Unutulmak…


“Birini sevmeye koyulmak başlı başına bir iş, bir girişimdir. Güç ister, yürek ister, körlük ister… Hatta başlangıçta öyle bir an vardır ki uçurumun üstünden sıçramak ister; düşünmeye kalkarsan aşamazsın onu.”
Jean Paul Sartre

Örümcek Adam serisinin son filmi olan Eve Dönüş Yok’u, bu serinin hayranı olan oğlumun ısrarı sonucunda oğlumla birlikte geçen sene ben de seyretmiştim. Filmin konusu özetle, süper kahramanın kimliğinin deşifre olması ve paralel evrenlerden başka süper kahramanların da sahneye çıkması sonucunda ortalığın savaş alanına dönmesi üzerineydi. Adı üstünde fantastik film; dünyanın başına, akla gelmeyecek yıkıcılıkta şeyler gelince evrenin geleceği için geriye yapılabilecek tek bir şey kalıyordu: Peter’in, onun Örümcek Adam olduğunu bilen kişilerin hafızalarından silinmesi. Yani unutulması!

Atraksiyon dolu sahnelerle birlikte yerinde hop oturup hop kalkan Deniz filmin sonunda yavaşça sönen bir balon gibi sessizce koltuğuna gömülmüştü. Işıklar yandıktan sonra kıpırdamadan oturmasına ve dalgın bir halde boş perdeye bakmaya devam edişine son vermek için yüzüne baktığımda kızarmış ve dolu dolu olmuş gözleriyle karşılaşmıştım. “Sevgilisi onu bir daha hiç hatırlamayacak anne. Unutulmak ne kadar kötü bir şey” derken de bir-iki damla gözyaşı yanaklarından yuvarlanıvermişti. Başta, izlemeye çok da gönüllü olmadığım bu fantastik film, kendisinden hiç beklemediğim bir duygusal noktadan etkilemişti ikimizi de: Unutulmak.

Unutulduktan sonra Peter’in sevgilisiyle karşılaştıkları sahnede, sevgilisinin ona bomboş, hiçbir anlam taşımayan gözlerle bakması benim de yüreğimi burkmuştu doğrusu. İçimde bir yere gömüp üstünü sıkıca kapattığım bir unutulma acısını hatırlamıştım belki de…

***

Neden unutulmak istemez insan? Bırakın unutulduğunu bilmeyi, unutulacak olma ihtimali bile neden acı verir insana? Hangi anlamları yükleriz “unutulmuş kişi” olmaya? Mesela sizin de unutulduğunuzu anladığınızda, belki size sözlü olarak hiç verilmemiş bir söz tutulmamış gibi hissettiğiniz oldu mu hiç? Kendisine verilen söz tutulmayınca hırçınlaşan bir çocuk gibi “Söz vermiştin ama!” diye kıyameti koparamadığınız için, unutulmak karşısında çaresizce boynunuzu bükmek zorunda kaldığınızda gururunuz kırılmış gibi hissettiniz mi peki hiç?

Ya da o güzelim “Duydum ki Unutmuşsun Gözlerimin Rengini” şarkısının sözlerindeki gibi, unutulmuşsa gözlerinizin rengi, yazık mı olmuştur gözlerinizden akan yaşlara? Heder mi olmuştur o geçen güzel yıllar sizce de? Unutulmak, yaşanan güzel şeylere ihanet gibi gelir unutulan insana; bir nevi herhangi biriyle aynı kefeye koyulmuş olmak gibi hissettirir. Bu yüzden unutulunca değersiz hissederiz kendimizi ve “Demek ki senin için aşk değil yalan idim” diyerek sevgiliye sitem etmekten alamayız kendimizi.

Unutulmuş olma acısının içinde, yaşanmış güzel anıları kaybetmenin hüznünün yanı sıra yaşanamamış duyguların yaşanma ihtimalinin, sonsuza dek kapanmış bir kapının arkasında kalmasının hazinliği de vardır biraz. Unutmuş bir kalp, bir daha açılması mümkün olmayan ağır bir kapı gibidir çünkü ve unutulduğunu anlayınca bütün umudunu da o kapının önünde yitirmiş gibi olur insan.

***

Peki ama neden böyle hissederiz?

Keşke bu konuya felsefe ve psikoloji biliminden kanıtlar göstererek cevaplar bulabilecek eğitime sahip biri olsaydım. Sadece kendi deneyimim nedeniyle bildiğim, onlarca insandan duyduğum, yüzlerce şarkıdan dinlediğim, kitaplardan okuduklarımdan yola çıkarak bulabildiğim kişisel cevabım şöyle olabilir belki: Bence unutulmak acısı insanın varoluşuna dair bir acı olsa gerek. Varoluşunu devam ettirebilmek için en temel içgüdüsel ihtiyacı arzulanmak olan insan için unutulmak, bir anlamda arzulanmayı kaybetmektir; vazgeçilmez olmadığı gerçeğiyle yüzleşmektir. Arzulanmanın yitirilmesi ise en zorlayıcı deneyimlerden biridir; içinde yok olma tehdidi barındırır çünkü.

Yazının başındaki film örneğine dönecek olursak, 12 yaşındaki Deniz, Peter’le empati yapıp kendini onun yerine koyunca, yaşı gereği deneyimleyerek bilmesine imkân olmayan bu bilgiyi içgüdüsel olarak hatırlamış ve bu nedenle hüzünlenmiş olabilir. Çektiğimiz acı ise zihnin bedenle birlikte örgütlediği yaşamı devam ettirmek için bir direniş tutumudur belki de.

Bu durumda; unutulunca, unutulduğunu ya da unutulabileceği ihtimalini düşününce acı çeken bir kişi aslında arzulanmaya devam etmek istemektedir çünkü sevmeye ve arzulamaya devam ediyordur, bu nedenle acı çekiyordur sonucunu da çıkarılabilir miyiz? Ne dersiniz?

***

İşte bu yüzden, fantastik bir filmin en fantastik sahnelerinden birinde bir adam “Bir gün beni bırakıp gideceksin değil mi?” diye hem boynunun bükülmesi ihtimaline hazır hem de gururunun yere düşmesini, değersiz hissetmeyi göze alarak ama umutla sorar kadına; cümlesinin altına dile getiremediği unutulmak istemeyişini saklayarak. Bu bir soru cümlesi değildir; başlı başına bir “Unutulmak İstememe Manifestosu”dur; dünyanın belki de en nahif manifestosudur. Ve işte bu manifestodur kadını hiç düşünmeden, tereddütsüz bir şekilde “Sen gitmediğin sürece ben gitmem” diyebilen bir süper kahramana dönüştüren bir anda. Bu sadece bir cümle değildir; kadının dile getirmeye gerek duymadığı ama adamın hissettiği bir söz veriştir bu: Ne gururunun yere düşmesine ne değersiz hissetmene ne umudunun tükenmesine ne de boynunun bükülmesine izin veririm sözü… Özetle, “Ben Seni Unutmam (*)” sözü…

***

Son söz:

Doğru mudur bilemem; Benjamin Franklin’e ait olduğu söylenen bir söz var. Diyor ki: “Unutulmak istemiyorsan ya okunacak şeyler yaz ya da yazılmaya değer şeyler yap.”

Ben de diyorum ki: “Ya bu yazılar niye?”

(*)

Elif Demirbaş TOPCU
Latest posts by Elif Demirbaş TOPCU (see all)