvel, bizim ellerde ne icra dairesi, ne de içinde ödeme emri bulunan tebliğ zarfları vardı. İnsanlar mahkemenin yolunu, zarfın kokusunu henüz bilmezdi.

Mahkemeye, adliyeye, dewa vekiline varan ayıplanırdı. Söz senetti, insan da, sözüyle insandı. Borç, Kırmancça’da “dên” demekti. Ve bahsettiğimiz toplumsal atmosferi ve değerleri anlatan çok sayıda deyim vardı. “Haq, ison dên u dêndariye de nêverdo” (Allah insanı, borç ve borçluluk altında bırakmasın), “Dên, wairê ho nas keno” (Borç, sahibini tanır) bunlardandır.

İnsanoğlunun en kutsal bildiği kavramlardan biri de “borç” olsa gerekir. Konunun sadece ekonomik hayatla ilgili değil, şeref, namus, doğruluk, dürüstlük, içtenlik gibi değerlerle de yakından bağı var. Ticaretten çok evveli, Tanrı’ya borç vardı; ilk borçtu bu. Öyle ya, koca yaratıcı insanı var etmek için az ter dökmemişti. Dünyayı yedi günde var eden Tanrı’nın en zor eseriydi insan, ve o en başta yaratıcıya olan borcuna sadık kalmadı. Yaratıcıyı ve tabi ona doğuştan yüklenen bu borcu da sorguladı her zaman.

Din sözcüğü zaten “dên” kökeninden gelir. “Deyn”, Farsça’da borç anlamına geliyor. Din etimolojik olarak “Allah’a borç” demek. İnsan, henüz gücü doğaya yetmezken, karnı zil çalıp, yeterince doyuramayınca, ya da şimşekler çakıp seller her tarafı alt üst edince, doğaya egemen olan bir kudrete ihtiyaç duydu. Bir yüce varlık, her şeyi düzenleyen bir güç aradı. Önce Tanrı’yı, sonra ise “dên”i keşfeden insan, binlerce yılı bulacak bir “borcun” altına da gönüllü olarak girmiş oldu.

Hastalık, açlık, kıtlık, doğal afetlerdi “dê n”i var eden, yüce yaratıcıya bolluk, başarılı bir avcılık, iyi bir ürün alma gibi nimetlerin “borcu” ise yaratıcıya sonsuz bir itaatten ibaretti. Animist inançların, bir canlının kesilmesi suretiyle icra edilen kurban gibi törenlerin de buradan çıktığı anlaşılıyor. İnsan bu “alışveriş”ten memnundu ilk sıralar.

Doğadan kopan, yerleşik hayata geçen insan, akılcı düşünce, teknik icatlar ve diğer ilerlemelerden sonra, insan doğa karşısında üstün taraf haline geldi. İnsan, kurnaz ve kötü olduğu için de borcu unuttu. Ama tarihinde ilk defa böylece yaratıcı ile kurduğu ilişkide devrimsel değişime uğradı.

Artık insan, “kul” olmaktan çıkmıştı, borç da sorgulanır oldu. İnsan, doğada var olan diğer canlılardan üstün olduğuna, yaratılmışların en yücesi olduğuna, hatta doğanın efendisi olduğuna dair bir inanışa sürüklendi bu kez. Son yıllarda elde edilen bilgiler, doğaya ve evrene dair buluşlar gerçi bunu fena sarstı, ama olsun.

Şu son aylarda, “IMF’ye borç alalım, Trump’ın ofisine dek gidip para isteyelim ama bunu gizleyelim” işi gündemde. Bunu açıktan yapmamak, “borçlu görünmemek” de gerekir tabi, imaja zarar vermesin.

Bir de bizim borcumuz var. Ekmeğini alın teriyle çıkaran, yeraltında kömürü, toprakta patatesi, domatesi, dallarda erikleri toplayanların borcu. Çocuklarımıza, bu güzel ülkenin geleceğinde yer alacaklara olan borç. Bizden önce yaşayanlardan devraldığımız, henüz doğmamışlara adanmış bir borç bu. Bunu ödemeliyiz.

Hapisteki Demirtaş tek bir mesajıyla ödüyor bunu. Patronu tahliye edilmiş maden şirketinin ölü işçilerinin avukatı Selçuk ödüyor. Seçilmiş ve kayyumun duvarını yıkmış belediye başkanları, mesela bizim Fatih Maçoğlu ödüyor. “İşçilerle belediye başkanı aynı yemeği yiyecek, kimseye ayrıcalık olmayacak” diyen Ekrem İmamoğlu ödüyor. Bu güzel ülkeyi girdiği karanlıktan çıkarmak için elbirliğiyle çalışma borcumuz var. Ödemeli, bu hepimizin borcu.

*Hepimizin borcu.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları